« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 24


- Peki, kimi sen yakın insanlar olarak sayıyorsun? – devam etti o.

- Hoşuma giden kimseleri.

- Ve ne, hiçbir zaman hiçkimse ilk bakışta hoşuna gitmez mi?

- Bazen olur böyle bir şey.

- İşte o anda insan, sana yakın olmuyor mu, acaba?

- Evet, evet. Bazen hatta öyle bir yakınlık hissediyorum ki, sanki onu hayatım boyunca tanıyordum, ancak unttum gibi geliyor. Bazen öyle oluyor...

- Söyle bana, seni taşıdığım ve seninle konuştuğum zaman, yaşadıkların...

- ...ve şimdi, elimi tuttuğun zaman...

Elimi hafifçe sıktı ve ben, onun gülümsediğini hissettim.

- Bu, beni yakın ve iyi tanıdığın bir insan olarak saymaya başlaman için, yeterince önemli mi?

- Yakın biri olarak – evet, fakat iyi tanıdığım biri olarak – değil... insanları alışılmış “teşhis”ten alıp da vazgeçmek korkunç gelir, nedense...

- Peki, alışkanlığına uysaydın, şimdi nerede olurdun? Öfkenin zevkini çıkararak, eve doğru yürüyor olurdun. Zira şu anda sen çok ihtiyatsız davranıyorsun – tam bir karanlık içinde tanımadığın bir erkekle yürüyorsun, hatta, onun nasıl göründüğünü bile bilmiyorsun... Bu, çılgınlık değil mi, yahu? A? Aklın nerede senin?

- Kahretsin, seninle şimdi işte öylece yürüdüğümü, konuştuğumu, senin elini tuttuğumu düşününce, kafamda herşey altüst oluyor... Tehlikeli bir şeyi yaptığımı düşünmeye bırakınca, hemen herşey kendi yerine oturuyor, ve...

- Ne?

- ...senin yanında yürümek o kadar hoşuma gidiyor ki.

- İşte bu, benim için hakiki, canlı bir “teşhis”tir, başka bir şey değil. Peki, buna nasıl gelmek, - bunu yaşamak, buna güvenmek, - birincisi, bütün negatif duyguları gidermek lâzım.

Ben, baştan aşağı (yoksa aşağıdan başa mı?) soğuk duş altına girmiş gibi oldum, bedenimin tümü, hafif bir elektrik geriliminden gibi, iğnelenmeye başladı.

- Olamaz! Sen, “negatif duyguları gidermek” mi dedin?

- Evet, ben özellikle bunu söyledim.

- Düz yol pratiği hakkında bir şeyler biliyor musun?

Soru, galiba, onu bozmadı, en azından eli tamamen sakin kaldı, fakat bir zaman için o sustu.

- Ya sen ne biliyorsun bu pratik hakkında?

- Hemen hemen hiçbir şey! Bende şimdilik bir yığın soru var ve hemen hemen hiçbir bilgi yok. Sen bu pratikle uğraşıyor musun?

- Şimdi senin bu soruna cevap veremem, çünkü cevabı anlamayabilirsin, fakat, cevaplayabileceğim daha somut bir soruyu sorabilirsin.

- OK. Sen, negatif duyguların giderlimesi hakkında bahsettin. Sen onlardan serbest misin?

- Evet.

- Ve, sessiz sevinç deneyimini de mi biliyorsun?

- Biliyorum.

- Peki, Lobsang’ı tanıyor musun?

- Soru enteresan değil.

- Evet, saçmalıktır... Peki, daha hangi deneyimleri bilirsin?

- Benim cevabımı sanki anlayacakmışsın gibi sorduğunba göre, hangi deneyimleri sen bilirsin?

- Hiçbir şeyi anlamayacağımdan emin misin?

- Tabii ki, eminim. Eğer sen hiçbir zaman negatif duyguları yaşamıyorsan, onları başka bir insanda çok kolay görebilirsin – en ufak bir karışım halinde dahi, onun herhangi bir hareketinde – onun nasıl konuştuğunda, nasıl sustuğunda, nasıl yürüdüğünde, nasıl yazdığında, nasıl dinlediğinde, nasıl baktığında... – herşeyinde. Onları gizlemek imkansızdır. Aynısı, diğer algılarla da. Şu an için sen tam bir hiçsin.

Yeni bir soğuk duş porsiyonu.

- Neden o zaman benimle konuştun?

- Bu soruyu senin negatif duyguların soruyor. Bak, sana dokunmak ne kadar kolay, - elimi bıraktı, ve ben, kendimi terkedilmiş hissettim. – Tam olarak hiçbir şeyi bilmeyen 5 yaşındaki bir çocuğu gören tecrübeli bir antrenörü tasavvur et. Herşeye rağmen, antrenörün tecrübeli gözü var, ve o, bu beceriksiz çocuktan iyi bir sporcunun olup olmayacağını büyük bir olasılıkla bilebilir.

- Anladım, anladım, - onu yine elinden tutmaya çalıştım, fakat o istemedi.

Yine dargın hissettim kendimi, ben, kendi kaprislerini, bundan ancak daha kötü olacağını bildiği için, gösteremeyen ve daha bunun yüzünden de ağlamak isteyen küçük kaprisli bir kız olarak hissediyordum kendimi.

- Sen şimdi, muhakkak, seni ahmaklığından dolayı cezalandırdığımı düşünüyorsun, öyle mi?

- Bu öyle değil mi?

- Yok, öyle değil. Herşey çok basit, - eğer ben, sana bir şeyler anlatmak istiyorsam, eğer beni gerçekten anlamanı istiyorsam, ben, senin benliğinin çok beğenmeyeceği bir şeyi yapabilirim. Ve o zaman, dersi özümsemek için, tersyüz olmak zorunda kalacaksın. Başka bir durumda ise, eğer senin hayatın hiçbir şekilde değişmezse, sıradan bir insanın bakışı açısından uygun olmayan ve hatta tehlikeli bile olan bir şeyi anlamak için sen nah gayret sarfedersin. Ben, eğer negatif duygulara yüz vereceksen, aramızda hiçbir yakınlığın, hiçbir anlayışın olamayacağını sana göstermek istedim. Bu, sana karşı bir yabancılaşma hissettiğim ve, beni elimden tutmak istediğin zaman, bu yabancılaşmanın henüz geçmediği anlamına gelmez. Ben, sadece, güvene ve sempatiye kırgınlığı ve antipatiyi tercih eden bir varlıkla hiçbir yakınlık istemem. Özellikle de istemem, anlıyor musun? “İstemiyorum görünüşünü yapmayı seçiyorum” değil, özellikle istemiyorum.

- Ama bunun cezalandırmadan farkı ne?

- Cezalandırma, negatif duygular ve mefhumlardan meydana gelir. Ben ise ancak sana karşı olan sempatimden hareket ederek, davranıyorum.

- Buna benzer şeyleri ana babam bana söylüyordu...

- Senin ana baban, negatif duygulardan serbest mi?

- Yok, tabii ki. Onlarda, negatif duygulardan başka, galiba, asla hiçbir şey yok.

- O halde neden beni onlarla karşılaştırıyorsun? Ben, sempati duyduğumu söylediğim zaman ve ana baban, seni sevdiğini söyledikleri zaman – bunların aynı şeyler olduklarını mı düşünüyorsun?

- Ben, senin hakkında henüz hiçbir şey bilmiyorum ki...

- Bu yalandır. Sen, galiba, yine sıradan aptal bir kıza dönüştün.

- Ama ben, senin negatif duygulardan serbest olduğuna alıp da öylece inanamam ya! – bir ümitsizlik, üzerime çöktü, ben, ona karşı yabancılaşmayı hissetmediğimi, onunla konuşmak istediğimi, fakat bende gerçekten de şühelerin meydana geldiğini, bir anda başka bir insan olamayacağımı anlatmak istiyordum...

- Olabilirsin!

- Ne?!

- Bunu istediğin zaman, başka bir insan olabilirsin. Ve bu, gene de bir mefhumdur, değişmelerin yavaş yavaş meydana geldiği. Bu ne, öyle bir kanun mu? Eğer kanunsa, bunun öyle olduğunu ispatla.

- Hayır, ben bunu ispatlayamam... Anlamıyorum, benim düşüncelerimi gerçekten de okuyor musun?

- Ben, insanları çok iyi bilirim, çünkü kendimi incelemeye çok zaman adadım. Ve, ümitsizlik anlarında neler düşündüğünü anlamak için, kahin olmaya gerek yok... Bana körükörüne inanmanı istemiyorum, fakat sen, karşı bir tutumu takınıyorsun ve bu, sadece inanmandan, belki de, daha fazla aptallaştırıyor. Sen, yeni hiçbir şey için açık değilsin, sen herşeyi bilirsin, herşeyi anlarsın, insanlarla çok temas ettin ve benim bütün tezahürlerimi senin anladığın şekilde yorumlamak senin için bir zorluk teşkil etmez. Burada noktayı koyuyorsun, ve bu, bizim temasımızı imkansız kılıyor. Sana bir şeyi nasıl anlatabilirim ki, eğer sen, yeni, anlaşılmaz bir şey ile karşılaştığını net olarak anladığına, hissettiğine rağmen, hemen ona bildiğin bir yaftayı takarsan?

Böyle, herhalde, kendini, bozguna uğramış bir komutan hisseder, - ordu her tarafa kaçıyor, askerî harekat üzerinde hiçbir kontrol yok, çekilecek yer de yoktur, - her yerde, muzaffer düşman... Kendimi bu korunmasız olarak henüz hiçbir zaman hissetmemiştim, o, kalkanlarımın hiçbirinden taş üstünde taş bırakmadı... hem, savunmaya devam edersem, benimle konuşmaya bırakacağını da söyleyerek, beni tehdit etti. Daha demin, yolumda duran herkese cevap vermeye hazır sağlam bir savaşçıydım, şimdi ise, bu adamın yanında, kendimi, çöp kovasının kenarlarından akan bir irmik lapası olarak hissediyorum. Ve, en korkunç olanı da, asıl öyle de olduğumu ve, kendim hakkında düşündüğüm herşeyin, kendimi büsbütün hiçten insanlarla karşılaştırma sonucu ve, bu dünyada hayatta kalmak için, görünüş oluşturma sanatı olarak meydana geldiğini anlamaya başlıyorum.

- Birine aptal gelebileceğimi hiçbir zaman düşünmemiştim.

- Sen, ne kadar aptal olduğunu kendine tasavvur bile edemezsin!

- Ben, tabii ki, bir filozof değilim, ama...

- Beni hayrete düşürmeye bırakmıyorsun, Mayya!

Bu sözlerine kulak vermeden, kendimi, adımı bildiğinden gelen şaşkınlığa sürüklemeye izin verdim.

- Sen, adımı biliyor musun?

- Bunda şaşırtıcı hiçbir şey yok, dün pandit ile o kadar sesli konuşuyordun ki. Kendi haklı öfkende, ona adını söylediğini unuttun mu?

- Aslında evet, bunu söylediğimi hatırlamıyorum.

Bütün söylenenlerin altına bir çizgi çizerek gibi, bir zaman için sessizlik aramızda hakim oldu. Ve, sonuç nasıldır, acaba? Bir fikrim yok. Peki, niye o zaman bu yüksek anlamlı “altına çizgi çizerek”? Yoksa, kendi kendimin üzerinde mi izlenim oluşturmaya çalışıyorum? Şu kretenizme bak... aralıksız bir şov, kendi çok manalılığını kendime veya herhangi kimselere ispatlamak için aralıksız teşebbüsler. Niye?

- Bugün niçin geldiğin sorusuna dönelim.

- Bilmiyorum.

- Ben ise biliyorum. Sen, adaleti elde etmek, yalancının maskesini nihai olarak kaldırmak için geldin.

- Demek, gelmeye değmez miydi?

- Ben bunu söylemedim. Motivasyon önem taşır. Eğer bu soruda bir açıklığa sahip değilsen, bu, motivasyonun mekanik bir şekilde meydana geldiği anlamına gelir. Ki, negatif duygulardan serbest olmayan bir insanda böyle bir davranış için nasıl bir motivasyon doğabilir?

- Herşeyin özellikle öyle olduğunda seninle hemfikir değilim. İlk olarak ben, onun ne olduğunu gerçekten öğrenmek istiyordum...

- Bu, dün idi, konudan uzaklaşarak, savunucu bir pozisyonu tutma, yoksa birbirimizi hiçbir zaman anlayamayacağız. Ben, düşünmeden, acele acele, duygusal bir körlük içinde konuşan bir insan izlenimini veriyor muyum?

- Yok.

- O halde benim akıllı oluşum karinesinden hareket etmeni tavsiye ediyorum. Bana itiraz etmeden önce, iyice düşün.

Onunla yeni tanıştığımı, ve, cinsel bir manyak olduğunu sandığım için, az önce polisi çağırmaya hazırlandığımı sayılı dakikalar içinde tamamen unuttuğumun farkına bile varmadım. Kendim de farketmeden, onu, bir hocayı gibi, dinlemeye başladım, ve, benim için gerçekten önemli olan bir şeyleri öğretebileceğine dair bende, nedense, hiçbir şüphe doğmuyordu. Galiba, bundan önce hiçkimse benim ilgimi bu kadar uyandırmamıştı...

- Peki.

- Evet, sen, topluma karşı çıktığın zaman, en farklı motiflerin olabilir. Seni, doğruyu bilmek arzusu ya kendi korkularını yenmek arzusu yönetiyorsa dahi, bu, karamsarlıklardan serbest olduğun anlamına gelmez. Senin arzularına gene de hem negatif duygular, hem kinci sevinç, hem negatif tutm, hem de intikam ve adalet arzusu karışır. Öyle değil mi?

- Öyledir! Ben ise hep ayrımaya çalışırdım – ya öyle, ya da böyle. Sevinçli arzuların ve duyguların, karamsarlıklarla karışmış halde bulunabileceklerini hiç düşünmemiştim.

- Bu, bir sanattır – kendi davranışlarını, onlara yapışan kirden temizlemek. Benim için şöyle bir şey önemli – dün, sende, herşeyin, adaletli olarak düşündüğü şekilde olmasını isteyen bir devrimciyi görmedim sadece. Bundan başka, daha bir şeyi de gördüm sende, onun için şimdi senin yanında yürüyorum.

İlk muhalefet tecrübemi anlatmak istedim ve, tantrik guru hikayesini bütün renklerle anlattım.

- Senin esas korkunun nerede olduğunu anladın mı?

- Bunu hiç düşünmemiştim. Nerede peki?

- Bunu sana benim söyleyeceğimi mi bekliyorsun? Peki sende bu konu üzerinde düşünmek arzusu uyanmıyor mu? Bu, senin için ilginç değil mi?

Ev ödevini formalite icabı yapmış bir öğrenci gibi hissediyorum kendimi... Kendi hikayem ile izlenim vermek istiyordum, bunu yerine ise, bir “azarlamaya” çattım... Kahretsin! Peki neyi ben, aslında, istiyorum? Hürriyeti mi, yoksa huzurlu bir hayatı ve tatlı bir gevezeliği mi? Zira bu adam, o kim olursa olsun, benim hayatım ile ilgili ve kendimi dışarıdan görmeye yardımcı olan soruları soruyor. Ben ise şimdi kaprisli bir çocuk, erkek arkadaşını manipüle edemeyen bir kız gibi davranıyorum, ve öyle anlarda onunla vedalaşmak, kendi gururumu göstermek istiyorum. Ama gerçekte ise ben gitmek istemiyorum, onun beni durdurmasını, benimle böyle davranmanın yanlışlığını, benim, kör bir köpek yavrusunu gibi her su birikintisi ve her çöp yığını içine batırmak mümkün olan safın teki olmadığımı anlamasını istiyorum. Sanki bir yay açılmaya başlıyor ve ben, işte şimdi, bir şikayet, kırgınlık, yabancılaşma, soğuk bir itiraz ile ateş edeceğim... Gıcırtı ile bu mekanizmayı geri çevirerek, kendimi, onun sorusu üzerinde düşünmeye zorluyorum.

- Herhalde, korku, saygın bir insan olmasında ve, ona sataştığım için, bana bir şeyler yapabileceklerinde idi...

- Senin kendinin bu cevap işine geliyor mu? Öyle geliyor ki, sen, sınavı vermek istiyorsun, açıklığa ulaşmak değil.

- Tamam, tamam, düşünmeye başlıyorum.

Bir süre, suskun, yürüyoruz. Bir konu üzerinde uzun uzun düşünmeye alışık değilim ben – bu, eski bir hikaye... Çoğu zaman, en enteresan fikirler bile, benim tarafımdan bir gayret olmadan, doğuyor. Eğer bir şeyi anlamam, bir problemi çözmem gerekiyorsa, anlama çoğu zaman bir-iki saniye sonra meydana geliyor, fakat, anlama meydana gelmediği zaman ise, burada ben tamamen çaresiz oluyorum. Bir zamanlar matematik dersinden sınıfın en iyi öğrencisiydim. Benim matematiksel yeteneğime herkes hayrandı, ben hayret içindeydim – onlar neye hayran ki? Zira cevabı edinme algoritması, kafamda kendiliğinden öylece doğar, bana ancak onu usule göre hesaplayıp yazmak kalır. Fizik gibi bir ders başladığı zaman ise, ben, sınıfın en kötü öğrencisi oldum. Ben asla hiçbir şeyi anlayamıyordum. Bu anlama, öyle bir gayreti gerektiriyordu ki, buna yeteneğim yoktu. Fizik problemi üzerinde beş dakika uflayıp puflayarak uğraştıktan sonra, ben, azgın bir öfkeye kapılıyordum ve, Fizik Fakültesinde okuduğuna rağmen, hiçbir zaman bana derslerimde yardım etmeyen ağabeyimden nefret ediyordum.

Şu an, benzer engellerle karşılaştım. Kafamda spontan olarak meydana gelen birkaç fikre sokulduktan sonra, bunların hepsinin yanlış olduklarını anladım ve bir vakum içine düştüm. Bundan sonra nasıl düşünmeli – bilmiyorum. Aklıma saçma saçma şeyler geliyor – şarkı parçaları, tumturaklı manasız cümleler, hatıra parçaları. Onları, uçan fareleri gibi, üzerimden silkip atıyorum (hiçbir zaman onları üzerimden silkip atmamıştım, fakat, nedense, bu hisleri canlı bir şekilde tasavvur ediyorum) ve yine düşünmeye başlamaya çalışıyorum.

- Şu an neler yaptığını anlatabilir misin? – onun sesinde gene hiçbir yabancılaşma yoktu, tersine – onun ses tonunda ilgiyi yakaladım ve, şimdi herşeyi anlamama bana yardım edeceğini anladım, ve bundan içim sevinçle doldu.

- Guru önünde esas korkumun ne olduğunu düşünüyorum.

- Sadece guru önünde değil, genel olarak bu deneyde... Peki, “düşünmek” kelimesiyle neyi adlandırıyorsun?

- E-e...

- Bu giriş hiç de şart değil.

- E-e, evet yani...

- Bu kabul de.

Galiba, benim her hareketim aptal. Bu gerçekten de öyle midir? Yoksa ben, ancak onunla mı böyle aptalım? Saçma davranışların bu kadar yoğunluğunu kendimde görmemiştim, galiba.

- Çeşitli seçenekleri ayıklıyor ve hangisinin uygun olacağına bakıyorum.

- Ben de zaten böyle yapacağını düşündüm. Bu yolla, ancak en ilkel, cevapları senin aşikâr, tanıdık olan sorulara cevap bulmak mümkün, zira sen, bildiğin seçenekleri ayıklıyorsun. Peki, sen neler bilirsin ki? Ancak, senin kıt tecrübende olmuş olan şeyleri.

- Neden benim tecrübemin kıt olduğunu düşünüyorsun?

- Tabii ki, eğer şu Hindu ile karşılaştırılırsa, sana harika çocuk ve parlak bir şahsiyet denebilir. Böyle bir karşılaştırma işine gelir mi?

- Hayır, gelmez.

- O zaman sus ve, gerçek keşifler yapmaya sana izin verecek bir düşünüş prensibini dinle.

Olamaz yahu, ben, gene ahmaklaşarak, kendi eşsiz oluşumu savunmaya başladım! Benimle konuşmaya devam edecek sabrı nerede buluyor acaba...

- Korkunun özellikle parlak bir şekilde tezahür ettiği halini bir daha hatırla... Şimdi de, düşünceleri ayıklamayı başlamaya çalışma, bu halin üzerinde ve, anlamak, soruna açık bir cevap almak arzusunun üzerinde konsatre ol. Senin arzun, içine baktığın durumu, bir cevizi gibi, ikiye bölerek, açmalıdır... başka fikirlerin bu sürecin içine girmesine izin verme ve bu sorunun üzerinde yoğunlaşmak için artan isteksizliği gider, - bu, eğer kendi sarsılmaz arzunu ona karşı koymuyorsan, seni çılgın eden esas engeldir.

Sıcak oldu. Ben, her tarafa buhar saçan, kapağı tangırdayan ve zıplayan bir çaydanlık gibiyim... Saldırmaya çalışan hiçbir suratın ona yaklaşmasına izin vermeyerek, o durumun görüntüsüne sımsıkı yapıştım, fakat gücüm beni terketmeye başlıyor, galiba, ve hiçbir şey olmuyor... Anlamak, sorunun cevabını bulmak müthiş istiyorum. Bu spora benzer – yüksek ve güzel atlamak o kadar istiyorum ki. Yoksa bu, gene yanlış bir motivasyon mu? Yok ama, canı cehenneme sportif başarıların, zira gerçekte bu engelleri aşmak ve anlamak istiyorum, zira bu buluş bütün hayatımı değiştirebilir! Ve, birdenbire, bir şeyler gerçekten açıldı, sanki bir gonca açmış gibi, ve şimdi çiçeğin içine bakmak mümkün. Ve ben anladım! Bunun nasıl olduğunu bir türlü anlayamıyorum, ama ben ANLADIM!

- Herşeyden çok diğer insanların kınamasından korkuyordum.

Yüzüm, açılarak, içten ışık saçıyor gibi bir his vardı ve, muhakkak, o bunu görmüştür.

- Ve, bununla ilgili ne düşünüyorsun şu anda?

- Diğer insanların görüşlerinin hiçbir önem taşımadığını, - hayret, bunları ben mi söylüyorum? – Bu korku, hiçbir şeye dayanmıyor, çünkü gerçekte diğer insanların görüşleri benim hayatımı hiçbit şekilde değiştirmiyor.

Şuna bak! Sesim bile değişti, sanki içimde bilgeli, ilim sahibi, kendinden emin, huzurlu biri yerleşmiş gibi... Kafamda – yumuşak, altın sarısı renginde bir ışık, ve, bu ışktan doğan her fikir, kafamda ve kalbimde hoş, sızlayan hisler uyandırıyor. Kaotik fikirler bir yere çekildi ve onlara dönmek hiç istemiyordum. Ben asla düşünmek istemiyordum ve, bunu, sadece istemediğim için yapmayabildiğim ne kadar şaşırtıcı. Bu ışığa doğru, ondan dikkatimi ayıran herşeyi bir kenara çekerek, kendimi yavaş yavaş itmek istiyordum. Ve, fikirlerin güneşli ve okşayıcı olmasına rağmen, altın sarısı sessizliğin üzerinde yoğunlaşma çok daha derin olarak yaşanırdı.

- Bütün bunları nasıl yapabildim ki? Bu kadar kolay...

- Samim gayret artı hazır bulunma etkisi.

- Artı ne?

- Öenmli değil...

...Sarmaşık sarılı bahçe kapısı, birdenbire önüme çıkıverdi. Onu, yakın olan ayın ışığı aydınlatırdı, ve bahçenin derinliklerinde duran ev, korkunç gibi geldi hemen... Ancak şimdi, yabancının beni kendi evine getirdiğini ve tek başıma otele dönemeyeceğimi anladım, çünkü buraya nasıl geldiğimiz konusunda hiçbir fikrim yok.

- Bu, senin evin mi? – sordum boğuk bir sesle.

O, sesli ve dostça gülerek, beni ileriye doğru itti.

- Birilerin ırzına saldırdığımı veya birileri öldürdüğümü hâlâ tahmin edebiliyor musun?

- Hayır... Ama nedense içim korku doldu.

- Gir, orası hoşuna gider.

Korku hemen geçti, ve aniden herşey yumuşak bir büyü ile sarındı. Bir rüyaya ne kadar benzer! Yeter ki, uyanmayayım...

Ev, hafif reçine ve rayiha kokardı. Işık yandı ve ben küçük bir ön odada buldum kendimi. Buradan birkaç kapı, meçhuliyete doru giderdi.

- Artık hoşuma gidiyor :) Öyle bir his ki, sanki burası benim evim...

Ve daha, işte şu kapının arkasında neyin bulunduğunu biliyorum gibi geliyor bana... Kara ve ılık bir tahta zemini olan yarım daire biçiminde bir oda... Bakışı odaklaştırmak biraz zor geliyor, ben, hafif sarhoş olmuş gibiyim... Burada tek mobilya – hemen ilgi uyandıran iki yüksek kitap dolabı. Kalın keten perdelerin arkasında şimdilik görünmeyen geniş pencere... Duvarlardaki küçük girintilerde küçük halılar, sırt arkasına koyulan yastıklar bulunuyor... Etrafa bakıyorum... işte şu yer, oraya istiyorum... İçe dalıyorum ve herşey gene kendi yerine oturuyor, sabit ve net oluyor.

- Karnın aç mı?

Ancak onun sorusundan sonra müthiş acıktığımı, ayaklarımın uğuldadığını ve yorgunluktan ölmek üzere olduğumu anladım.

- Burada istediğini yapabilirsin. Bir şeyler yemek istersen – işte şu kapı mutfağa açılıyor. Orada bulduğun herşeyi yemek mümkün... Banyo ile tuvalet – şurada, sol tarafta, senin odan ise şu olacak. Orada ihtiyacık olacak herşey mevcut. Sanırım, kaybolmazsın :)

Bunu söyledikten sonra, o kayboldu.

Oda, çoktandır uğramamış eski bir tanıdığı gibi, merakla beni seyrediyordu. Gözlerimi kapatarak, bunların artık olmuş olduklarını hatırlıyorum – ben, yandan yana hafif sallanan bir geminin güvertesindeymişim gibi... daha fazla sallanıyor... Ve bu artık bir salıncağa benziyor... Kahretsin! Şimdi sağa kayacağım! Gözlerimi açıyorum – herşey sakin, hiçbir şey sallanmıyor... Anlamıyorum – uyuyor muyum, yoksa değil? Önümdeki zemine, duvarlara, arkamda bulunan yastığa dokunuyorum... Herşey, rüyadaymış gibi, hafif uğulduyor, fakat gene de bu rüya değil... Endişe, karnımda buruldu – belki, bana halüsinojen bir takım şeyler mi yedirmiş? Yok ama, kötü birine benzemiyor o... Ve gene de ben her zamanki gibi değilim. Ve, hatta, neyin değiştiğini ifade edemiyorum bile... Ben çok yoruldum, uyku, tatlı bir girdabın içine sürüklüyor, ona karşı koymak istemiyorum... Burası ne kadar da rahat, bu kadar rahat olabileceğini hiç düşünmemiştim! Herşeyi bırakmak... kalmak, ebediyen burada, bu evde, bu adamla kalmak... Onu düşününce, karnımın aşağısında heyecan çarpmaya başladı, fakat uyku beni nihayet yendi.

...Neredeyim ben? Karanlığın içine bakıyorum, - ben, uyuduğum odadayım. Acaba, ne kadar uyudum ve ışıkları kim söndürmüş? Müthiş acıktım, ama tam bir karanlık içinde mutfağı aramaktan korkuyorum. Buna, çocuk korkusu derler, fakat bende o, ömür boyudur ve asla çocukça değil! :) Ben çok küçükken başladı – bu kesindir ve ben, bunun nasıl meydana geldiğini iyi hatırlıyorum. Kaç yaşında olduğumu bilmiyorum, büyük bir ihtimalle, yaklaşık iki yaşındaydım. Uykuya yatıyorum ve, gözlerimi kapatınca, önümde bir hole benzeyen karanlık bir mekanı görüyorum... İleriye gitmek istiyorum, ve beni coşku kaplıyor ü orada ne var, acaba? Geriye dönüp bakmadan ve hiç korkmadan, bu karanlığın içine dalıyorum, onun içinden ise iki kocaman, ateş gibi kızıl kaplan üzerime saldırıyor, onlar, beni dalayarak, geriye atıyorlar... Bu şekilde birkaç gece ardarda tekrarlanıyor, bu rüya o kadar gerçek, bana o kadar acı veriyor ki, ben, şaşkın doktorların, sebebinin ne olduğu anlaşılmaz ve tedavisinin de nasıl yapılacağı bilinmez bir alerjiye kadar vardırdıkları gerçek yanıklarla uyanıyorum. Bu rüyaları velilerime anlatmaya çalışıyorum, ama bu onlarda kontrolsüz bir kaygıya neden oluyor, - beni psikiyatriste gösteriyorlar, o, benim büsbütün normal bir çocuk olduğumu buluyor, belki, diğer çocuklardan daha duygusal, fakat “patolojisiz”.

O günden sonra uyanıkken karanlıktan korkmaya başladım. Bugüne kadar battaniyenin altından kollarımı çıkarmaktan korkuyorum, çünkü bu şekilde kendimi özellikle korunmasız hissediyorum. Eğer karanlık bir evin içinden geçmek gerekiyorsa, ben, ancak elektrik düğmelerinin nerede olduğunu ve onlara ulaşmak için ne kadar zaman gerekeceğini kesin bildiğim zaman kendimi nispeten emniyette hissediyorum. Şimdi ise, kalkıp, mutfağa gitmekten içim korku doluyor, hele bu evde... Castaneda’yı son okuyuşumda, büyücülerin beni “bulması” için, az kalsın dua edecektim... Büyü nerede, ben mutfağa bile geceleyin korkusuz gidemiyorum! Artık yirmibeş yaşındayım, bu korkuda ise hiçbir şey değişmedi, böyle, korkak bir hiç gibi de gebereceğim işte. Kalkıp, odanın en karanlık bir yerine gidiyorum, oradan işte şimdi çıkacak... En korkunç olan şey – bilinmezliktir. Çıkarsa, ben artık, onun neresine vuracağımı ya da ondan nereye kaçacağımı bilirim... Herşey sessiz olduğu, ortada hiçbir şey görünmediği zaman ise, korku adeta felç ediyor. Korkunç yerin en ortasına girerek, orada, yarı baygın, duruyorum, kollarımı hareket ettirmekten korkuyorum, kendimi sımsıkı tutarak, yerimde durmak ve, elektrik düğmesini arayarak, panik içinde koşuşmaya başlamamak için, zorluyorum.

Hiçbir şey olmuyor, sadece etraftaki sessizlik benim gerginliğimden hafif parıldıyor. Korku yavaş yavaş bırakıyor... Ya şu köşede? Şu köşe, şu köşe, gene kalbim çarpmaya başladı... Kendimi şu lanet olası köşeye itiyorum, o, ne kadar da karanlık, oraya öylece çökmek mümkün gibi geliyor... ama hayır, - duvara çarpıyor ve, şu anda nelerin olup bittiği meçhul olan odaya sırtımı dönerek kalmak istemediğimi anlıyorum. Bu da, işte, uykuya yattığım zaman, hep problem teşkil ederdi – yüzümü nereye çevirmeli, saldırıyı nereden beklemeli? Zira “onlar” kurnazdır, duvar ile yatak arasındaki deliğe de girebilirler, - böyle bir çılgınlık içinde hemen hemen her akşamım geçerdi... Odaya sırtımı dönerek, tahta gib katı, duruyorum. Kalbim kütü küt çarpıyor... Bir gıcırtı!!! Çığlık atarak, yerimde sıçrıyorum, bir anda yüzümü odaya çeviriyorum... hava yetmiyor, ağzım kurudu... Fakat oda boş, tabii ki, bu, sadece en sıradan bir gece hışırtısı. Ama bugün için bana, galiba, yeter. Hayretle, elimin elektrik düğmesinde bulunduğunu keşfediyorum, düğme, sessiz şakırdadı ve oda yine yumuşak ve misafirperver oldu.

Galiba, burada hiçbir yerde mobilya yok. Mutfak, ancak adından mutfaktır, sadece buzdolabı var... Masa yerine – büyük bir tahta altlık gibi bir şey, - masanın ayaklarını kesmişler gibi. Minimum kapkaçak, hiçbir sandalye, mendil, masa örtüsü, perde, yemek takımı yok – herşey ne kadar basit! Ben de işte böyle yaşamak istiyorum, fakat benim olan daireden bile, orada en çeşitli yollarla birikmiş bütün o şeyleri bir türlü atamadım, nedense, - şu vazoyu pencereye koymak mümkün, galiba, şu yemek takımı ise, misafir geldiği zaman, çok da işe gelir... Üf, bunları şu an hatırlamaktan midem bulanıyor! Eğer bir gün eve dönersem, herşeyi atarım, ancak en asgarisini bırakırım... Ve, hemen de yeni pis kokulu fikirler gelmeye başladı – pahalı yemek takımını kime vereceğimi, kanepeyi kime hediye edeceğimi düşünmeye başladım... Bu, tamtamına bir saplantıdır. Sayılı saniyeler içinde beni çürük bir gündeliklik büsbütün kendi içine çekti. Ben – yemek ve yatak takımları üzerinde titreyen iğrenç, büsbütün naftalin kokmuş ihtiyar bir karıyım. Etrafa bakındım, - beni şimdi içimden hiçkimsenin görmediği ne kadar iyi! Bunu O görseydi, hemen kendi evinden kovardı. Bu iğrençlikle, onu elalemin gözleri önüne sergilemeden, kendim bir şekilde başa çıkarım. Kimselerin beni böyle görebileceği fikrinden bile dehşet kaplıyor.

Bal ile ekşimik, fındık, kuru erik, - burada herşey ne kadar lezzetli, az önce kendimde iğrenç bir ihtiyar karıyı keşfettiğimi bile umutuyorum. Mutfakta biraz daha oturmak istiyorum, burası de hoşuma gidiyor, odadan farklı bir şekilde olsa da. Öyle bir his ki, sanki bu evin her yeri, benim iyi tanıdığım kendi karakterine sahip.

Benim olarak gösterdiği odada da, dar bir şilte ile hemen hemen farkedilmeyen gömme eşya dolabından başka, hiçbir şey yoktur. Battaniyenin altına girdim ve hemen bir uçma hissi meydana geldi, sanki, karanlık bir gökte bir uçan halıya binerek uçuyorum, o kadar yüksekte ki, eğer birdenbire aydın olsaydı, bu yükseklikten bütün dünyayı görebilirdim. İlkin zar zor farkedilen, fakat az sonra netleşen bir fısıltı, anlaşılmayan bir dilde hızlı hızlı ya büyü sözleri, ya da dualar söylüyor... Ona, bir fısıltı daha katılıyor, sonra bir tane daha... Onlar yaklaşıyor, beni her taraftan sarıyor ve hep daha fazla artan bir huzurla dolduruyorlar. Rüyanın içine kayıyorum, öldüğümü ve etrafta herkesin ağladığını ve ıztırap çektiğini görüyorum. Ne kadar iyi, - ben öldüm, demek, onlara artık bir şeyler açıklamak, yazmak gerek olmaz, burada bu evde ebediyen kalabilirim, zira burada zaman yok... Zaman yok, zaman yok... – ya çok yakında, ya da direkt kafamın içinde net bir fısıltı.

 



<< Geri İleri >>