« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 25


Parlak, parlak, daha parlak – ışık, gözlerimi kamaştırmaya başlıyor. O, kirpiklerin dantelasında dağılıyor, - hafif bir sallayış, ve parlayan okyanusun içinden oda görünmeye başlıyor, gene biraz aşağıya – ışığın sonsuz enginlikleri, motiflere benzeyen ve muazzam bir hızla değişen hareteketli örgüler... Şimdi sabah mı, yoksa artık gün mü başlamış? Uyumak artık istemiyorum, kendimi öylesine dinç ve toparlı hissediyorum ki, fakat bunun yanısıra hiç hareket etmek istemiyorum. Hareketsiz durmak ve ince altın sarısı bir iplik halinde ışığın enginliklerine dalıvermek... O kadar sessiz ki, şuna bak...

Battaniyenin altından çıkıyorum, odada ne soğuk, ne de sıcak, zeminde yalınayak yürümek hoştur. Pencereden bakıyorum – iki alçak kaya, deniz maviliğine benzeyen derin bir gökyüzü, küçük bir yol... Bunda fantastik, olağanüstü hiçbir şey yoktur, ama ben, başka bir boyuta geçmiş gibi, hareketsiz duruyorum. Öyle geliyor ki... yok, ben bundan eminim, buranın BENİM yerim olduğundan, benden başka orada hiçbir zaman hiçkimsenin bulunmadığından eminim. Çıkıp, sanki düşlerimden yaratılmış gibi olan göle daha yakın varmak istiyor muyum, bunu bilmiyorum bile. Kendi duygularımda hiçbir şeyi anlamıyorum, onunla konuşmak istiyorum...

Ben, kapanmaya çalışarak, irkildim ve bütün vücudumla ezilip büzüldüm.

- Nasıl girdiğini işitmedim.

O, beni duymamış gibiydi.

- Ne oldu sana? Kramp mı girdi?

- E-e, aslında ben...

- İyi bir başlangıç :)

Evet, sahiden iyi bir başlangıç... Ellerimi çekiyor, açılıyor, başımı kaldırıyorum.

- Beğendin mi? – uyanıyor oynak dişi...

- Beğendim, - yerinde durmaya devam ediyor.

Bir şey olmamış gibi odadan geçmeye çalışıyorum. Vücudum henüz biraz donuk, ince bir demir kafesin içinde sıkışık gibi. Hareketler biraz yapay çıkıyor, fakat bu engelleri aşmak hoşuma gidiyor, - hürriyet kokusunu artık duyuyorum, kendimi ona ayarlıyorum, onu, bir dalgayı gibi, yakalıyorum, ve bedenim hafifleşiyor ve istediği gibi yaşamaya başlıyor... O, hafif gülümseyerek, beni izliyor. Çok yakın yaklaşarak, beni bir anda sıcak dalga halinde kaplayan gözlerinin içine bakıyorum... Onun bakışına dayanamıyorum, ve o bunu biliyor.

- Geceleyin bütün hayaletleri korkuttun :) – hafif değinerek, elini omuzumda gezdirdi, ve omuzum, bir kovan gibi, uğuldamaya başladı.

- Beni gözetledin mi?

- Buna gerek yoktu, - o kadar gürültü çıkrıyordun ki, ne yapıyordun burada?

- Karanlık korkusuyla mücadele ediyordum.

- Başardın mı?

- Pek değil...

- Korkuları aşmada, diğer herşeyde olduğu gibi, antrenman gerekir.

- Senin elinden sonra omuzum uğulduyor...

- Bu, nispeten basit bir mesele. Burada en zor olanı – stuporun üstünden geçmek ve korkuya karşı gitmek, sonra ise herşey kendiliğinden olur... Bu efekti, kendi karşı konumlarında, muhakkak, farketmişsindir?

- Evet, öyle.

- Bu alanda deneyler için henüz büyük bir açıklık var sende. Zira şu ana kadar ancak adaletli saydığın şeyleri yapıyordun, değil mi?

- Evet.

- Şimdi ise, beğenmediğin tanımadık bir kişiye sokakta yaklaşarak, onu beğenmediğini, onun yüzünün sana aptalca geldiğini söylediğini kendine tasavvur et, ve bunlar yanında sen neler hissediyorsun?

- Bu, hakiki bir zorbalık, yahu!

- Zorbalık ne demek?

- Bu, diğer insanlara problem oluşturarak, eğleniyorum demek.

- Ne kadar da aptalsın ama! ...Giyin ve büyük odaya gel, konuşuruz.

Şuna bak! Bu kez, bana aptal dediği için hiç kırgınlık meydana gelmedi. Galiba, aptal olduğuma artık alışmışım ve bunu bir yargı olarak algılamıyorum. Ama, onun ses tonu bu kadar dostça olmasaydı, herhalde, gene darılırdım.

Odaya girer girmez, hemen, benim yerimin nerede olduğunu sanki bütün derimle hissettim gibi. Ve gerçekten de, yastıklar arasında oturur oturmaz, hemen kendimi emin ve toparlı hissettim. Alnımın ortasında, uzak bir vızıltıya, hafif bir basınca benzeyen hafif bir titreşim başladı, sanki bir güç içten hafif basıyor gibi. Duygularım keskinleşti. Güneşin ısıttığı çam ormanı kokusu geldi. Kuş seslerinin duyulmaması tuhaf, - burası o kadar sessiz ki, böyle, ancak dağlık yerlerde olur. Öyle has bir sessizlik ki, bir köprü gibi, insanî olan herşeyi sessiz tabiatın enginliği ile birleştiriyor.

- Demek, davranışlarınla insanlarda negatif duygulara neden olduğunu düşünüyorsun?

- Evet, tabii.

- Ses tonun inandırıcı :)

- Sen başka türlü mü düşünüyorsun?

- Evet, ve sadece düşünüyorum değil, biliyorum, her insanın neler yaşayacağını kendisinin seçtiğini biliyorum.

- Seçiyor mu?! Seçmesini bilen, seçimin var olduğunu bilen ancak o kişi seçebilir, sıradan bir insanda ise seçim yoktur.

- Bu da neden?

- Çünkü herkeste aynı durumlarda yaklaşık aynı negatif duygular meydana geliyor ve herkes bunun zaten öyle olması gerektiğini bilir. Seçimin olması için, insan, başka türlü mümkün olabileceğini bilmeli.

- Sen yalan söylüyorsun. Söylediklerine rağmen, gerçekte sen aynı durumlarda aynı tepkilerin herkeste meydana gelmediğini çok iyi biliyorsun. Biri, ona karşı antipati duyduğunu beyan ettiğinden dolayı senden nefret etmeye başlar, biri, tersine, kendine acımaya başlar, bir başkası hiç aldırmaz, başka biri de psişik açıdan dayanıklılığını artırma imkanına sevinir. Ve, nihayet, en nadir olay da – biri, senin sıradışı, fakat samimi, davranışına hayret edebilir, seninle daha yakın tanışmaya deneyebilir, gelecekte de senden bir şeyler öğrenmeye çalışabilir! Zira, şunu istisna etmemeli ki, ilk başta sana çirkin gibi gelen bir insan, eğer cevaben düşmanlığı değil de, sempatiyi ve ilgiyi gösterirse, bari az bir derecede senin de ilgini çekebilir. Herşey, insanın kendisine bağlıdır.

- Evet, gerçekten de yalan söyledim... Bu nasıl oldu, bilmiyorum.

- Çok basit. Yaşadıklarının sorumluluğunu insanın kendisinin taşıdığı olgusunu kabul edersek, şimdi, herşeyi ya da hemen hemen herşeyi yapmanın mümkün olduğu çıkıyor – zira sen böyle düşündün, değil mi?

- Özellikle böyle.

- Ve bu fikir, sende, kör eden bir öfke uyandırdı, ve sen, senin için bile aşikâr olan bir saçmalığı söyledin, çünkü duygu, birinci plana çıktı. Bunları söylediğin zaman, aklın uyuyordu, sen, çok haklı gibi görünen negatif duyguyu göstermeye mani olan herşeyi devre dışı bıraktın.

- Öyledir, herhalde... herşey işte öyle idi! – karamsarlığımın detaylı analizi beni o kadar büyüledi ki, konuşulanların benim hakkımda olduğunu unutarak, endişeliliğin içine düşmedim. – Biliyor musun, bu fikri, benim karamsarlıklarımın ben olmadığım fikri, çok beğendim. Eğer bunu büsbütün net bir şekilde anlamak olursa, o zaman onları aynen senin kadar dikkatli ve kesin bir şekilde bulup incelemeyi öğrenebilirim.

- Evet, bu yapıcı bir tutumdur. Şahsiyetinin, bakım gerektiren bir bostan olduğunu kendine tasavvur et. Yaban bir ot ortaya çıktı mı – onu koparıp, herşeyin temiz olup olmadığını kontrol ediyorsun. Bakmaya, yaban otları aramaya, onların yerinde meydana gelen yeni çekici algıları incelemeye devam ediyorsun.

- Bende, şimdi, ikiye bölünmüşüm gibi bir his var, ve, biliyor musun, bu, bir fantezi gibi algılanmıyor... Bu, öyle sevinçli ki – kendini işte böyle algılamak! Şu anda hiçbir şeyi gizlemek, hiçbir şeyi süslemek istemiyorum, zira bütün bunlar – ben değil!

- Ne kadar çok duyguyu şu anda yaşarsan, seni bu kadar sevindiren anlayışı o kadar çabuk kaybedersin, - aynı düzgün ses tonuyla kaydetti o.

Ben, bundan sonra nasıl davranmayı bilmeyerek, birden durakladım ve sustum.

- Anlayış – bu, duygular, bu arada olumlu duygular ile de, kötü bağdaşır bir şeydir. Ya duygular, ya anlayış. Anlayış – bu, derin tektonik prosesler gibi, hayatını başka bir tarafa çevirebilen bir şeydir, anlayış etrafında otomatik olarak meydana gelen memnunluk duyguları ise – bunlar sabun kabarcıklarıdır, hatta değil – bunlar sülüklerdir! Onun için, anlayış ile yapabileceğin en kötü şey – sülüklerin ona yapışmasına izin vermektir. Fakat, onun için neyin daha çekici olduğunu, tabii ki, herkes kendisi seçer. Birilerin, işte, negatif duyguları yaşamak hoşuna gidiyor...

- Bu olamaz!

- Tabii ki, bu olamaz! – o, güldü, kalktı, pencereye yaklaştı. – Benim söylediklerimden hiçbir şey olamaz, çünkü hiçkimse bunu görmek istemiyor, hiçkimse gözlemlemek, düşünmek, sonuç çıkarmak istemiyor. İnsanların hemen hemen hepsinin ıztırap çekmekten hoşlandıkları sana saçma mı geliyor? Bu, ancak, negatif duygularla çalışmada bir adım bile atmamış biri için saçma gelir, fakat, bu pratikle en azından iki ay uğraşan herkes için bu, tartışma götürmez bir gerçektir. Onun için senin de bunu görmek imkanın vardır. Düşün – insanlar, neler yaşamayı kendileri seçiyor ve, ıztırapları, onları yaşamak hoşlarına gittiği için, kendileri seçiyorlar. Bu gözlemi sadece aklında tut, benimle hemfikir olmaya seni zorlamıyorum. Bunu, tecrübe sonucunda kendi anlayışın oluştuktan sonra, ancak o zaman deneyebilirsin.

- Fakat, onlar nasıl seçiyor?

- Nasıl... İnsanlar, negatif duyguların onlarda her zaman oluştuğuna boyun eğmek yerine, buna karşı isyan edebilir, kendi karamsarlıklarına savaş ilan edebilir, başka bir şeye – sempatiye, sevince, yardım etmek arzusuna, yönelime doğru gitmeye başlayabilirlerdi.

- Ya eğer sempati ve sevincin ne olduğunu bilmiyorlarsa?

- Birincisi, böyle insanlar yoktur – herkes, sempatiyi de, sevinci de, sevgiyi de şu ya da bu derecede yaşamıştı, eskiden ya da yakın zamanda. Çocukluk yılları – böyle algıların bitmez tükenmez kaynağıdır. Ve, bunun yanısıra, bu, negatif duyguları daha az zehirleyici yapmıyor. İnsanlar, her zaman, aralıksız tezahür eden bu musallat psişik hastalık ile hasta olmaya boyun eğdiler. Senin bir yerinin aralıksız ağrıdığını düşün... Negatif duygular – insanların boyun eğdikleri aynı ağrıdır. Bu, hakiki bir çılgınlık, hakik ıztıraptır. Öfke yaşadığın zaman, aniden nasıl çılgınlaştığını, asabileştiğini hatırla.

Negatif duygular – psişik hastalıktır! Gerçekten de, - ben de onlara boyun eğdim, ben de onların benim ayrılmaz bir parçam olduklarına, insanın tabii tezahürleri olduklarına alıştım... Ve, onlardan kurtulmayı kendim istediğim zaman bile, ben bunu, onlara karşı tek mümkün davranış tarzı olarak değil, bir tuhaflık, kendi kaprisim olarak algılıyorum. Şuna bak! Onlarla ne kadar kaynaşmışım, şimdi ise, bunun, belsoğukluğu ya da menenjit kadar daha az ciddi bir hastalık olmadığını çok net görüyorum. Sadece, bu hastalık ile barınmaya insanlar alışmışlar, onlar, şu anda mevcut o çarpık toplulukta kendi fonksiyonlarını yerine getirebiliyorlar... belki de, o, negatif duygulara “uyduğu”, onların altında “eğildiği” için mi bu kadar çarpık? Enteresandır, ne vardı ilk başta – ahlak mı, yoksa negatif duygular mı?

- Seçim, herkeste var. İnsan, ıztıraplarını kendisi yaratır ve sürdürür. Mesela, kıskançlılığı yaşamaya bırakmayı herhangi birine teklif et – insana hiçbir şey yapmaya gerek olmayacak, parmaklarını şaklatır sadece, ve kıskançlık bundan böyle hiçbir zaman olmayacak. Sevinçle kabul edeceğini mi düşünüyorsun? :) Yüzünden, işte böyle düşündüğünü görüyorum.

- Evet, yaklaşık öyle.

- Sen dene... hiç öyle değil. İnsan, yüzünü çevirir ve, böyle bir mutluluğa ihtiyacı olmadığını, bir odun parçası gibi tamamen duygusuz olmak istemediğini söyler. İnsanlar, kıskanmayı, imrenmeyi, kızmayı ve saireyi ve saireyi bırakırlarsa, duygusuz birer odun parçalarına benzemeye başlayacaklarını sanırlar! Düşünüyor musun – kendi ıztıraplarına, bütün aydın duygulara tezahür etmelerine engel olan tüm bu küfe yapışmak için, nasıl bir çürümüşlük derecesine ulaşmak lâzım?

- Ben bunu muhakkak denerim. İnsanlara muhakkak sorular sorarım.

- Bir şeyler meydana geliyor ve her insan, hemen bunu negatif ya da pozitif bir olay olarak yorumluyor. O kendisi, bu yorumu, meydana gelen şey ile ilgili olan bütün fikirleri, destekler, oysa, negatif haller ile değil de, aydın algılar ile rezonans eden başka fikirleri destekleyebilirdi. Fakat, kötü olan şu ki, hem fikirlerin kendilerini, hem de onlarla beraber meydana gelen negatif duyguları insan, haklı, duruma uygun, ona ait olmayan, dışarıdan gelen şeyler olarak sayar. Birçok kişi, kendini negatif hallerin kurbanı olarak görür, onların sebebi olarak görmez – işin güç yanı buradadır işte. Fakat kurban olmak onların hoşuna gider, çünkü böyle daha basit, böyle gayret sarfetmeye gerek yok, mücadele etmeye gerek yoktur, - akım doğrultusunda yüzerek, kendinden geçmeyi aramak mümkün. Zira, eğer insan, kendi ıztıraplarını kendisinin yarattığını ve desteklediğini kendine itiraf ederse, o, bundan sonra nasıl yaşayabilir ki? Ona, ya kendini asmak, ya da “kendine karşı” mücadele etmeye başlamak kalır. Ve burada gene – insan kurban olmayı SEÇİYOR, çünkü bu elverişli ve alışılmıştır.

Ben, onu dinliyordum, takdir ile başımı sallıyordum, kendi başlarına problem arayan, sonra da bundan herkesi ve herşeyi suçlayan insanlar hakkında kınama ile düşünüyordum, fakat, bütün bunların benimle de ilgili olduklarını, nedense, hemen anlayamadım. Zira, ben de, negatif duyguları yaşadığıma göre, onların kurbanı olmayı seçiyorum, ve bu gerçeği ben direkt şimdi büyük bir kaygıyla bodrum katının en uzak köşesine sokarak, üzerini pozitif duygularla örtmeye çalışıyorum. Bunun benimle de ilgili olmasını o kadar istemiyorum ki... Bütün dünya, ucubelerden ve ruhsal iktidarsızlardan oluşur, ama ben başkayım, - burada noktayı koyarak, kayalara doğru gidip gezmek arzusu var.

- Ben, suçsuz insanlara yaklaşarak, onları negatif duygular yaşamaları için kışkırtmak niye olduğunu bir türlü anlayamadım?

- Birincisi, bu, korkuları aşmak için senden ciddi gayretler gerektireceği için. Bir iş, kendini haklı, yerleşik alışkanlıkların gücü ile korunmuş hissetmek ve bambaşka bir iş – istediğin gibi davranmak, haklı olup olmadığını bilmediğin zaman, kanunlar, genel olarak kabul edilmiş ahlak ve saire şeklindeki hiçbir dayanak olmadığı zaman, - savunmak mümkün hiçbir şey olmadığı zaman.

- Evet, bunu anladım. Doğrudan bir muhalefette korkularla mücadele. Daha ikincisi de mi var?

- İkincisi de vardır. Senin gerekçen, çeşitli aydın arzular olabilir – kendi sosyal korkularını halletmek arzusu değil sadece. Mesela – sempatiyi ifade etmek arzusu.

- ? Ne? İnsanın bana sempatik gelmediğini söyleyerek, sempatiyi ifade etmek mi? :)) Yapma ya! :)

- Evet, düşünebiliyor musun!

Gülüşümün ona asla dokunmadığını gözlemlemek enteresandır, onun yüz ifadesi, asık ya da dargın olmadı, bakışı benden uzaklaşmadı ve gülüşü de öyle samimi ki – gene de bu, o kadar olağandışı, o kadar harika ki... zevkle benimle beraber güldüğnü gördüğümden, içimde keskin bir sevgi fışkırması patladı, ve, sadece benimle beraber değil, fakat daha bana, benim ahmaklığıma da güldüğünden özellikle sevinçli oluyor ve bu, bende bir yabancılaşmaya neden olmuyor ve ben, onun da bunu görüp anladığını anlıyorum... o anda çok net olarak anladım ki, eğer yabancılaşmaların, gerginliklerin, endişelerin betonarme duvarları olmasaydı, aydın heyecanların saysısz renk tonlarını kendi yüzleriyle yansıtan bu sınırsız açıklığı her zaman yaşamak mümkün olurdu...

- Ben, antipatiyi sürdürmek arzusuna uyarak, insanları kınadığını ifade etmeni sana teklif etmiyorum ki. Şunu tasavur et ki, insanların bütün kalabalığı içinde bir kişi bulunabilir ve ona karşı senin sempatin özellikle şu şekilde tezahür eder – ona yaklaşarak, onu beğenmediğini, onda müzminleşmiş bir aptallığı ve kendine acımanın donmuş sütlacını gördüğünü söylemek arzusu şeklinde. Ve o zaman o insan için bu, kullanabileceği ya da bir yana atabileceği bir şans olur.

Ben sohbetten biraz yorulmuştum ve, bunu açıkça ona söylemekten korktuğum için, belirsiz bir memnuniyetsizlik uyandı. Nasıl davranmayı, bu durumda nasıl hareket etmeyi düşünerek, bu kör halin içinde bir zaman daha oturuyorum, - yorulduğumu söylersem, bana karşı ilgisini kaybeder, yoksa, konuşmaktan gerçek sevinci artık yaşamayarak, sohbete devam mı edeyim? Karnımda öyle bir his ki, sanki bir şey ısrarla kendine yol açarak, dışarı çıkmak istiyor, fakat musallat endişeler onun kafasına vuruyor, ve o, dayak yemiş bir köpek gibi, bir zaman için geri çekiliyor, fakat sonra gene yolunu yoklayarak, göğsüme kadar geliyor. Mümkün olduğu kadar, bütün korkuları kesiyorum, ve bu his için kendimi açıyorum. O, büyük bir hızla güç kazanıyor, bütün kabukları bir yana iterek, çınlayan taze bir fıskiye halinde yüreğimde patlıyor. Samimiyet! Şu anda neyi gerçekten istediğimi, nasıl bir yalanı kendimde desteklediğimi, benim aslında nasıl bir şey olduğumu anlamak için işte hakiki bir ölçüt.

- Ben biraz dolaşmak istiyorum... Anlattıkların çok enteresan, ama...

- Stop! – soğuk ve dik bir bakış, sert bir ses tonu.

Silkindim, ve gene endişe üzerime çöktü, - işte, bir şeyleri yanlış yaptım.

- İlgini bana göstermek için, bunları söylemek gerektiğini mi düşünüyorsun? İlgi görünüşü oluşturmak mümkün olduğunu mu düşünüyorsun? Mümkündür, tabii ki, fakat senin gibi aptallar için. Beni ise, senin bütün nazik sözlerin ilgilendirmez, onlar, gerçekte, ancak tek bir şey için tahsis edilir: bu şekilde sen, negatif duyguları gidermekten uzaklaşarak, onları bulanık bir memnunluk kılığına sokuyorsun.

- Kahretsin!!!

Daha fazla hava toplayarak, korkak bir hiçin derisinden çıkıyorum, ve emin ve sesli söylüyorum:

- Ben gidip biraz gezmek istiyorum!

- İşte bu başka, - az önce sert ve soğuk değilmiş gibi, güldü.

Herşey çabuk değişiyor... ben, hatta, bazen ona darılmaya bile yetişemiyorum. Dargınlık, şimdi başlayacak gibidir, ve derken o başka biri oluyor, ve ben, az önce şikayetimi dile getirmeye, adaletsizlikle ve negatif tutumla suçlamaya hazırlandığımı büsbütün unutuyorum, ve beni ilgi zaptediyor. İlgi fışkırması, ona karşı, kâh coşkuya, kâh cinsel heyecana yakın bir sempatiyi doğuruyor. Eski zamanlarda günlerim düzenli geçerdi, ve uyanıştan uykuya dalışa kadar eşit zaman dilimi gerçerdi, ve ruh halim de gün boyunca yaklaşık aynı idi, değiştiği zaman da, günde bir... belki iki, üç kere değişirdi. Şimdi ise, bilinmeyen bir şey oluyor. Zira, yakında uyandım gibi, fakat öyle geliyor ki, sanki artık yarım gün geçmiş gibi... Ruh halim, neredeyse her dakika değişiyor, - duygular, fikirler, duyular, keşifler havai fişeği.

Taşlı patika, sonbahar dağ çiçekleri arasında müthiş kıvrılarak, beni gölün yanına getiriyor. Bu yerde bulunduğuma bir türlü inanamıyorum. O, hâlâ daha reel olmuyor, buranın başka bir realite olduğu hissi bir türlü bırakmıyor, yoksa ben kendim mi değiştim? Bu, ne kadar zor... “Realite” ve “ben kendim”, “realite” ve “ben kendim”... Eğer ben kendim yoksam, “realite” olabilir mi? Bunu düşünmüştüm artık, fakat şimdi gene hiçbir anlayış yok. Bunun hakkında mutlaka konuşurum... Kiminle? Onun adını bile hâlâ bilmiyorum!

Göl, öyle... hafif mi desem, o, sanki havada süzülüyor, dipte yatmıyor, sadece ona hafifçe değiniyor gibi. Ben, onun suyunun nasıl olduğunu kesin biliyorum, - soğuk, fakat yakıcı değil. Ben, çok iyi yüzerim, fakat yaban yerlerde yüzmekten genelde korkarım – derinlikten ve dipten korkarım. Nereden geliyor bu korku? Yılların perdesi içinden bulanık bir hatıra çıkıyor, şimdilik bu sadece bir histir, korkunç ve bilinmeyen dibin imajı ile birleşmiş belli belirsiz bir korkudur sadece... Akarabalar... Büyükannem, büyükbabam, annem, babam, daha bir takım insanlar, - herkes bir şeyler söylüyor, koşuşuyor, benim için bu, sıfatsız bir gürültü, asla entersan olmayan bir fondur. Onlar, zemberekli kuklalara benzerler, - hepsi aynı, bir hamurdan yapılmış gibi... Göl... Göl... Göl! Evet, kesin, biz gölün sahilindeyiz! Ben, elbisemi çıkarmadan, suya doğru koşuyorum, öylece, hızla koşarak, suya girmek istiyorum, bu, öyle sevinçli ve sürükleyici bir arzu ki! ...Sahil, çamurlu ve dik çıktı, fakat ben, ancak ayaklarım suya kaydığı zaman, bunu anladım, onun içine hemen hemen belime kadar girmiştim ve o arada annem, beni yakalayarak, sımsıkı kendine bastırdı... Düşerken, ben bir vakum içindeydim sanki, hiçbir şey yoktu – ne korku, ne sevinç, nasıl bir tepki vermeyi bilmiyordum, korkunun ne olduğunu henüz bilmiyordum. Kahretsin – böylesini hatırlar mı insan, fakat, gerçekten, o güne kadar korkunun ne olduğunu bilmiyordum! Ve, annem, sımsıkı tutarak, beni kendisine bastırdığı zaman, yeni bir şey içime sızdı, - beton gibi, koyu gri renginde, herşeyi kaplayan, her yeri donduran bir şey bedenimi yavaş yavaş doldurdu...

Korku ile birlikte elbisemi üzerimden atarak, hızla suyun içine giriyorum ve bir yunus balığı gibi derine dalıyorum. Kendini, büsbütün vahşi, hür, korkusuz hissetmek ne kadar harika! Bu, benim dünyam – ormanlar, kayalar, gece patikaları, ay ışığı altındaki orman alanları, ateşli guruplar, orman gölleri... Bir yıldız gibi suyun üzerinde açıldım, sonra da yine bir denizkızı gibi dalıyorum. Su şıpırtıları, ince bir yankı ile etekleri bodur çam ağaçlarıyla kaplı kayalara doğru yayılıyor. Doyasıya oynayıp yüzdükten sonra, sahile çıkıyor ve büyük, güneş altında sıcak bir taşa yatıyorum. Sessizlik.

Eve döndüğüm zaman, o, ne odada, ne de mutfakta yoktu, diğer kapılar eskisi gibi kapalıydı, ve, onları açmaktan çekinirdim, fakat, onların arkasında nelerin olduğunu görmek enteresandı, tabii ki. Mutfaktan, lezzetli yemek kokusu gelirdi, ve orada, sıcak gözleme, muz ve hindistan cevizi reçelini ve çay buldum. Demek, az önce buradaydı! Onun varlığı hoşuma gidiyor. Benim çelişkili ve çok hızlı değişen algılarımda, keskin bir cinsel arzuyu uyandıran hakiki bir aşıklık hep daha sık parlayıverirdi. İşte, gene, bana girdiğini tasavvur ettim ve hemen herşey çarpmaya, atmaya başladı, ıslak oldu... Aman Tanrım, neler söylüyorum ben... nereden geliyor bu antika kelimeler... giriyor... dolduruyor... ıslandı... peki, nasıl söyleyeyim ki? Sokuyor? Biniyor? Şişti? Duygularımı ifade edebilecek kelimeleri spazmodik olarak bulmaya çalışırken, zaptolunmaz bir şekilde gülme tutmaya başladı. Rus dili zengindir, demek... bu, henüz dil de değil, yahu, öylesine, bir embriyon sadece...

O, onu istediğimi biliyor mu, acaba? Ondan hiçbir şeyi gizleyemezsin, fakat şimdi hiçbir şeyi gizlemek de istemiyorum artık... Soyunarak, evin içinde çıplak dolaşmak istiyorum. Benim hakkımda neler düşünür? ...Kahretsin, gene bu süprüntü benden çıkmaya başladı. Ben. Çıplak. Dolaşmak. İstiyorum. Bu, soyunarak, istediğim şeyi nihayet yapabildiğimden zevk almak için yeterlidir.

Evde bu her zaman büyük bir problemdi. Ben, her türlü ev giysilerinden, özellikle pijamalardan, gömleklerden ve geceliklerden nefret ederim... Çocukluğum boyunca bunları giymeye beni zorluyorlardı ve her defasında, bu kefenleri giydikten sonra başka bir insan oluyorum hissi vardı. Az önce enerji dolu bir kız idim, şimdi ise salak bir emekli karıya dönüştüm... Fakat, evde yaşadığım son gününe kadar çıplak uyumama bile izin vermiyorlardı, böyle bir halde evin içinde dolaşmayı artık söylemiyorum. “Her an baban girebilir, o erkek ya... Mayya, kız pijama giyerek uyumalıdır, yoksa kadınlık organlarını üşütebilirsin, hem hijyenik de değil bu...”. Tek başıma yaşamaya başladığım zaman, ilk iş olarak, annemin özenle valizime koyduğu bütün pijamaları ve terlikleri attım. Valiz – işte korkunç bir olay daha :) Büsbütün insani bir şeydir, - aile, veliler, çocuklar, yazlık ev, iş, terlikler, yemek takımları, doğum günleri, tatiller, emeklilik... – kolay oluşturulan tasvir sırası. Hiçbir zaman, hiçbir zaman, HİÇBİR ZAMAN bu, benim hayatımın tasviri olmamalıdır. Bu, ölümden beter, bu, yavaş bir çürüme, kokuşma, pis bir kokudur... Valizin de canı cehenneme.

- Günün birinde, uyanarak, en sıradan bir insan olduğunu ve, iyi bir koca ve şirin çocuklar ile sıcak bir aile yuvasından başka, hiçbir şeye artık gerek olmadığını bulabilirsin.

O, gene sanki yerin dibinden gibi ortaya çıktı ve neyi düşündüğümü gene çok iyi biliyordu.

- Hayır! Benimle böyle şeyler olamaz. Bu imkansız.

- Neden bu kadar eminsin?

- Çünkü bütün bunlardan midem bulanır. Gebermek daha iyi.

- Gebermek, belki, daha iyi olabilir, fakat bunların olmaması için sen neler yaptın?

- Böyle bir şeyin mümkün olduğunu sahiden düşünüyor musun?

- Ve bundan fazlasını bile, - ben, büyük bir ihtimalle, zaten öyle olacağını düşünüyorum. Çünkü ıztırapların içinden kurtulmak şansı, kimde olursa olsun, çok azdır. Sen, herhalde, bunun basit olduğunu, istemek yeterli olduğunu düşünüyorsun... Ama hayır, bu öyle değil, bu, tasavvur edebileceğin herşeyden daha zor. En ilk adım – negatif duyguların giderilmesi – bile, senden, maalesef, henüz gücün yetmediği muazzam bir çalışma gerektirir. Sen, herhalde, hür olmak arzusu sende var olduğuna göre, gündelik hayata karşı tiksinti yaşadığına göre, bunun sana bir takım garantiler verdiğini düşünüyorsun. Hayır, Mayya, bu, şansı elde etmek şansıdır sadece. Böyle bir arzunun sende olması nasıl oldu, sen bilmiyorsun, bunun için bir şeyler yaptın mı ki? Yok, bu bir sırdır, onun sende neden var olduğu. Fakat bu sırrın senin anladığın hiçbir kanunu yoktur, her an senin hürriyete olan eğilimin su altında kaybolabilir, ve işte bu kadar. Sen ölürsün, ve, büyük bir ihtimalle, bunu farketmezsin bile. Sen, her insanın yaşadığı gibi, yaşamaya devam edersin, kendi arayışlarını, gençlik yıllarının merakları, sevimli tuhaflıklar olarak hatırlayarak.

Her kelime ile beni hakiki bir dehşet kaplıyordu, onun buz gibi soğuk nefesinden titremeye bile başladım... Güneş altında ızınarak, her türlü saçmasapan şeyler hakkında hayal kuruyor, lezzetli yemekler yiyorum, burada ise böyle şeyler... Böyle sakin, sessiz ölümden daha korkunç ne olabilir ki? Yılanın acısız ısırması gibi, tatsız bir zehir gibi, ve ben, bunun nasıl meydana geldiğini farketmem bile, sadece sabahleyin uyanır... Hayır. Algıların bulanık su birikintisi ortasında bir kazık çakar gibi, bükülmez bir çubuğu yerleştiriyorum bu yerde, - Ben, bu kadar kolay teslim olmam, beni bükmeye dene bakalım.

Ben, bu sessiz ölüme meydan okuyorum. Ondan kaçmayacağım, kaçmaya korku itiyor, korku ise, felç ediyor, hareket etmeye izin vermiyor, uyutuyor, dikkati dağıtıyor. Bu kancıkla yüzyüze karşılaşmak, onun gözlerinin içine bakmak istiyorum, ve özellikle bu şekilde – doğrudan bir karşı koymada, korku ve şiphelerin gölgesi olmadan – onu yenmek istiyorum. O, her yerdedir, her tarafta onun tatlı pis kokusunu hissediyorum. O, mücadele etmediğim her anda beni zehirleyebilir. Bu alçağın seni her adım başı beklediği, durmadan ısırdığı zaman, bedenin ölmesinden korkmak ne kadar da aptalca! Her ısırması, sonuncu olabilir. ...Sonra ise hiçbir şey olmayacak, - ne acı, ne korku, zira ben artık ölmüş olurum...

- Pratikte üstün gayretler dahi, sana hiçbir garanti vermez. Bunu, kendi içine emmeni istiyorum, şu an sana söylediklerimi anlamak için, azami gayret sarfetmeni istiyorum. HİÇBİR ŞEY sana hiçbir garanti vermez. Eğer bir zamanlar hür olursan, bu zindanın içinden kurtulursan, - bu, bir mucize olur, senin düşünmek istediğin gibi, olayların kurallı gelişmesi değil.

- Ama bu nasıl böyle??? – neredeyse yalvarmaya başladım ben, - ya, aydınlanmaya götüren bütün eski pratikler neasıl? Bu, samimiyetle yönelen herkesin ulaşacağı bir yol değil mi, acaba?

- Bu, şansı elde etmek şansıdır ancak.

- Fakat neden öyle?

- Ben nereden bilirim ki? Güneş neden doğar, neden şu anda o yok, neden burada ağaç yetişir, neden kendin olarak adlandırdığın algı, özellikle şu bedende ve şu şartların içinde bulunuyor... Bu soruların cevaplarını bilmiyorum.

- Bilmiyor musun? – ben ise, onun herşeyi bildiğini düşünüyordum...

Çocuk gibi, başını arkaya atarak, güldü.

- Senin akıl hakkında çok yüksek görüşün var. Günün birinde, aklın, oldukça sınırlı imkanlara sahip bir alet (bunun seninle... ve benimle ilgili olduğunu sanmam ama) olduğunu kabul etmek zorunda olursun. Tabiatın, aklın anladığı kanunları yoktur, insani olanın sınırları dığında olup bitenler, ona akıl almaz bir kaos gibi geliyor... Belki, bir gün bunu kendin anlarsın.

 

...Hava kararıyor. Evde ışıklar henüz yanmıyor, ve o bundan biraz korkutucu geliyor, ve aynı zamanda da büyüleyici. Alaca karanlık, koyu bir sis gibi, içeri sızıyor, hava serinleşiyor. Gurubun kırmızı çatlağı, henüz büsbütün sönmedi, iki kaya üstünde ise yıldızlar artık yanmaya başlamıştı. Rüzgar... ağaçların dalları ve yaprakları arasında oynuyor sanki, evin etrafında dönüyor, tasasız ve hür bir mahlûk halinde göğün koyulaşan maviliğine uçup gidiyor. Hürriyeti yakalayarak, onun üzerinde, çok hızlı bir yunus balığı üzerinde gibi, rüzgarın önüne geçerek gitmek o kadar istenir ki!

Şala bürünerek, bir vakit daha ışıksız oturuyorum. Bugün, nedense, korkmuyorum, ev beni koruyor, gözleri kapayarak, kendini karanlığa emanet etmek mümkün. O, hafif ve rahat bir battaniye halinde sarıyor, - nasıl korkabilirim ki? Karanlık odada oturmak ne kadar harika!

Şaşırtıcıdır – canım hiç sıkılmıyor, hiçbir yere koşmak, hiçbir şey yapmak istemiyorum. Hatta, hiçbir şeyi düşünmek bile istemiyorum, öyle bir doluluk ve huzur ki... Bundan önce nasıl yaşadığımı anlamıyorum. Ben, asla yalnız bılunamazdım, her zaman bir kimse ya da, kötü ihtimalde, bir şey lâzımdı. Kitaplar, televizyon, müzik, telefon, fanteziler, çay, şekerleme, komşu kadın, erkeke arkadaş, - can sıkıntısının beni gezdirdiği sıkı tasmanın halkaları. Başka türlü mümkün mü, acaba? Şu an hiçbir şey lâzım değil, öyle bir enginlik, sonsuz seyahat etmek mümkün hayatın öyle bir doluluğu ki.

Uzak müzik sesi... yüksek dağlardan geliyor gibi... rüzgar ile, ay ışığı ile, başka bir dünyanın hefesi ile birlikte... insani olanın öbür tarafında... Gözlerimi açıyorum, o, önümde oturarak, gülümsüyor... Onun adını hâlâ bilmiyorum...

- Tay.

Öylece oturup susuyor. Şu anda hiç de sert değildir, gözleri ışınlı, çocukça. Gür saçları... dokunuşta nasıldır onlar? Kaplanın pençelerine benzeyen esmer kolları, güçlü ve güzel ayak tabanları, pamuk gömleğinin oyuntusunda görünen göğsü, - herşey sarhoş ediyor... O, insana benzemiyor, - zaman bilmeyen güneşli tanrı... Ben, ona dokunmak arzusundan eriyebilirim... O, öylece oturup bana bakıyor. ...Ayak tabanları ne kadar güzel ama!

- Öp onları.

Öpeyim mi? Bu, öyle tabii, öyle aydın geliyor ki, ama gene de... öpeyim mi?... Tanabına yanağımı bastırıyorum, onun öyle kokusu var ki – güneş altındaki yere düşmüş yapraklar gibi. Ona dilimle, dudaklarımla yapışıyorum, onu yalıyorum, okşamalarımdan hafif titreyen parmakları arasına giriyorum, onları hafifçe ısırıyorum, uzvu gibi emiyorum... Başım, çocukken atlıkarıncada gibi dönüyor... Sarhoş olmuş yüzümü onun tabanlarından ayırarak, pantolonu üzerinden gerginlikten çınlayan uzvuna sokuluyorum. Zar zor işitilen bir inilti, onu dudaklarımla yakalamak istiyorum... O, ensemden, saçlarımdan yakalayarak, beni durduruyor, direkt gözlerimin içine bakarak, sıkı tutuyor... Bakışı, parlak ışık fışkırmalarıyla herşeyi içimden süpürüyor, - sayılı dakikalar içinde, kendim olarak saydığım hiçbir şey kalmıyor, ve, buna karşı koymak için hiçbir imkan yok. Artık hiçkimse hiçbir şeye tutunamaz. Şeffaf duvarları olan boş bir kap... Birşey parlayıveriyor, ve bu da kalmıyor... öpücük... İki ateşli helezon, açılan tabiata karşı rakseden atılımda kıvranıyor, coşku, Bunu insan şekli ile bağlayan çok ince ipliklerin hepsini yakıp bitiriyor. Üstün mutluluğun içine düşüş... Nasıl dayanmak mümkün ki?...

- Bana sokul... ben, çok yavaş hareket edeceğim... Orgazm çok yakın olduğu zaman, beni durdur... işte böyle... işte böyle... Kızım :) ... öğren, kendini tutmaya öğren...

Güçlü boynunu sıkıyorum, ayaklarımla sımsıkı sarıyorum... derisi nasıl ama... düşüş, dönüş, uçuş... hiçbir şey anlamıyorum... kâh tasvir edilemez bir şeyin yüzeyine çıkıyor, kâh onda eriyorum, ve her hücre üstün mutluluk ateşinde yanıyor, fikirler, daha doğmadan yanıp gidiyor. Yanma ve serinlik, şehvet ve unutulma... Orgazmın sınırnda kayma – kocaman, çok kuvvetli bir dalganın esnek sırtında... Şefkat kasırgaları, fısıltıyı getiriyor... Tay, seni seviyorum...

- Kızım :) Aferin, benim güzel dişi kaplanım, sende herşey oluyor... işte böyle, uzvuma dayanmayı öğren... Benim altımda boşalırsın, evet, ancak şimdi değil, şimdi dayan. Daha mı? ...Daha istediğini bana söyle... İşte böyle...

Bu, beni nasıl daha harap etmedi?

...Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum, - bu kadar sarsılmaz gibi gelen o, sınırları dışında herşeyin yandığı ince bir perde gibi yırtıldı... Ben artık yokum.

Gülüyorum! Ve gülüş, derenin şırıltısı gibi, serinlikle dokunuyor. Öyle şaşırtıcı ki, - artık hissetmediğimi kolumla hareket edebiliyorum. Göğsümün ortasında mor bir huni halinde dönen, uğuldayan, akan bir su, - önceleri bu yerde beden vardı. Hava, artık boş değil, sanki Tay, onda da var gibi, onun bütün hareketleri, bedenimde ve hatta onun dışında bile, parıldayan bir tutku ve sevinç girdaplarıyla yankılanıyor... Ya göğsümün içinden dökülen, ya da onun içine sarılan bşluğun içine üstün mutluluğun ince şeritleriyle geçiyorum. Bu olamaz, fakat bu oluyor.

- Tay! Tay!

Çırılçıplak, evin içinden koşarak çıkıyorum ve yine onu çağırıyorum. İpek gibi ince bedenim, havayı, yumuşak bir yağı gibi kesiyor, canlı çiy damlalarında bulutların yansıları... Herşey ne kadar canlı!... yağmuru kendi içine emen, dolulukla akan ıslak bir ağaç gibi, yumuşak, samimi bir titreme ile dolmuş. Herşey soluyor, gülümsüyor, sanki bütün dünya aşk yapıyor. Bu sekse ne kadar benzer!

- Tay.

O, gölün kıyısında büyük bir taşın üzerinde oturarak, hafifçe bana gülümsüyor. Koşarak, ona sokuluyorum... Ve, ne onun bedenini, ne de kendimkini hissetmiyorum, - boşlukla çınlayan, gümüş renginde bir top, ve ben, onun nerede, benim de nerede olduğumu bilmiyorum... Gözlerimiz – sadece bir bakıştır, ancak O şey vardır.

 

- Kaç yaşından beri mastürbasyon yapıyorsun?

- Altı.

- Şehvetli dişi :) – beni kendine bastırdı, - o zamandan beri de boşalmaya başladın, öyle mi?

- Evet. Hergün boşalırdım. Bana nelerin olduğunu bilmiyordum, ancak bu, çok yıl boyunca şüphesiz en çekici bir uğraş idi. Her akşam, banyo odasında kapanarak, duşu, klitorisimi okşayacak şekilde yöneltirdim. Korkunç bir şeyi yaptığımı düşünürdüm, ve birilerin bunu öğreneceği fikrinden içim korku dolardı. Orgazmdan sonra her defasında, bundan sonra hiçbir zaman bunu yapmamaya yemin ederdim, fakat sırdaki akşama doğru arzu yine kuvvetlenirdi ve herşey tekrar ve tekrar tekrarlanırdı... Dokuz yaşımdayken, annem, beni odaya çağırdı, kapıyı kapattı ve, gözlerini bana kaldırmadan, bazı çocuklarda onanizm gibi bir hastalğın meydana geldiğini anlatmaya başladı: “Onlar, ayaklarının arasında kendilerine dokunmak ve bundan zevk almak istiyorlar. Ama bu, çok, ama çok kötü sonuçlara getirir...”. Asıl hangi sonuçlara getirdiğini bir türlü söylemedi, ama ben o zaman bunu düşünmüyordum, çünkü velilerimin bütün söylediklerine körükörüne inanırdım. Bu konuşmadan sonra akşamlar bir kâbusa dönüştüler. Ben, hastalığımla hiçbir şey yapamıyordum ve, korkudan, suç ve kusurluluk duygusundan ölerek, boşalırdım.

- Peki, oğlanlarla iş nasıldı?

- 12 yaşımda seksten başka hiçbir şeyi düşünemezdim, fakat uygun bir oğlanı bir türlü bulamıyordum, hem yine arzularımdan dolayı da utanç duyardım, kızlığımı kaybetmekten de korkuyordum... Oğlanı bulduğum zaman ise, o, hemen soktu, bir dakika sonra da boşaldı, ve ben, fiziksel acı ve şaşkınlıktan başka, hiçbir şey duymadım. Bunu, o kadar yıl boyunca bekliyordum, tutkulu bir seksi tasavvur ederek, günde beşer kere boşalırdım... O güne kadar, ağabeyimin masasının içinde bulduğum Kama Sutra fotokopilerinden, seks hakkında uzak bir telakkim vardı artık. İlk seksten sonra, uzun zaman asla bir şey istemiyordum, - ne mastürbasyon yapmak, ne yeni oğlanları... Daha sonraki on oğlan ile aynı şey oldu. Onlarla neden seviştiğimi bilmiyorum bile. Bu, sadece bir aptallık idi, çünkü ben asla hiçbir şeyi, hiçbir zevki yaşamıyordum... Sonra, bir oğlanla karşılaştım ve onunla ilk defa seks esnasında boşalabildim. Onbeş yaşındaydım. Bundan sonra oğlanları artık başka türlü seçmeye başladım – kafam ve komplekslerimle değil, işte şununla! – parmağımla amcığımı gösterdim.

- Evet, o, sende çoğu zaman kafandan daha akıllıdır :)

- Ama yine de, tabii ki, her türlü aptallık çoktu...

- Peki, şimdi nasıl, sekste henüz gerçekleştirilmemiş ve gerçekleştirmek istediğin bir şey var mı?

- Evet, sanırım ki, evet. Seks, şimdi de çok çekicidir, fakat bundan sonra onu nasıl yapacağımı bilmiyorum... Sen herşeyi altüst ettin.

- Senin cinselliğinin kendisini nasıl göstereceğine bakalım. Orgazmlara son vermek ya da, en azından, onları her defasında değil de, diyelim ki, iki üç haftada, ayda bir defa yaşamak için belirli bir arzun var mı?

- Evet. Ben yeterince boşaldım artık. ...Ve bu, O KADAR harika ki, - seks yapmak ve boşalmamak. Böyle bir zevki yaşayacak kadar böylesine duyarlı bir bedenimin olduğunu hiç düşünmezdim. Şaşırtıcı olan şu ki, ben, ne şimdi, ne de aşk yaptığımız zaman, cinsel heyecan ile şefkat arasında bir sınır geçiremiyorum. Hem birincisi, hem de ikincisi... onlar, birleşmişler sanki, tek bir kesintisizliği, her ayrı anın ona dizildiği ışıyan bir ipliği oluşturmuşlar sanki.

- Bana mı karşı şefkat?

- Tabii ki, sana karşı, başka kime karşı olabilir ki :) ... öyle değil mi? Yanlış bir şeyler mi söylüyorum?

Tay, bir soru sorarak, cevabını alamamış gibi, bana bakmaya devam ediyordu.

- Bana mı karşı şefkat?

Ben, düşünmeye başladım. Hatırlamak lâzım – bu nasıldı, geriye dönmek lâzım. Bu, zor değil, zira duygular o kadar parlaktı ki... gözler... bir jaguarınki gibi yana gözler... öyle şefkatli bir jaguarınki gibi... bu, henüz o değil... sırtına yapışıyorum, başımı arkaya atıyorum... o değil, henüz o değil... ağlamak arzusunun beklenmedik fışkırması, ve ben, tutkudan, çılgın bir açıklıktan çok sesli ağlıyorum... işte! İşte burada başladı bu. Şefkat... öyle tuhaf bir şefkat... ona karşı yaşıyorum onu, tabii ki, başka kime karşı ki...hayır, bu, akıl araya girdi, aptal, kokmuş bir akıl... bir daha – ben ağlamaya başladım, hatta o kelime de değil... neredeyse bir isteri nöbeti, ama marazi değil, sanki bir dağ gölü vadiye aktı, bir kurtuluşu mutluluğu, bağlayan, boğan bir şeyin kopması sevinci... o anda şefkat meydana geliyor... keskin bir şefkat, gülmek, bütün dünyayı açarak kendi içine almak arzusu var... dağlar... buzun aynı güneşli parıltısı, ışık, öyle bir yoğunluk ve kesafete ulaşıyor ki, şimdi bütün dünya parlayıverecek gibi geliyor... bütün dünya... imajların değişmesi... ne vardı orada... şimdi artık o kadar net hatırlamıyorum... dağlar kesin vardı... deniz, yunuslar... sokak köpeğinin yüzü... sahilde çiçek satan bir ihtiyar... imajların sırası tuhaf... çok tuhaf!

Buluşumdan heyecanlanarak, hareketsiz kalakaldım, ağzımı açarak, ne söylemeyi, bunu nasıl anlamayı, bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum.

- ?

- Şimdilik bilmiyorum hatta, neden, fakat şu anda...

- Söyle.

- ...bu imajlar arasında senin imajının olduğundan emin değilim! Herhalde, gene de vardı... evet, gene de vardı, ve yine de ona diğer imajların tuhaf sırası karıştı... ve, bu, beynin parazitik faaliyeti de değildi, hayır, her, en küçük ve çnemsiz bir imaj dahi, beni vecd haline ulaştırarak, bu şefkatle parlıyordu. Demek, sana karşı şefkat yaşamıyor muydum? Ya da, senden başka kimselere de mi şefkat duyuyordum? Köpeğe? İhtiyara? Dağlara, yunuslara karşı... Peki, kime karşı?

- Biz, çok farklı algıların tam bir sırasını belirtmek için, aynı kelimeyi kullanırız. Kullandığımız dil, son derece eksiktir. O, yargı sistemi ya da teknolojik proseslerle ilgili olan şeylerde son derece detaylaştırılmıştır, fakat, heyecanlarla ilgili olan şeylerde biz, aslında, asla bir dile sahip değiliz, bunu yerine ise, anlamları son derece silik kelime takımına sahibiz. Bu, algıları ayırtedemeyişimize getirmektedir, bu da, kendi tarafından, tercihin doğurulmadığına, kendi hareketinin istikametinin bilinmesinin meydana gelmediğine getirir, insanı, anlamsız bir yongayı gibi, bir uçtan bir uca atar öylece.

- Sözgelimi, ben, yakınlarda, pratik ile uğraşmaya denemeye başladığım zaman, kelimelerin bana yetmediğini keşfettim, ben, hatta kendi tecrübemi bile kaydedemiyorum!

- Evet. Ve o zaman bu tecrübe, unutulmuşluk perdesiyle çabuk örtülür, ve, aslında, bu, tecrübe bile olmuyor. Senin yaşadığın şefkat – bu, yöneltilebilen somut bir objesi olmayan bir şefkattir. Evet, evet... kendine tasavvur et ki, o, somut olarak hiçkimseye yöneltilmiş değildir. Bunu, ne ile karşılaştırsak ki... sanki, altın bir toz, havada asılı duruyor ve, onun içinden dünyaya baktığın zaman, herşey bu altın parlama ile doluyor gibi. Ben, hatta, sana daha fazlasını söylerim, nihai olarak şaşırtmak için :) Bu şefkat, diğer herşeyin yanında, daha, hiçkimseden de çıkmaz.

- Nasıl, yani? O, benden çıkar.

- O, senden mi çıkar?

- Evet, tabii ki, başka nasıl olur ki?

- Sen, başka türlü olamayacağından bu kadar emin olmak yerine, gerçekte nelerin olup bittiğine karşı duyarlı olsaydın, benim söylediklerimi görebilirdin. Bu hatıralara daha sonra bir daha dön ve, aklın, kapı önündeki paspasta dizgine takılmış otursun, ona, kontrolsüz seğirterek, istediği yerde sıçmasına izin verme.

- Ne demek istiryorsun ki...

- Ben, aydın algılar dünyasında neyin olabileceği, neyin de olamayacağı hakkında hiçbir şey bilmediğini demek istiyorum. Negatif duyguları giderme pratiği ile ilgili olarak edineceğin bütün tecrübene, emsali, senin etrafında hiçbir yerde olmayan bir şeye olarak bakmayı öğren, - böyle bir tecrübe hiçkimsede yoktur. İnsanların sahip oldukları bütün tecrübe – bu, sonuna kadar karamsarlıklarla dolu bir hayatın tecrübesidir.

- Ben, herşeyi bir daha hatırlamayı mutlaka denerim.

- Sana bir tavsiye daha verebilirim. Eğer senin için çok önemli olan bir tecrübeyi yaşıyorsan, onu, geçmişte bulanık bir leke olarak dağılmaması için, kaydetmek için, bütün imkanları kullan.

- Kaydetmek mi?

- Yazılı olarak. Bu tecrübede seninle olup biten herşeyi, en ufak detayına kadar, tasvir et, ve farkı görürsün.

- Senin tavsiyelerini dinlemek hoşuma gidiyor. Onlar... özeldir, onlarda netlik, tam bir netlik vardır! Evet, böyle bir şeyi yaşadığım, bu, çok, çok önemlidir, benim için şu anda daha önemli hiçbir şey yok, herhalde.

- Bu, henüz başlangıçtır... belki.

- Ne demek istiyorsun?

- Şu anda kendin ile henüz hiçbir şey temsil etmediğini ve şu anda seninle olup bitenlerin, benim hediyem olduğunu. Bu, belirli bir zaman sonra, seni aldığım yere döneceğin anlamına gelir, fakat, bu tecrübeyi unutacağın anlamına gelmez. Onu hatırlayacaksın, ona yöneleceksin, yine ve yine onu arayacaksın. Ve, ancak sana bağlıdır – bu yaşadıklarına dönecek misin, yoksa dönmeyecek misin. Eğer dönersen, o zaman bu, bizim ortak pratiğimizin başlangıcı olur. Bu, yeleğe gömülerek ağlamak için, tanrılar ve hocalar arayan bir hayalperest değil, hürriyet uğruna herşeye hazır bir savaşçı olduğun anlamına gelir. Şu anda sayılı dakikalar için seni getirdiğim yere dönmek için, senden bütün gücün, bütün tutkun gerekir.

- Neden özellikle böyle? Neden dönmek zorunda olurum?

- Çünkü özellikle böyle. Benim, sende olmayan bir tecrübem var, onun için ben, bunun hakkında fikir yürütebilirm, sen ise – yok, onun için de ben bu konuyu seninle tartışmak istemiyorum, çünkü, başka türlü olursa, sen, ya dindarca bana inanır, ya da dindarca reddedersin, ben ise, senin gerekçenin, ancak ve ancak senin kendi tecrübenin olmasını istiyorum.

- Biliyor musun, şu anda hiçbir endişe asla uyanmıyor, ve, onlar olmadığı zaman, ben, normal zamanda onlarla ne kadar müthiş dolu olduğumu anlamaya başlıyorum. Herşey o kadar değişti ki, bu, bambaşka bir dünya...

- Ben, negatif duyguların sende olmadığını biliyorum, çünkü şu anda sen, onların meydana gelmediği bir yerde bulunuyorsun. Ama bu, senin emeğinin sonucu değildir, onun için, artık her zaman böyle olacağını sanma. Bu bitecek, Mayya, ve sen, kollarını sıvayarak, karamsarlıkları izleme ve giderme üzerinde her saniyelik müsvedde çaşılmaları başlamak zorunda olursun. Sen, ya ölür, ya da bu savaşımı kazanırsın, üçüncüsü yok.

Rüzgar, açık sırtıma eserek, çiçek yaprakları gibi yumuşak kenarları olan mor hunide üstün mutluluğu ve herşeyden uzaklaşmışlığı şişirir. Hediyesinin akıl durdurucu manasını ancak idrak ettim... Bunu artık hiçbir zaman unutamam, kendi hayatım olarak saydığım o küçük sevinçler ve telaşlara artık hiçbir zaman dönemem... Keşifler, fikrin her dönüşünde beni bekliyor... Benim dönecek yerim yok ki! Ve bu, birilerle kavga ettiğim için, beni artık oraya almayacakları için değil, işte “o” yerler ve “o” insanlar olan alışılmış algılar artık olmadığı içindir. Aynı görsel imajlar, aynı dokunsal hisler kaldılar, - fakat geri kalan herşey – duygular, fikirler, arzular – değişti. Ve, dönecek yerim de, işte onun için yoktur. Tay, beni ustura ağzının üzerine koydu – bir tarafta ölüm, öbür tarafta – hürriyet... Olayların bu karmaşık ve kusursuz derecede güzel motifinde benim şahsiyetim nedir?

- Konuşmak için vaktimiz henüz varken, orgazmlarla ilgili durumda yanılmanın yasak olduğunu söylemek istiyorum.

- Vakit henüz varken mi? Sen, bir yere acele mi ediyorsun, gidiyor musun?

- Hayır, mesele bu değil, sadece, şu an seninle konuşmak arzusu bende vardır, sana tavsiyeler vermek, onları anlamaya yardım etmek hoşuma gidiyor, fakat az sonra bu arzu sona erir.

- Neden? Bu, o kadar kaçınılmaz mı?

- Bu, tamamen kaçınılmazdır. Senin, pratik ile uğraşma tecrüben yoktur, onun için ben eminim ki, sen, tavsiyelerimi derhal geçekleştirmeye başlayamazsın, hayatını karamsarlıklarla doldurmaya bir hamlede bırakamazsın, mekanik alışkanlıkları direkt şimdi ve kayıtsız şartsız gidermeye başlamazsın, ve bu, işte, arzumun yakında kaçınılmaz tükeneceğinin sebebidir, ve, onun yeniden meydana gelip gelmeyeceği – ancak senin pratiğine bağlıdır. Bende, ancak gayretlerine karşı sempati duyduğum kişilere yardım etmek arzusu uyanıyor. Sempati varsa, yardım etmek arzusu tezahür ediyor, sempati yoksa, arzu da tezahür etmez. Bu, bir “karar” değil, bir emir olarak “yukarıdan” indirilmemiştir, bu sadece öyle oluyor, ben ise bunu sana şahadet ediyorum. Güneş kalktığı zaman, çiçek açar, bu öyle olur ve biz bunu öyle şahadet ederiz.

- O halde zamanı harcama! Orgazmlar hakkında daha ne söylemek istiyordun?

- Bu arzu – boşalmak arzusu – hiçbir halde bastırılmamalıdır. Orgazmlardan vazgeçiş, senin cinsel arzularının tabii gelişmesi olmalıdır, bunun faydalı ya da lâzım olduğu mefhumuna, herhangi kimselerin görüşüne uyma olmamalıdır... Arzu, sevinçli olmalıdır, ve ancak o halde cinsellik gelişmeye devam eder. Sadece, her defasında cinsel arzunun ancak uyanmaya başladığı andan başlayarak ve orgazma yaklaşıtığın ana kadar, kendine sor – boşalmak mı istiyorsun, yoksa o anı biraz gecitirmeyi tercih ederek, daha çok direkt şimdi yaşadığın duyguları mı yaşamak istiyorsun. Eğer kendini aldatır ve, herhangi bir amaç uğruna kendi arzularını bastıracaksan, senin cinselliğin ölür... Hiçbir “lâzım” olmamalı, ancak “istiyorum”.

- Aynı davranış, farklı farklı yapılabilir, farklı sebep, farklı gerekçe, ve bu farklılığa çok şey bağlıdır... anlıyorum.

- Buna, aslında, herşey bağlıdır. Öyle geliyor ki, aynı davranış, ve, ne farkeder ki, neden başalmayı bırakıyorsun. Fakat fark muazzamdır. Orgazmın sınırında durmak ve onu geçmemek için sevinçli bir arzu sende olduğu durumda, sen, yeni cinsel hislerin ve onların renk tonlarının keşfine geliyorsun, bedenin uyanmaya başlar, ve onun hep yeni ve yeni kısımları erojen bölge olur, ta ki, o, büsbütün, en çeşitli ve derin cinsel duyguların, ve artık sadece cinsel duyguların da değil, tek büyük bir kaynağına büsbütün dönüşene kadar... Ters durumda ise, eğer boşaldığından utanç duyar, boşalmanın “kötü” bir şey olduğunu düşüneceksen, yeni negatif duygular, hastalıklar ve hayal kırıklığından başka, hiçbir şeye gelmezsin. Ben, şu anda çeşitli cinsel pratiklerle bu kadar esinlenmiş bulunan insanların çoğunun, çok yakın gelecekte kriz ile karşılaşacaklarından eminim, çünkü orgazmdan mekanik vazgeçiş ya da, aslında, arzuların tabii değişmesi yoluyla senin kendi içinden yetişmeyen kuralları ona dikte ederek, kendi cinselliğine her türlü karışma teşebbüsü – bu, hayatın derinliğine götüren sevinçli bir davranış değildir, bu, çoğu kez “kendini tutamamak” korkusuyla eşlik edilen sıradaki mefhuma uymaktır. Mfhumla doğurulan ve negatif duygu ile zehirlenen bir davranış ise, nereye götürebilir ki?

- Dur, ben bir daha kesinleştirmek istiyorum, yanılmamak için. Demek, senin söylediğine göre, orgazmdan mekanik vazgeçiş – bu, “orgazmdan vazgeçmek lâzım, ve o zaman harika olur” diye yazılan bir kitabı okuyarak, gerçekte boşalmayı çok istediğine ve, boşalmadığın için, esef, memnuniyetsizlik ve saireyi yaşadığına RAĞMEN, orgazmdan kendini tutmaya başladığın zaman, öyle mi?

- Evet.

- Bir yere götüren vazgeçiş ise – bu, artık olabildiğinin üstünde boşaldıktan sonra, bir sonraki defa oğlana ulaşarak, şu anda yaşadıklarım hoşuma gittiği özellikle onun için orgazmı biraz geciktirmek İSTEDİĞİM zaman.

- Evet. Eğer boşalmamak arzusu, şu anda, boşalmak arzusuna daha üstün geliyorsa – sen de işte boşalmıyorsun, fakat bu iki arzu, azami zevki almak arzuları olmalıdır özellikle, başka bir şey olmamalıdır.

- Bu basit... soyut bir anlayış için basit :) Peki sen artık ne kadardır boşalmıyorsun?

Kim bilir neyi düşünerek, gülümsedi.

- Çok yıl.

- Çok yıl mı?

- Çok çok yıl. Bana kompliman yaparak, genç göründüğümü söylemek mi istiyorsun? :) Ben, istediğim gibi görünüyorum.

Benimle cilve mi yapıyor?... Hayır, hayır. Burada, bu adamla, herşey olabilir, ve, yapmacık kokusunu ben duymuyorum.

- Kendinden bahsetsene.

- Bu defa değil.

Bu defanın olması için bende olan herşeyi veririm. Bu böyle ben şimdi düşünüyorum, ya yarın ne olacak? Ben yarın nasıl olacağım?...

- Orgazmlardan tamamen vazgeçmeye hazır olduğumdan şimdilik emin değilim, fakat, şu anda boşalmak istemediğime dair bende, en azından, tam bir netlik vardır.

- Bunun yanısıra, sen, istediğin kadar seks ya da mastürbasyon yapabilirsin. Orgazm sınırına, günde istersen ikiyüz kere yaklaş... Ayrıca, mikroorgazmlara da dikkat et. Çok heyecanlı olduğun zaman, böyle bir orgazmı yakalamak zor, - o, vahşi bir hayvan gibi, saldırır, ve işte sen artık biraz boşalmışsın. Bil ki, senin seksinde şefkat, aşıklık, diğer aydın sezgiler ne kadar çok olursa, böyle bir tesadüf ihtimali o kadar daha azdır. Böyle düşmeler, tam orgazmlar kadar katastrofik değildir, fakat gene de cinsel ve diğer bütün heyecanların zayıflamasına getirirler. Sen kendin farkı görürsün. Gene de herşeyde, bu arada arzuların kuvveti ve sevinçli oluşunda da, bir gerileme meydana geliyor, arzular ise – yönelimi doğuran derelerdir. Yönelim olmadan, sen bir cesetsin.

Bu kadar güzel gökyüzünü ve bu kadar güzel suyu şu ana kadar hiç görmemiştim... ve ağaçları, otu, taşları da! Ben, kim olduğumu bilmiyorum... Sudaki kırışıklar – böyle, üstün mutluluk, bu yerden her yöne doğru yayılır. Algıların alışılmış dünyası – içinden Birşey’in hep daha net göründüğü ince bir camdır... Bu, gerçektir, bu vardır işte... Bu’nun var olduğu hakkında söyleyecek hiçbir şey yoktur. Üstün mutlulukla dolu gözleri olan, tebessüm eden bilgeli ihtiyar, fikirsiz ve korkusuz bir çocuk, ebediyetin elleriyle okşayan bir âşık, gurup ve şafak aynı anda...

Ne dün, ne de yarın vardı, ne zaman, ne de onun yokluğu vardı, hatta şimdiki zaman bile yoktu, çünkü o, ancak dün ve yarın arasında var olabilirdi. Gecenin ve gündüzün yüzleri, rüyadan da, uyanıklık halinden de kaymış, kâh bir şekil kazanan, kâh ufkun arkasına ve daha yüksek bir yerlere paramparça dağılan şuuru parlak fışkırmalarla aydınlatır. Dudaklar, bir fısıltı, - parlak boşlukta hiyeroglifler yanmaya başlıyor... İki tabiatın uyumuna, mükemmel bir sesin içine açılan, şekillerin ve isimlerin tümünün sınırları dışında bir seks... Bu, hiçbir zaman bitmez.

 

- Buraya geldiğimden beri ne kadar zaman geçti, söyler misin?

- Bir yere acele mi ediyorsun?

- Yok, - son günlerde, ya da asırlarda, ilk defa kaygının gölgesi meydana geldi, - yok, deme öyle. Bilmez misin, ben hiçbir yere acele edemem ve, beni peşinden çağırsaydın, herşeyi bırakıp kalırdım.

- Biliyorum.

- Tay, ben kalmak istiyorum.

- Bu, senin hayatında hiçbir şeyi değiştirmez. Bayağılığın burada seni yakalamaycağını mı düşünüyorsun? Ondan hiçbir yere kaçamazsın. Buraya, negatif duygulardan serbest olmadan önce dönemezsin. Bu, benim şartım değildir, fakat bu, özellikle öyle olur, başka türlü değil.

- Burada kalıp kalmayacağım sana bağlı değil mi ki?

- Benim açıklamamı şu anda anlamazsın. Sana, söylediklerimi kabul etmek kalıyor sadece.

Hüzün, farkedilmeden sızdı ve herşeyi gri-mavi bir sis ile kapladı. Yalnız kalmak istedim, onunla temas ettiğim andan beri ilk defa. Bütün bu zaman içinde biz beraberdik... yok, biz tek bir şey idik... Ve işte şimdi ben gölün kıyısında biraz oturmaya gidiyorum, o ise beni durdurmaz bile. Gözyaşları... sıkılmış yumruklar... güneşin yırttığı bulutlar, ya da, bulutların yırttığı güneş... sonbahar çekilmişliği... Herşey, geri dönüyor.

Başaşağı döndürülmüş, - ev yerine taş yığını. Hürriyete giden yolu kendime başka türlü tasavvur ederdim. Bambaşka. Fantezilerim, sevinçli ve sürükleyici bir oyunu çizerdi, bu oyunun kazancı da, aydınlığa ermişlik olacaktı... Aydınlığa ermişlik... kullanıla kullanıla yıpratılmış bir kelime, şu anda onu beğenmiyorum. O’na... şimdilik artık Şu’na... artık Şu’na mı? Olamaz yahu... bu yaftayı takmak istemiyorum. NASIL??? Artık nasıl yaşayayım? ...Ağlıyorum... yine, yine, yine şu iğrenç, dar zindan, bugün rüya bile gördüm, - kaygılarla, aleladelikle, bayağılıkla... Kendisinden sonra boşluk ve düş kırıklığından başka, hiçbir şey bırakmayan bu rüyaları yine mi göreceğim? Yine gri gökyüzü, soğukluk, Moskova olacak... Bu, dayanılmaz. Böyle bir acıya nasıl dayanabiliyorum, bilmiyorum.

- Sen, insani olmayanın bölgesine girdiğin zaman, orada herşey insani değildir – seks de, aşk da, kıskançlık da, ıztırap da, ve, olağan dünyada asla yeri olmayan birçok şey daha. Özellikle onun için böyle bir seyahate çok büyük azim eşlik etmelidir, kararları alıp yerine getirebilmek için.

Bu kim? Hareketsiz kalarak, ağlamayı bile unutuyorum... Dönerek, harika bir mahlûk görüyorum. Yüz çizgileri, şekli ile asla Tay gibi değildir, fakat aynı zamanda onlar – birbirinin yansıları gibidir. Taşın üstünde oturuyor, öyle küçük, güzel, esmer. Gülümsemiyor, ama yüzü sanki içinden ışık saçıyor gibi.

Herhalde, bu, işte gerçek tebessümdür.

- Benim adım Kyara.

- Buraya nasıl geldin?

- Bu benim evim :)

- Bütün bu zaman içinde burada mıydın???

- Öyle de söylemek mümkün.

- Sen de mi negatif duygulardan serbestsin?

- Evet. Onun için ben, burada bulunabilirim, eğer istersem.

- Anlat, sende de, şu an bende olduğu gibi miydi?

Kahverengi gözlerinde soğukluk beliriverdi, - tam onda olduğu gibi!

- Bende acımayı uyandırmaya çalışma, bende o yoktur, - gene de o, ondan daha yumuşak.

- Ben, bunun mümkün olduğunu bilmek istiyorum – kurtularak, olmuş olanlara geri dönmek mümkün olduğunu... Çünkü Bu – en önemli olan şeydir... nasıl bir saçmalığı söylüyorum ama. Bu, önemli olan değildir... ancak budur gerçek olan.

- Geri dönmek için tek yöntem – kendini pratiğe büsbütün vermek. Bu, yüksek kayadan denize atlamak gibidir: kararlılıkla atlayarak, kendini tamamen uçuşa verirsen – uçarsın, tereddüt ederek, telaşlanmaya başlarsan – atlama gerçekleşmez, kenara takılarak, yaralı ve korkmuş bir halde, yerden toplayabildiğin ancak ik-üç tohumu yanında götürerek, yuvana geri çekilirsin. İki sandalyede birden oturmak imkansızdır. Kendin için tamamen belirli olarak karar vermelisin, - hayatının tümünü, “ama”sız, hürriyet arayışına vermeye hazır mısın, yoksa hazır değil misin? Bu, bir kapris değildir – bu, hayattır. Ara kararlar mevcut değildir, daha doğrusu, olağan hayatın tümü – ara kararlardır işte, onun için her böyle bir karar, seni uyuyan insanların dünyasına kaçınılmaz geri döndürür, ve hiçkimsenin acıması sana yardım etmez.

O, 11-12 yaşlardaki küçük bir kıza benzer, kanuşması ve bakışı ise, birkaç yüzyıl yaşamış bir ihtiyarınki gibidir.

- Haydi, eve gidelim, - taşın üzerinden kaydı ve çıplak ayakları, patikada, ona hafif değinerek, yürüdü.

O, nasıl da hafif ama! Rüzgar esmesi gibi. Onu, bir insanın varlığı olarak hiç algılamıyorum. Taşların üzerinde nasıl yürüdüğüne, bir kaplan yavrusunun ayaklarına benzeyen küçük ve güzel ayak tabanlarına büyülü büyülü bakıyorum.

Oda. Tay, merakla bizi seyrederek, kendi yerinde oturuyor. Biz, bir şey söylemeden, karşısına oturuyoruz, ve, içimdeki esnek vakum, damla damla huzur ile doluyor... Yok, bu huzur değil. Bu, bambaşka bir şey. İstikrar... Yok, bu da değil. Herşeyden uzaklaşmışlık. Evet, bu artık yakın. Korku artık yok. Sevinç de yoktur, fakat bu, aleladelik ve ilgisizlik değildir. Bir yayla. Ufkun arkasına çatlak çatlak giden, güneşin kuruttuğu uçsuz bucaksız bir ova. Burada acıma için yer yoktur, burası, “ısı” denilen herşeyden vazgeçtiğim, bunları, şahsiyetimi yakıp bitirecek ateşe attığım noktadır. Güneşsiz ve sert bir ovanın ortasında yalnız savaşçı, - burada, ancak mücadele sevinci ve yeni keşifler sevinci için yer vardır, burada ancak ileriye gitmek mümkün.

- Gözlerime bak, - onun sesi, beklenmedik bir şekilde yakın duyuldu.

Bakışı odaklaştırmak zor, sanki yeni uyanmışım gibi. Baş dönmesi, hafif bir bulantı, - bunları aşarak, gözlerine bakıyorum, onların arkasında ise – güneşin yaktığı bir ova...

- Geri dön, Mayya.

 

 



<< Geri İleri >>