« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 23


Ashram’lar, beni, bir sürü yasakların büyük demir kalkanıyla karşıladılar. Ilk iş olarak, tabii ki, öpüşmek ve, genel olarak, “fiziksel eğilimi” herhangi bir şekilde göstermek yasaktır. Bu, ruhî arayışla, acaba, nasıl çelişiyor? Tertemiz bir riyakarlıktır, üstelik de en birinci madde olarak yazmışlar… öpücüğün bile, burada, aynı uyuşturucu ve alkol kullanmak gibi bir suç olduğunu kabul etmeye hazır olduklarına gore, burada nasıl insanların yaşadığını kendime tasavvur edebiliyorum. Akşam, saat ondan geç gelmek yasaktır, - Sovyet yılları, piyonr kampı havası esti hemen… Sözgelimi, kimse de yok, - galiba, burada hiçkimse oturmuyor, hem, ashram’ın binası da, pratik ile uğraşmak istenen bir yere değil de, daha çok bir kışlaya benziyor. Ashram’ları incelemenin canı cehenneme! En iyisi, İnternet’e gidip, postama bir göz atayım, bağlantı burada hızlı gibi.

…Bütün bunlar, aradığım şeyler değildir. Asla. Bundan sonar neler yapmayı anlamadığım için, hep artan bir rahatsızlık, beni paramparça edecek gibi, - içimde bir şeyler çalışmaya başladı ve artık duramıyor, ben, koltukat bile rahat oturamıyorum. Burada daha mı kalayım? Niye? Gideyim mi? Nereye?.. Deny’den bir mektup! Beş dakikaya kendimi unuttum.

 

“Merhaba, benim kızım :) Ben, nihayet, Nepal’a ulaşabildim, - yolum, gayet uzun çıktı. Ben şimdi Pokhar’dayım – Himalaya’lar hemen benim üzerimde, başımın üstündedir, etrafta karlı tepeler, direct burada ise – gölün kıyısında – sakin bir sonbahar havası. Musonlar mevsimi henüz sona ermedi – bu sene o, biraz daha uzun çıktı, onun için her gün arada bir yağmur yağıyor, bazen güçlü, etraftaki dağlarda vahşi su akımları kudurur, ve böyle bir havada ben dağlara gitmem, güneşli havayı bekleyeceğim, o zaman bir-iki gün içinde bütün yollar kurur, güneş burada azgındır, ve ben yola çıkarım. Onun için birkaç gün daha burada, İnternet’in olduğu yerde, bulunacağım, sonra da bir aylığına dış dünyadan düşerim.

Seninle, negatif duyguları gidermedeki başarımı paylaşmak istiyorum. Önceki günü, uzun bir yoldan sonra son derece bitkin bir haldeydim ve, otele vardığım zaman, artık akşamın geç saatiydi. Birkaç zaman daha, ben, otomatikman gerekli hareketleri yapardım – reception’daki fromu doldurur, çantamı yerleştirir, duş alırdım, sonra ise birdenbire herşey dindi, ve ben korktum bile – o anda hayat, bana o kadar boş ve manasız geldi ki.

Yağmur yağıyordu, ortalık çok sessizdi, ve ben, çocukluğumda, sık, gecenin ortasında uyanarak, daha sonra hiç uykumun gelemediğini hatırladım. Bu, çok kaygılı bir haldi, - herkes mışıl mışıl uyuyor, ben ise, karanlık içinde yatmaya ve kendimi son derece yalnız hissetmeye mecburum. Özellikle parlak olarak bu, yatılı okulda kendini gösterirdi. Beş yaşımdayken, velilerim beni yatılı okula verdiler, çünkü hergün çocuk bahçesine götüremiyorlardı. Orada bir hafta kalarak, eve, hafta sonları tatil günlerinde gelirdim. Karanlığın içine bakarak, çok geçmeden, herşeyi görmeye başladığımı çok iyi hatırlıyorum. Böyle, saatlerce berbat bir halin içinde yatabilirdim ve, sadece, çabuk sabahın gelmesini hayal ederdim.

Önceki günü, kendimi, hemen hemen çocukluk günlerinde gibi hissettim, - aynı şekilde hüzün beni kapladı ve aynı şekilde kendime acımaya başladım... Yanımda birinin bulunmasını, sürekli bir kimsenin bulunmasını istedim, biz, birbirimize bakabilirdik, ve, bu meşguliyetler içinde ben, herşeyin dinerek, yalnız kaldığım zaman, üzerime çöken o korkunç boşluğa aldırmayabilirdim.

Ve birdenbire içimde bir tehevvür uyandı. Hakiki bir tehevvür! Bu, ne bir kin, ne nefret, ne de negatif herehngi bir şey değildi asla. Üzerimden, insanî olan herşey düşmüştü sanki... Yoksa, tersine – ancak o anda İnsan mı oldum? Ben, hiçbir şeyin – ne duyguların, ne fikirlerin, ne de telaşlı arzuların – ona dokunmadığı parıldayan bir kaya oldum. Birdenbire, yine kendime acıma meydana geldi, ve, ilk saniyede ben tereddüt ediyordum – bu nasıl olabilir, zira ben BÖYLESİNİ yaşıyorum ki... Ben, işte o anda son süratle ölmek üzere olduğumu hissettim, - tehevvür, duman gibi dağılıyor, ve ben, yine bayağılığın içine dönüyorum. İçimde herşey, bu ölüme karşı isyan etti ve, kendimi tamamıyla koyduğum bir darbede, acımayı öldürdüm. Hatta, bir patlama meydana gelmiş gibi geldi bana... Ben gerildim ve yarım saniyeden daha fazlasına tezahür etmesine izin vermemeye kesin karar vererek, onun sıradaki saldırısını beklemeye başladım. Keskin bir kendime acıma parlaması, - yine bir darbede onun kafasını kesiyorum. Yine, dişlerimi sıkarak, bekliyorum. Ve böyle, birkaç parlama daha... Ve derken, Mayya, derken bir mucize oldu – sanki, fırtınalı gökyüzü açılarak, mavi göğün aralığı göründü, ve o, bulutlar ve her türlü gerginliğin kalıntılarını çabucak dağıtarak, öyle bir huzur, öyle bir sessizlik geldi ki, aynı anda hem gülmek, hem heraketsiz durmak istedim. Acımanın ya da başka bir karamsarlığın bari bir gölgesini arayarak, atrafıma bakınıyordum, fakat her yerde tam bir durgunluk ve ince parlayan, yumuşak bir coşku vardı! Ve burad anladım ki, işte bu, sessiz sevinçtir, - bu adı hatırlar hatırlamaz, herşey nihai olarak kendi yerine oturdu, bunun, Lobsang’ın bahsettiği işte o şey olduğunda hiçbir şüphe kalmadı.

Bu olay, düz yol pratiğine bütün bakışımı değiştirdi. Bu ana kadar hep şüpheci, araya girerek, diyordu ki, hiçbir zaman hiçbir şey olmaz, negatif duyguların giderilmesi, prensip olarak imkansız olabilir. Ve ben, bütün bu şüpheleri denetleyerek, ya başka bir yol aramaya başlamak, ya da kendimi bütünüyle bu pratiğe vermek için, çok az çaba sarfederdim.

Şu anda, negatif duyguları gidermenin REEL olduğundan hiçbir şüphem yok. Ve şimdi ben, bunu YAPABİLECEĞİMİ biliyorum. Bu, hayatımın herhangi bir alanında sarfetmeye alıştığımdan çok daha fazla çaba gerektirir, lâkin bende bu kuvvet vardır, bu kuvvetin bende mevcut olduğunun ve negatif duygulardan kurtuluşun ancak arzuya bağlı olduğunun bilincinde olmak, ne kadar da mutlu! Mayya, ben, çok çnemli bir buluş yaptım – herşey, ancak arzunun kuvvetine bağlıdır. O akşam, kendime acımayı yaşaya bırakmak öyle bir tutkuyla istiyordum ki, ben, ölmeyi kabul ederdim, yeter ki teslim olmamak. Ve, oldu işte.

Bütün negatif duyguları gidermeye izin verecek öyle bir yönelimi nerede almayı ben bilmiyorum, fakat şimdi ben, bunun, benim yolum olduğunu biliyorum ve, bu tecrübeyi unutmam için, yine şüphe etmeye başlamam için, nelerin meydana gelmesi gerektiğini tasavvur edemiyorum.

Negatif duyguları giderme hakkında, hürriyete, aydınlığa götüren bir yol olarak, şimdi neler düşünüyorsun, bilmek enteresan olurdu. Bunun reel olduğundan hâlâ şüphe ediyor musun?

Ben, bilmeni istiyorum – hangi yolu seçersen seç, sana karşı yaşadığım o çınlayan sevgi için bunun hiçbir önemi yoktur. Seni kucakladığımı, gözlerinde sevgi ve tutkunun bulunduğunu, hayatının, önemli değil – benimle ya da bensiz – arayışlar ve buluşlarla dolu olduğunu tasavvur etmek son derece hoştur.

Ben, senin bütün tatlarını ve korkularını, senin her kıvrımından doğan bitin hisleri çok net hatırlıyorum... Çoraplarını çıkararak, ayaklarını öptüğümü ve bunun ne kadar müthiş şahane olduğu hatırlamak beni çok tahrik ediyor... çorapların o kadar tahrik edici kokuyor ki... ve kilodun... ayakların da ne güzel kokuyor ama... topuklarda – bir koku, parmakların altında – başka bir koku, direkt “avucunda” ise – bambaşka, parmaklar da, üstten çok başka kokar, dizlerin, dizlerinin altı, göğüslerin, popon, amcığın, sırtın, karnın, ensen, saçların... herşeyi başka başka kokusu var – herşeyin kendi ince kokusu vardır, ve, sevgi ile birleşerek, bu, o kadar parlak hisler verir ki...

Ya tadın... seni, büsbütün, ayaklarının parmaklarından yanaklarına kadar yalamak, bu, ne kadar da tahrik eder – tasavvur edemezsin, - herşeyin kendi ince tadı var, ve bu – seksin tadıdır.

Benim küçük ahlaksız kızım, bir daha görüşür müyüz, ben bilmiyorum, fakat kesin biliyorum ki, sen, herşeye rağmen, benim sevgili kızım olacaksın.

Deny.”

 

Heyecandan uğuldayan parmaklar, tıkır tıkır tıkırdayan bir yağmur halinde klavyeye düştü.

“Deny, daha ayrıntılı cevabı sonra veririm, konsantre olup, düşünmek lâzım... Şimdi ise, pantolonunun içinden senin uzvunu sıkarak, elimde onun nasıl şiştiğini hissetmek istiyorum, senin gözlerine bakarak, seni elleyeceğim, sonra da onu alarak, başını parmaklarımla okşar, yumurtaları avucumda tutar, senin sıcak ve hafif ıslak uzvuna biraz otuzbir çekerim... Seni direkt şimdi öyle istiyorum ki..., yanımda kimse olmasaydı, hemen burada mastürbasyon yapmaya başlardım. Tahrikten titreyerek, beni istediğini hissederek, seninle uzun uzun öpüşmek isterim. İçimde herşey arzudan yandığı zaman, birbirimize hafifçe dokunarak, birbirimizi masum masum okşamak o kadar hoşuma gidiyor ki. Boşanmaktan kendini güçlükle tutarak, beni uzvunla okşayarak, üzerimde yattığını hatırlayınca, hemen herşey, parmaklarımın ucu bile, delice atmaya başlıyor. Deny, seninle bir daha buluşmayı çok istiyorum – seninle konuşmak, gezmek, otlarda uzanmak, gökte yüzen bulutlara bakmak, öpüşmek, seks yapmak istiyorum. Ve, bütün bunların olmayabileceğini de düşündüğümde, hiçbir hayal kırıklığının meydana gelmemesi o kadar şahane ki. Zira direkt şimdi, seni düşündüğüm, buluşmamızı hayal ettiğim zaman, ben, kendi kendine değerli olan bir şeyi yaşıyorum, direkt şimdi be yaşıyorum.

Ben, birçok şeyi, bu arada, düz yol pratiğine olan tutumumu da, anlatmak istiyorum. Bu mektup, dağlardan vadiye döndüğün zaman, seni bekleyecek. Fakat bir şeyi belirli olarak söyleyebilirim – şu anda negatif duyguları giderme fikri, bende parlak bir yankı uyandırıyor, bu pratikte ilk teşebbüslerimi yapıyorum. Şu anda bu, saçma gibi gelmiyor, başka yolları ve başka öğretileri aramaya devam ediyorsam da.

 

Bir daha görüşeceğimizi düşünüyor ve hissediyorum. Belki, Dharamsala’ya Lobsang ile görüşmeye beraber gideriz, bunu çok isterdim, fakat henüz zamanın gelmediğini hissediyorum, bütün arayışlarımı bırakıp, oraya gitmek arzusu henüz yoktur. Senin kızın.”

 

Birkaç mektup daha – velilerden tam 3 tane (manalıdır birinin adı – “Kendine Gel!”), Yana’dan, bir kız arkadaşımdan daha... kocakarı küfü kokusu geldi... Bunları daha sonra okurum.

Ve neden bunları öylece silmedim ki? – fikri, Swarg Ashram’dan Lakshman Jhula’ya cengel içinden karanlık yolda yürüdüğüm zaman, kafamın içinde hep döner dururdu. – Neden? Neden?

Neden neden... çünkü geçmişimi öylece alıp çöplüğe atmaktan korkuyorum da, ondan. Buraya gittiğim zaman, herşeyin bittiğini düşünüyordum, kendimi kahraman olarak hissediyordum. Ama yok, kendi atılımımda, bir türlü bırakmak istemeyen ve senin için, sana sahip olmak hakkı için mücadele eden eski hayatının baskısına karşı koymak bu kadar zor olacağını tahmin edemiyordum bile. Hayatım boyunca sesszice içimden nefret ettiğim velilerim, birdenbire, sefil, korunmasız ve kolay yararlanabilen kimseler olarak görünmeye başladı, - ne biçim bir lanetolası şey ama? Ve işte şimdi de, mektubu okumadım, zehirlenmek istemedim, zira, orada, sıradaki irin porsiyonunun bulunduğunu biliyorum, ama gene de onlara acıyorum, kendimi, “doğru olmayan” haklarını savunan bir ucube olarak hissediyorum. Ve, türlü türlü fikirler aklıma geliyor – “başka insanlara ıztırap vermeden, insanca davranmak mümkün ya... Zira, onlar aslında senin için bir kötülük istemiyor, kendileri de ıztırap çekiyor, onlara bu kadar acı vermek niye...” gibisinden. İstemiyorum, bunu düşünmek istemiyorum. Bütün bu fikirler çürüktür, ama onların çürüklüğünün nerede bulunduğunu henüz anlayamıyorum, fakat, başka türlü, insanca, yapmak mümkün olduğunu ne kadar daha çok düşünüyorsam, kendimi o kadar daha berbat hissetmeye başlıyorum, sanki, bir yarayı kazıyor ve bir türlü duramıyorum gibi. Tamam, yeter, velileri bir yana çekiyorum... Yıldızlar, parlak, o kadar yakın... Ama olmadı, yüne bu ıztırap çeken suratlar ortaya çıktı, onlarla beraber onlara acıma da, irmik lapası halinde bütün algılara yayılıyor. Gayret, nasıl bir şeydir, acaba? Bütün bedenim, taş gibi geriliyor, nefesim kesik, ani soluk verişlerle negatif duyguyu dışarı çıkarmaya çalışıyorum, - başka türlü, nasıl gayret sarfetmeyi şimdilik asla anlamıyorum. Bir şeyler değişiyor gibi, geçilmez bir karanlık perdesi deliniyor, fakat acımadan kurtuluşun kokusu bile yok.

Karışık ve marazi rüyalar, kendi saplantılı girdabında döndürmeye başladılar, - anne, bari ara sıra yazmam için yalvararak, ağlayarak önümde diz çöktüğü zaman, velilere acıma, doruğuna ulaşmıştı.

Sabah, beni kaygılı hal ile karşıladı ve, parlak bir güneşe rağmen, hava kapanık gibi geliyordu. Kahvaltı etmeden, not defterimi aldım ve rutubetli yarıkaranlık odadan çıktım (şu kalın kesif telli pencereleri hangi aptal icat etti, acaba?).

Reception’un yanından geçerken, bugün baş pandit ile buluştuğumu hatırladım, ve bana, tercüman lâzım olacak, İngilizce iyi bilen biri. Tercümanı bana vadettiler ve ben, çok iyi tanıdığım, - bazen, uzun kış aylarında aralıksız sürerdi, - yoğun depresyonlu bir halin dışında başka hiçbir şeyi farketmeyerek, plaja doğru yürüdüm. Şimdi de, bu halin uzun ve ıztıraplı olacağına ve, büsbütün kötü olduğu zaman, saklanmak mümkün olan yuvaları çabucak bulmak gerek olduğuna kendimi istemeden ayarladım.

Nehre doğru inen yola hemen hemen yaklaşmıştım ve o anda motosikletle yanımdan geçen iki genç Hindudan biri, benim göğsümü elledi. Kahkahalar atarak, yollarına devam ettiler, ben ise, böyle bir küstahlıktan o kadar şaşırmıştım ki, yaşamanın mutluluğuna erdiğim bu nahoş hislerin intikamını nasıl almayı bilmem niye düşünerek, yolun ortasında durakaldım. Zira bu, tam bir tecavüzdür, yahu! Kahretsin, ama sahiden iğrenç hissediyorum kendimi...

Büyük bir taşın yanında gümüş renkte kumlarda küçük bir Hindu sürüsü oturarak, çığlıklarla soğuk suya giren esmer Avrupalı kadınlara açıkça göz dikerek bakıyorlardı. Bu manzara, öyle bir antipati uyandırmıştı ki, ben hatta, bu maymunlara inat olsun diye soyunmamaya karar verdim. Galiba, yerli “erkekler” tarafından sürekli marazi bir dikkatten spesifik bir zehirlenme başlamış. Hepsi benden bir şeyler istiyor, - konuşmak, bakmak, ellemek, fotoğraf çektirmek... Onların bakışları hastalıklıdır, onlarda, sağlıklı bir cinselliğin iması bile yoktur. Bana baktıkları zaman, kindar ve korkak hayvanlara benzerler, - beni istiyorlar, fakat, bunun hiçbir zaman olmayacağını anlıyorlar ve bu, onları kudurtuyor, fakat bunu göstermeye cesaret edemiyorlar. Mamafih, ağır, karamsar bakışlar, her türlü gösterilerden daha manalıdır.

Bir gölgeye çekilerek, not defterimi çıkardım. Hiçbir şey istemiyordum. Şu anda iğrenç bir halim olduğunu ve bunu bir şekilde değiştirmeye denemek mümkün düşünmeye bile kendimi zorlayamıyordum. Bunun bir şeyleri değiştireceği, enteresan bir fikre takılarak, kendi mağaramın içinden çıkabileceğim ümidiyle, yazdıklarıma, vıcık bir bataklığın içinden zorla geçer gibi, bir göz attım. Ama hayır, - ne okumayı, ne de yazmayı kesinlikle istemiyorum.

Defteri, geri çantama koydum, atrafa bakındım. Yakınlarda, üç kişilik bir takım, - iki Avrupalı ve sadhu, - oturarak, gevşek gevşek bir şeyler hakkında konuşuyordu... Ha, bu enteressandır – sadhu, çok nadiren İngilizce konuşurlar. Acaba, neyin hakkında konuşuyorlar? Onların yanına vararak, sohbetin içine girmekten bir sıkılganlık meydana geldi. ...Ya eğer bu, işte aradığım şey ise? Zira, hayatın nerede ve ne zaman yeni yüzünü göstereceğini ben bilmiyorum. Belki, işte şimdi, sıkılganlığı yaşadığım anda, komplekslerimden dolayı kaçırmak çok kolay olan, seçim anıdır? Emin bir yürüyüşle kendimi oturanlara yönlendiriyorum, heyecen ve sıkılganlık, peşimden sürüne sürüne geliyor.

- Dikkat ettim ki, sen yabancılarla konuşuyorsun, demek, İngilizce bilirsin... İngilizce konuşan bir sadhu’ya nadiren raslamak mümkün :)

- Evet, dostum! Ben İngilizce konuşuyorum, - neşeli bir eda ile cevap verdi sadhu, geniş geniş gülümsyerek, “yes” kelimesini, bunu çizgi film kahramanlarının yaptığı gibi, uzatarak. – Otur! – kumlara gösterdi.

Onun gözlerini beğenmiyorum, - boştur onlar. Turuncu giysilerini üzerinden çıkarırsan, gene en sıradan bir Hindu çıkar karşınıza. Bu arkadaşlarla, acab, neler konuşuyor?

- Herhangi bir pratikle uğraşıyor musun?

- Pratik mi? – galiba, hayatında ilk kez bu kadar şaşırmıştı. – pratik mi? Neyi kastediyorsun?

- Ben, yogi veya diğer bir ruhî pratiği kastediyorum.

- A-a, OK, evet, anladım... Pratik! Oh, evet, tabii ki, pratik... İngilizce ile problemlerim var.

- Peki, nasıl konuşuyorsunuz o zaman? – yabancılara döndüm.

- Çok basit. O, esrarın fiyatını söylüyor, biz de, onu ne kadara alabileceğimizi söylüyoruz :)))

- Demek, o, esrar mı pazarlıyor???

- Seni bu kadar şaşırtan da ne ki? Hindistan’a hoş geldin :)

Ben, yılan sokmuş gibi, yerimden fırladım ve, sadhu ile onun müşterilerine aldırmayarak, dökülen patikadan yola çıktım.

İşte – gene, en boş bir yerde gerçek bir şeyi düşündüm. Ama yine de sevinçli bir şey var bu davranışta, - sıkılganlığa aldırmadan, konuşmak için yaklaştım. Bu, gerçek bir antrenmandır, - bodybuilding’e benziyor. Eğer ben, korkuyu, belirli bir durumda bir kez yeniyorsam, benzer şartlara yine düştüğüm zaman, korku çok daha az oluyor. Ve, bu ne kadar şaşırtıcı olsa da, korkunun ne kadar kuvvetli olduğu asla öneli değildir, - bir sonraki defa o gene de daha az olur. Moskova’da çeşitli “ruh hocaları” ile muhalefete girerken, bunu görmek imkanım olmuştu.

Tekrar odaya mı dönmek? Orada, en azından, vantilatör altında yatmak mümkün, ve kimse keyfimi bozmaz. Aslında, Hindistan, ne kadar da gürültülü bir ülke! Sürekli bağırır, müzik dinler, klakson çalarlar. Hatta burada, küçük Rishikesh’de bile, bundan yoruldum artık, ya Deli’de neler oluyor! İlk birkaç saat, neyin ne olduğunu asla anlayamıyordum, - orada sesszilik, hiç yok, hiçbir yerde, günün hiçbir saatinde. Vantilatörlerin müthiş gürültüsü, satıcıların, insanın içini tırmalayan sesleri (olağan bir ses, Hindistan seslerinin seli içinde öylece kaybolur), susturucusuz motorlar, aralıksız klakson sesleri, tapınakların hoparlörlerinden çıkan hımhım sesler... Hatta, aralarında bile, sokağın yarısı sarsılacak şekilde konuşurlar.

Yeter, yarına Dharamsala’ya bir bilet sipariş edeceğim. Dağlar, Tibet manastırları... Turizm acentesinin cam kapıları, güneşte parladı. Yarına bilet yok mu? Peki, hangi güne var? Lanet olsun, üç gün daha burada kalmak zorundayım! Bir şeyleri değiştirmek çaresizliğinden ağlayacak gibi oldum. Odada, kendimi yatağa atarak, burnumu gri çarşafın içine tıkadım, ve bu, son damla oldu, - ben, tam bir ceset idim.

Saat beşte, tercüman, Hinduların adeti üzeri, gelmedi. Onbeş dakika bekledikten sonra, ben, bilmem kimi arayarak, sokağa sinirli sinirli çıktım. Bunun, manasız bir psikopatik tepki olduğunu anlayarak, otelin rengi atmış yünlü kadife kaplı kanepesine döndüm ve, onun tahta kolunu kurcalamaya, ona parmaklarımla tıkırdatmaya başladığımı farkettim. Dudaklarımı ısırarak, delikli kazaklı kapıcının başının üstünde asılı duran yuvarlak, yaldızlı saatin kadranına aralıksız bakıyordum. Kapıcı, birkaç saat önce tercüman getirmeye yemin etmişti, şimdi ise, direkt reception tezgahında uyumaya hazırlanarak, pinekliyordu.

- Hello, saat artık beşi yirmi geçiyor, ben geç kalamam, Swarg Ashram’da randevum var...

Silkindi.

- Ha? Evet, tabii tabii, o şimdi gelir.

- Onunla saat kaça anlaştınız?

- Saat beşe.

- Onu daha ne kadar bekleyeceğim, yahu?

- O-o... Siz... Siz... Siz oturun, sakin olun, oturun, oturun.

- Oturmaktan yoruldum artık, ayakta da bekleyebilirim.

Ben, oturmak mümkün olduğu yerde ayakta durduğun zaman, bunun, Hinduları çok tedirgin ettiğini çok defa farketmiştim, - özellikle de bu, turizm acentelerinde böyledir. Hindular – patolojik derecede tembel bir millet, ve, oturmaktan yorulmak mümkün olduğunu, hareket etmek arzusunun, bu arada, kıçının mekanik olarak uzandığı ner yere oturmadan, ayakta durmak arzusunun da olabileceğini kendilerine, galiba, tasavvur bile edemiyorlar. Böyle bir şeyi, daha Moskova’dayken, metroda, farketmiştim. Ben, yorgun değilsem bile, gene de, bir mıknatısla gibi, boş bir yere oturmaya çekiyor, buna karşı koyarak, ayakta durmaya devam edersen, öyle bir memnuniyetsizlik (ve yorgunluk!) meydana geliyor ki, ben çoğu zaman teslim oluyor ve oturuyordum. Son zamanlarda, metroda bulunduğum zaman, dikkatli velilerim tarafından aşılanmış ve eninde sonunda bana sımsıkı yapışmış bu ihtiyar alışkanlığıyla mücadele etmek hoşuma giderdi.

- Saat artık beş buçuk, yahu! – öfkem artıyordu. – Tercüman nerede?

- Şimdi, şimdi...

- Yok, artık lâzım değil, teşekkürler. Bekleyecek halim kalmadı. Ben gidiyorum.

- Kusura bakmayın, benim bir suçum yok ki, onunla anlaşmış... – kapı kapandı, ben yine sokaktaydım.

Şimdi, artık gündüz olduğu gibi, pek sıcak ve gürültülü değildi. Bir çekçek tutarak, 10 dakika sonra yerdeydim.

Müzik, uzaktan duyulurdu, - herhalde, bugün, yine bir dinî bayram. Ashram’ın kemerinden, yeşil halı ile kaplı basamaklar, aşağıya, Ganj’a doğru iner ve, onlara basmak için, mutlaka ayakkabıları çıkarmak lâzım. Ayakkabıları, özel gözlere koyarak, numara yazılı küçük levhalar veriyorlar. Evet, büyük bir Ashram, - numara dahi veriyorlar... Kıyıya yakın, suyun içinde, aptal bir yüz ifadeli Shiva heykeli duruyor, - ilahlarına tarafsız bir yüz çizmeyi her zaman başaramıyorlar, bazen onlar açıkça geri zekalı çıkıyor, ama bu, onlara tapmaya hiçkimseye mani olmuyor.

Etrafta, geleceğin pandit’leri koşuşuyor, - çiçek, tef, parlak tabaklar, güzel kokular ve, yerli bayramlara eşlik eden diğer ıvır zıvırın yığınlarını taşıyorlar. En aşağıda, suyun yanında, ateş için küçük bir alan, - puja’nın yapıldığı kutsal yer. Ateşe, meyve, çiçek, pirinç atarlar, ve bütün bunlar, tanrıya armağan sayılır, - ateşin dumanından, inananların armağanlarını alır.

Halk, yavaş yavaş toplanarak, basamaklara otururdu. Herkes, olayların gelişimini beklerdi açıkçası.

- Burada neler olacak bugün, bir bilginiz var mı?

- Her zamanki gibi, - puja.

- Yani, bu, bayram değil mi?

- Hayır, hayır. Burada bu hergün oluyor. Bu çok güzeldir :)

Güzellik hakkında herkesin kendi görüşü vardır ama, - geçti aklımdan. Hindistan’da bulunduğum her geçen gün ile, yerli herhangi bir dinî merasimin içine girerek birçok yabancıların kapıldığı o çocuksu coşku hep daha fazla şaşırtıyor beni. Onların yüzlerine bakılırsa, yüksek hiçbir şeyi o anda yaşamadıkları açıkça görülür, aynı şekilde atraksiyonlara da binebilirlerdi. Başka tipten turistler de var, - bunlar, hatta, böyle bir sevinci bile yaşamıyor, onun yerine ise, hayranlıklarını çok büyük bir coşkuyla sözlü olarak ifade ederler. Mide bulandırıcı bir tablo, - önünde, aleladelik ve can sıkıntısı yaşayan, fakat, bunun yanısıra, durmadan gülümseyen ve, büyük ihtimalle, bulunduğu her yerde söylediği iyi ezberlenmiş cümleleri bağıran bir insanı görüyorsun – “O, bu şahane!”, ya da – “Bunu görmelisiniz!”, ya da – “O, bunun gibisini rüyada bile görmedim!”.

Baş pandit nerede, acab? Ben, böyle bir ortamda onunla hiç konuşmak imkanım olmayacağını artık sezmiştim, üstelik tercümanı da bir türlü bulamadım. Ama yine de, onun yanına vararak, negatif duygular ve, onların yardımıyla negatif duygulardan güya kurtulabildiği pratikler, şu an yaşadığı haller hakkında bir daha soru sormak niyetindeydim. Ve, benimle konuşmayı yine reddederse, ondan kabul istemek... Fakat, niye lâzım ki bu? Zaten herşey belli, onun en sıradan bir yalancı olduğu zaten aşikâr. O, Rishikesh’de diğer “ermişler”in yaptıkları gibi, kendi ruhaniyetini satamaz, bunun yerine ise, kölelik derecede bir dikkatin merkezinde bulunabilir. Hem, fakir bir insan izlenimini de o hiç de bırakmıyor...

Kalabalığın içinde, dün konuştuğum Rus çifti göründü. Alınlarına, çiçek yaprakları ile pirinç sürülmüştü, - bu, mabetlerde merasim esnasında yapılır: yüksek bir yerde gururlu bir Hindu, bir ruhban, oturur, onun önünde, pirinç, çiçekler, pudra (mabetten mabede değişir) ile büyük bir tabak ve para için büyük bir tabak bulunur; bütün ziyaretçiler, bir sıraya dizilir ve, onun yanına vararak, alınlarını verir ve para atarlar. Hinduların alınlarında sık türlü yemeklerin sallanıp durduğuna ben artık alışmıştım, fakat pirince bulanmış bir Rus erkeği, son derece abes görünürdü.

Karanlık basıyor, Shiva, parlak lambalarla aydınlatılıyor, rüzgar serinleşiyor, müzik biraz daha sesli çalıyor, yağ kandillerini yakıyorlar. Puja için tahsis edilen sahil parçasının hemen hemen tümü, turuncu delikanlılarla doldu, bütün basamaklar ise – şık giyinmiş Hindular ve turistlerle, O ise hâlâ yoktur. Gelecek pandit’ler, aynen teneffüsteki okul öğrencileri gibi davranırlar, - el altından birbirinin enselerine şaplak atar, sesli sesli gülüşürler, yüzleri de, en sıradan gençlerin yüzleri gibi, aynı şekilde boştur.

Kalabalık açılıyor ve yavaş, fakat kararlı bir yürüyüşle ortaya baş pandit giriyor. Shiva gibi ışık saçar ve Oscar ödülü merasiminde Schwarzenegger gibi gülümser. O – bu balonun sahibidir, yolunun iki yanında duran misafirlere zarif baş eğmeleri dağıtır.

Birkaç kere, hatta, durarak, birilerin ellerini sıktı, eğilerek, saygıyı göstererek. Enteresandır ama – onun dikkatinin derecesi, iltifat ettiği kişinin dış görünüşü ve varlıklı görünmesine göre artıyordu.

Ben, önümde duran insanları iki yana iterek, ona doğru yöneldim, fakat beni hemen dirseğimden tuttular ve arkamdan bir fısıltı duyuldu.

- Oraya yaklaşmak yasak! Kadınlar için, onlara tesadüf eseri bile dokunmak yasak olduğunu bilmiyor musunuz?

- Öyle mi? Yapma ya. Asla hiçbir zaman mı?

- Asala hiçbir zaman.

- Şu işe bak... Amam ben, aslında, hiçkimseye dokunmak istemiyorum, onun için yol verin, - saldırganı şaşkınlık içinde bırakarak, ısrarla kolumu kurtardım.

- Hello, hatırlıyor musun, dün buluşmayı anlaşmıştık?

Muhteşem gülümseme, yağ ve rayiha kokusu, - o, yanımdan çok yakın geçiyor ve, tabii ki, durmuyor. Peşinden maiyeti, tembel tembel, yürüyor ve polis, kalabalığı, benimle beraber, ondan oldukça iyi bir mesafeye itiyor. Beni, öyle azgın bir öfke kapladı ki, bütün pratikleri tamamen unuttum, bu kendini beğenmiş yalancının üzerine vahşi bir kedi gibi atlamak istiyordum, ama ona artık ulaşamazdım, ancak arkasından türlü türlü küfürler bağırmaya başlasam, sadece o zaman dikkatini üzerime çekebilirdim, fakat böyle bir çatışmaya ben giremezdim...

Başımın kuvvetle yere çarpması...

...Ağrı nerede, acaba? Yoksa artık öldüm mü? Anlamıyorum, hiçbir şey anlamıyorum... Biri bana ateş etti! Ağrı, hiç yoktu, fakat böyle düşemezdim, - beni, sanki bir patlama dalgasıyla, bir yana atarak, sırtüstü düşürdü... Kımıldamaya deniyorum... Nedir bu? Nedir bu??? Kahretsin, ben duruyorum, kalabalığın içinde duruyorum, her taraftan insanlar beni hemen hemen sıkıştıracak gibi, - metroda yoğun saatlerdeki kalabalığa benziyor. Bu kalabalıkta düşemezdim ben, neydi ki bu? Oh, hayır, neydi bu değil, neler oluyor, aslında?..

Keskin bir ses, sanki biri çok sesli bir şekilde fermuarı kapatıyor gibi, başımı kaldırdı ve ben, felce uğramış gibi oldum. Bana, bir adam bakıyordu, onun yüzünü, tünelin içinden görüyordum, geride kalan herşey ise, bulanık bir sisin içine gitti. Ben, onun uzak mı, yakın mı durduğunu bir türlü anlayamıyordum. Bakışı korkutuyor, - böyle, herhalde, kaplan bakar, eğer onun toprağında onunla yüzyüze karşılaşırsan. Fakat, içimde bir şey, onun saldırmak niyetinde olmadığını, şu an beni sadece incelediğini biliyordu... Nefesim kesildi... Yoksa, bütün bu zaman içinde hiç mi nefes almıyordum? Çok korktum, ağzımı açarak derin derin nefes almaya başladım, kaplanın gözleri belirsizleşti... kulaklarımda bir uğultu duruyor, midem bulanıyor, ayaklarım titriyor, parmaklarım uyuşuyor, gözlerime karanlık çöküyor, şimdi kesin düşeceğim, artık gerçekten... Yanımda duran insanlara tutunmaya çalışıyorum, birinin elleri beni yakalıyor ve yarı baygın bir halde kalabalığın içinden çıkarıyor.

Kendimi, iyi kalpli bir devin kollarında bir çocuk gibi hissediyorum, - öyle geliyor ki, beni ebediyen taşıyabilir, bu, onun için hiç zor değil... Ama hayır, bankın soğuk mermerini hissediyorum.

- Senin bu kadar güçsüz olduğunu düşünmezdim.

Alçak ve çok güzel sesine kulak verdim. Hayır, onu hiç tanımıyorum, fakat ne kadar da hoşuma gidiyor ama! Bir anda, iyice görmeye bile vaktim olmayan bu adama karşı bir güven duydum.

- Sık boşalırsın, herhalde?

- ???

Uzun bir kahkaha attı.

- Tam bir yaşlı bakire gibi! Neden, ormanda ne kadar sık gezdiğini sana sorabilir, fakat ne kadar sık boşaldığını soramam?

- Çünkü bu, benim şahsi meselem, - herşeyin sağlam olduğunu ve herşeyimin – para, kimlikler – yerinde olduğunu kontrol ederek, üstümü yoklamaya başladım. Yabancıya güvenden bir iz bile kalmadı. Acilen polisi çağırmalıyım!

- Artık geç, bütün polisler çoktan dinleniyor. Burası sana Amerika değil :)

- Sen ne, düşüncelerimi mi okuyorsun?!

Benim cinsel hayatıma tecavüzünden öyle bir öfke duyuyordum ki, neyi düşündüğümü gerçekten de kesin bildiği beni asla şaşırtmadı. Bunu, sıradaki tecavüz olarak algıladım, ve o, bunun cevabını vermeliydi.

- Ben polise gidiyorum! Yol versene!

- Senin atılganlığından şüphe etmem ben, ama az önce bana karşı güven duyuyordun ve, seni taşıdığım bütün o zaman içinde, kendini tamamen korunmuş hissediyordun. Görüyorsun işte, bedenin, kafanla hemfikir değil.

Varlığımın yüzeyinde hâlâ dalgalar kmıldanırdı, fakat derinlikte, aysız bir gecede derin gökyüzüne benzeyen tuhaf bir huzur, benim irademin dışında, oluştu.

- Ne istiyorsun? – soruları, gene de, bu huzur için esasların olup olmadığını açıklayacak şekilde soracağım.

- Seni dün, pandit’in yolunda durduğun zaman, gördüm. İnsanların böyle davrandıklarını henüz hiç görmemiştim.

- Böyle küstah mı?

- Yok, böyle samimi. Ve o zaman, seni neyin yönettiğini öğrenmek istedim. Bu soruya cevap verebilir misin?

- Ben, gerçeği bilmek istiyorum. Hindistan’ın, bilgeler ve ermişler ülkesi olduğu hakkında o kadar çok okudum ve işittim ki, şimid, böyle insanları aramayı bir türlü bırakamam ve, hoca iddiasında bulunanların yalancılığına ve yapmacıklarına gözlerimi yumamam.

- Bugün, onun ne biçim bir insan olduğu senin için hâlâ açık olmadığı için, buluşmaya geldiğini mi demek istiyorsun?

- Hayır, onun için değil. Bugün, dün cevap vemediği bir-iki soruyu ona sormak istiyordum.

- Ama niye?

Bir memnuniyetsizlik parlayıverdi, onun soruları üzerinde düşünmek istemiyordum, ne diye bana yapıştı yahu?

- Neden bu seni ilgilendiriyor?

- Ya seni, kendi hayatın ilgilendirmiyor mu?

- Yok, ben bir türlü anlayamıyorum, benim hayatım senin neyine?

- Bana, çok basit bir soruya cevap ver – davranışlarında seni neyin yönettiği seni ilgilendirmiyor mu? Eğer ilgilendirmiyorsa, ben hemen şimdi vedalaşır ve bir daha sorularımla canını sıkmam.

Böyle bir hamleyi ondan beklemezdim, bu iblis merakımı uyandırmayı başarabildi. Kendi hareketlerimin motivasyonu hakkındaki sorusunu düşündüm ve, onda gerçekten inciti hiçbir şeyin bulunmadığına şaşırdım. Bu kadar uygunsuz bir tepki verdiğimi anlamıyorum... gururumu pek de isteksiz çiğneyerek, ben, daha yumuşak bir ses tonuyla cevap verdim.

- Davranışlarımda beni neyin yönettiği beni ilgilendirir.

- Çok iyi. Demek, biz, bugün buraya ne diye geldiğin sorusuna tekrar dönebiliriz.

- ??? Yok, ben yine anlamıyorum, benimle böyle konuşmaya sana kim izin verdi...

- Seninle nazik olmamı mı isityorsun? Eğer herşeyden önce seni nezaket ilgilendiriyorsa, ben, en iyisi, gideyim... – o, kalktı ve gitmeye hazırlandı.

Onu yeninden yakaladım.

- Peki, peki... Bu, bana ne oluyor, ben kendim de bilmiyorum. Nezaketten kendimin de midem bulanır, fakat senin sözlerin beni, nedense, büsbütün inadekuat bir halin içine sürüklüyor, halbuki, onları nasıl söylediğinde, ben, ne saldırganlığı, ne de, hatta, kabalığı hissetmiyorum ve, gene de, bir mekanizma işlemeye başlıyor sanki – eğer kaba bir söz işitiyorsam, ona, herşeye rağmen, bir kabalığa olarak tepki veriyorum.

- Herhalde, sende şöyle bir tecrübe yok,...

- ...kaba sözler, güleryüzle söylenerek, sempatiyi ifade etmenin bir parçası, bir nevi oyun olduğu zaman mı?

- Evet.

- Şaşırtıcıdır, ama böyle bir tecrübe bende var, ve bazen “kaba” sözleri en tatlı cinsel oyunlarda kullanmak hoşuma gider. Herhalde, mesele, sözlerin asıl ne gibi olduğundan değil, oyunun kendisi önemlidir, ve, kaba sözlerin tutku ve sevgi bağlamında kullanılması, onlara yeni bir anlam, zıt bir mana veriyor. Onun için, bütün bunları ben anlıyorum... ve gene de mekanizma sanki irademin dışında işlemeye başlıyor.

Bu itiraftan sonra kendimi büsbütün savunmasız hissettim. Sanki o, sokağın ortasında soyunmaya beni zorlamış gibi, ve şimdi herkes benimle alay edebilir.

- Böyle, daha, tanımadık insanlarla şahsi konular üzerinde konuşmak olmaz diye bir mefhumun sende mevcut olduğu için oluyor. Ve, senin yüksek ahlakına orgazmlar hakkındaki soru ile dokunduğum için. Sen, muhakkak, tanıdık bir insanla birçok konular üzerinde, bu arada seks hakkında da, konuşmak mümkün olduğunu, yakın tanıdığın biriyle ise her konuda konuşmak mümkün olduğunu düşünüyorsundur. Fakat, kimi iyi tanıdığını ve kimin sana yakın olduğunu sen nasıl belirliyorsun?

- Eğer insanı oldukça uzun zaman tanıyorsam...

- Stop! Oldukça uzun zaman – bu, ne kadar?

- Bu... Bu... – gerçekten de, ne kadar, acaba?

- Bu kadar basit sorular üzerinde hiçbir zaman düşünmemiş bir insanı görmek hoştur :)

Bana dokunmak istiyordu, açıkçası, fakat bu kez de bunda hiçbir kincilik, hiçbir kindar sevinç bulamadım.

- Sanırım, bir insanı iyi tanıyıp tanımadığımı ben şöyle belireyebilirim. Eğer o, kendini bir şekilde artık göstermiş, zor bir durumda şu ya da bu şekilde hareket etmişse, o zaman onu iyi tanıdığımı söyleyebilirim.

- Öyle mi? Ya eğer o, bunu, ancak başkalara bir şeyler göstermek için yapmışsa? Eğer onun yaptığı, korkularının, kaygılarının, mefhumlarının karmaşık kompleksiyle motivelendirilmişse? Yoksa senin için motivasyonun bir önemi yok mu? Veya, sen, “sadelik için” bunları düşünmemeye mi tercih ediyorsun? Benim için, mesela, tersine – insanın neler yaptığı, birinci derecede bir önem taşımaz, onun motivasyonu önem taşır, ve, eğer biri, benim gözümde güçlü ve dost olarak görünmek, kendinden hoşnutluğu yaşamak istediği için bana yardım etmişse, bu, benim hoşuma gitmez, ve, eğer biri, bana yardım etmedi, ve, bunun yanısıra, saf bir sempatiden dolayı hareket ettiyse, bu, benim hoşuma gider.

- Bunun, herhalde, hissetmek mümkün...

- İşte! Hissetmek! Ve, senin bir şeyler hissetmen için, insan, muhakkak olağanüstü bir şeyler mi yapmalı? Ve, onu, muhakkak bir ay ya da bir yıl boyunca tanımak mı lâzım? Bu, çok tuhaf geliyor – sen, birinin, senin gözünde bir değer taşıyan bir davranışı yaptığı zaman, bunu, bu insanın iyi ya da kötü biri olduğunu “hissetmeye” kabul edildiği zamanlarda, işte o zamanlarda hissetmeye başlıyorsun.

- Sahiden de, tuhaf...

- Fakat, burada da kendine yalan söylediğini ve, iyi tanıdık biri olarak, sadece uzun zaman – bir sene, birkaç yıl – tanıdığın birini saydığını düşünüyorum. Biriyle uzun zaman temas etmen, bu, çoğu zaman, sadece şartların mekanik olarak bir araya gelmesidir – sen, onunla aynı okula gidiyorsun, veya birlikte çalışıyorsun, veya onunla aynı apartmanda oturuyorsun... Ve, işte böyle bir insana sen kendi hayatını anlatabilirsin, sadece, onu gördüğün zaman, sende “ben onu çoktan tanıyorum, o benim iyi tanıdığımdır” mekanizmasının çalışmaya başladığı için. Fakat, gerçekte bu insan hakkında sen, büyük bir ihtimalle, hiçbir şey bilmiyorsun, öyle değil mi? Sen, ancak, onun davranışlarına cevaben senin kafanda mekanik olarak doğan şeyleri biliyorsun. Sen, ne onu yöneten şeyleri, ne de, bir şeyler yaptığı zaman, neler yaşadığını görmüyorsun, sende, sadece senin küt fikirlerin vardır ve onlar sana diyorlar – “eğer o, şöyle yapıyorsa, demek, o, şöyle ve şöyle biri...”

- Neden öyle oluyor???

- Neden öyle olduğu ne farkeder. Bunun hiç de önemi yoktur. Önemli olan başka bir şey – bunula ne yapmalı, bunu nasıl değiştirmeli... Haydi, yürüyelim biraz.

Beni elimden tuttu, ve hafif iğneleyen bir ısının elastik dalgası beni içimden yaladı. Onun, güneşle ısıtılmış gibi, ılık ve kuru avucunu sıktım ve, birkaç defa bütün göğsümle soluk alarak, cesaretle ileriye doğru yürüdüm.

 



<< Geri İleri >>