« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 18


Kocaman mavi yüzlü Shiva, gür marihuana çalılıkları içinden bana gülümsüyordu. Onun ayrılmaz bir parçası olan kobra, kaslı boynuna dolanmıştı. Gözleri, aslında, aydınlığa ermiş bir hali ifade etmeliydi, fakat gerçekte daha çok esrarı fazla içmiş bir hippiye benzerdi. Shiva’nın başının ardında – iki metrelik kendir çalıları içinde küçük bir mabet duruyordu. Çalıların arsında sadhu, oturup, zevkle nargile içiyordu.

O, camlaşmış kırmızı gözlerini bana kaldırarak, gülümsedi ve, dumanı dışarıya üfleyerek, kısık sesle beni selamladı.

- Lord Shiva’nın evine hoş geldin :) – gülümseme, esmer yüzünden gitmiyordu. – Benimle esrar içmek ister misin? Shiva ile benimle beraber konuşmak ister misin?

- Ben esrar içmem.

- ??? Burada herkes içer.

- Bu, kanunen cezalandırılmaz mı?

- Aslında, bu, tabii ki, yasaktır... formel olarak yasaktır, fakat gerçekte bu kanun çalışmıyor. Shiva mabedinde ise resmi olarak esrar içmek mümkün :)

- ?

- Marihuana içmenin shivaistlerin ritüellerinden biri olduğunu bilmiyor musun? ...İşte, şimdi biliyorsun artık, bari bir fayda var benden :) Burada, istediğini kadar esrar içmek mümkün, benim, dünyanın her yerinden gelen çok dostlarım var, ve hepsi benimle beraber earar içmeye gelir. Lord Shiva’nın bu hoşuna gider.

- Bunu nereden biliyorsun?

- Bu aşikârdır, yahu :)

- Sen sadhu musun?

- Bir zamanlar ben sadhu idim, fakat şimdi burada yaşıyor, bu mabede bakıyorum – yerleri süpürüyor, tozları siliyor, lord Shiva’ma güzel kokular armağan ediyorum :)

O, durmadan gülümsüyordu, fakat ondan oldukça nahoş bir izlenim oluşurdu – ben, bir insanla değil, dikilen yerde kendini iyi hisseden ve başka hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bir kaktüsle konuşuyordum sanki. Pratiği hakkında daha sonra sorduğum bütün sorularıma, “Shiva herşeyi bilir, onun için de herşeye kadir” gibisinden hiçbir mana arzetmeyen cümlelerle cevap verirdi ve ben, onunla ve onun, pratik için elverişli bir yerden çok bir esrarkeş chilluot’una benzeyen mabediyle çabuk vedalaşmaya çalıştım.

Evet, bu, herhalde, çok elverişlidir – türlü Shiva’lar arkasında saklanarak, böylece kendi düşkünlüklerini ve çıkarcı amaçlarını meşrulaştırmak. Bir keresinde, Moskova’da, shivaistlerin ezoterik toplantısına gitmeye karar verdiğimi hatırladım, - beni, sözüm ona ruhî arayışla ilgili olan herşey ilgilendirirdi ve ben, bu taş Moskova çölünde bari küçücük bir pınarı bulmak arzusuyla, bütün deliklere sokulurdum. Dağ geçidine giden toprak yolda yavaş yavaş yürürken, bu olayı hatırladım...

 

...Bu, Moskova’nın ünlü bir hipnoz okulunda shivaist “manevi derneğin” toplantısıydı. Açılış günüydü, ve gelenlerden bazıları büsbütün acemiydi, bazıları da birbirini artık tanırdı. Toplantının en başında beni, herkesten kendini tanıtmasını ve işi hakkında bir şeyler anlatmasını istemeleri şaşırtmıştı. Ben, hemen bir gerginliği oluşturmak istemediğim için, şimdilik iş aramakta olduğumu kaçamaklı söyledim ve, tahmin edilen manevi pratik ile benim işim arasında nasıl bir alakanın bulunduğunu anlamadığımı beyan ettim. Kostya, bu derneğin başkanı, Hindistan’dan gelen bir manevi hoca hakkında orada bulunan kızlardan birine bahsetmeye başladı. Emin ve dengeli görünürdü. Mamafih, cepheleşmekten, tabii ki, kaçınmak olmadı, çünkü, çok geçmeden, daha sonraki olayları başlatan cümleyi işittim:

- ...bir takım belirtiler vardır ki, onlara göre Vijay’ın aydınlığa ermiş biri olduğunu anlamak mümkün.

- Bunların nasıl belirtiler olduğunu öğrenebilir miyim? – diyerek, konuşmaya girdim ben.

Kostya, bana döndü, yüzünde hayret ve şaşkınlık ifadesi vardı.

- O, hiçkimseyi hiçbir zaman ısrarla kendine davet etmez.

- Onun, aydınlığa ermiş biri olduğunu tahmin etmek için, bu yeterli bir esası teşkil eder mi, acaba?

- Evet, teşkil eder, çünkü ısrarla davet eden kimseler, onlar kesinlikle yalancıdır.

- Evet, ben de halkı kendine ısrarla davet edenler hakkında aynı şekilde düşünüyorum. Ama bu, ısrarla davet etmeyen birinin, aydınlığa ermiş biri olduğu anlamına gelir mi?

(halktan bir ses, öfkeyle): “bayan, onun aydınlığa ermiş biri olup olmadığı Sizi ilgilendiriyorsa, onun yanına gidip, kendiniz görün, Kostya’dan Siz ne istiyorsunuz?”

- Ben, sadece Kostya’nın sözlerine dayanarak, Vijay’ın nasıl bir kişi olduğunu bir türlü anlayamadığımı kabul ediyorum. Beni, başka bir şey ilgilendirir – neden Kostya onu ermiş biri sayar.

- Vijay, her zaman söylediğini yapar. Eğer, saat altıda geleceğini söylediyse, tam saat altıda da geliyor, - Kostya, gene emin bir edayı buldu.

- Yani, sen, vaktinde gelmenin, ermişliğin bir belirtisi olduğunu mu düşünüyorsun? Ya dakik bir iş adamı – o da ermiş biri mi?

- Yok, tabii ki. Fakat, eğer Vijay dakik olmasaydı, bu, kesinlikle ermiş biri olmadığı anlamına gelirdi.

- Peki, öyle olsun, ama bu, onun ermiş biri olduğu anlamına gelir mi? Belirtiler bu kadar mı – hiçkimseyi hiçbir yere ısrarla davet etmez ve her zaman vaktinde gelir, yoksa daha başka belirtiler de mi var?

- Hayır, bu kadar değil, tabii ki. Onda ışık görüyorum.

- Ooo! Bundan başlamadığın tuhaf... Bu nasıl bir ışık? Onu nerede görüyorsun? Nasıl? Onu gözlerinle mi görüyorsun?

- Bende daha çok kinestetik-duyumsal kanallar gelişmiştir...

- Ben bunu anlamıyorum. Onu gözlerinle mi görüyorsun, yoksa başka bir şey ile mi?

- ...Evet, gözlerimle.

- Peki, asıl neyi gördüğünü tasvir edebilir misin?

(halkın öfkeli çığlıkları): “başladı işte.. bu sorgulama mı, ne... Sizin neyinize bu?”, “bütün bu soruları neden soruyorsunuz? Buraya niçin geldiniz?”, “sezgi diye bir şey vardır, ve onun yardımıyla karşındaki insanın nasıl biri olduğunu anlamak mümkündür.”

- Peki, sezgi nasıl bir şey? – Bu sorumla arı yuvasını nihai olarak uyandırdım. Her taraftan tepki fışkırması – “sezgi mi??? Bunun ne olduğunu bilmiyor musunuz???? Bu, bakıp bildiğin zamandır!”

- Fakat, somut olarak neyi siz sezgi diye adlandırıyorsunuz? Bunu nasıl hissediyorsunuz, nerede, diğer düşüncelerden nasıl ayırt ediyorsunuz, ayrıntılı bir şekilde anlatabilir misiniz?

- Çakra’larımdaki enerji akımları, karşımda nasıl bir insanın bulunduğunu bana her zaman söyler, - Kostya, yine sohbeti kendi eline alarak, diğerlere emin bir eda ile gülümsüyordu.

- Enerji akımları olarak neyi adladırıyorsun ve çakra olarak neyi adlandırıyorsun?

- Çakra, Sanskrtiçe’de çark demektir.

- Çok iyi, ve nasıl sen çakra’ları algılıyorsun?

(halk, kendini zorla tutuyor, zaman zaman bağırmalar duyulur): “Bütün dikkati kendi üzerinize çekiyorsunuz, başkalara konuşmaya izin vermiyorsunuz, daha birçok diğer sorularımız var”, “Başkalara da söz söylemeye izin verin”.

- Demek, bu konu sizi ilgilendirmiyor mu? Hakikat arayışı sizi ilgilendirmiyor mu?

- Çok enteresandır bu konu, fakat onu daha sonraya bırakalım, haydi, şimdi başkaları da dinlemeliyiz.

- Eğer sizde herhangi bir algı varsa, ona bir isim verebilir, bu algıyı tasvir edebilirsiniz. Diyelim ki, ben şefkati yaşıyorum – onu tasvir ederek, on sayfa doldurabilirim – bunu nasıl yaşıyorum, buna neler eşlik ediyor, bu duygu kendini nasıl gösterir ve saire. Bunu kabul ediyor musunuz? Fakat, sezgi olarak asıl neyi adlandırdığınızı siz şu anda tasvir edemezsiniz.

- Ama bu herkes için anlaşılır ve aşikârdır, bunu tasvir etmek neye?

- Fakat ben anlamıyorum. Ben, herkesin kendine göre bir şeyi kastettiğini düşünüyorum, işte sizin neyi kastettiğinizi de merak ediyorum, zaten.

- Benim sezgim bana şu anda diyor ki, Siz buraya öylesine gelmediniz, Siz bir şeyler istiyorsunuz, fakat gerçek niyetinizi bizden gizliyorsunuz. Belki, Siz bir psikologsunuz ve bizi inceliyorsunuz. Bu, herhalde, Sizin mesleğinizdir – böyle anketleri yapmak.

- Kendini, hürriyete, hakikate yönelen biri olarak sayıyor musun?

- Tabii...

- Peki, neden o halde benim sorularım senin hoşuna gitmiyor? Zira ben şu anda hakikati saptamaya çalışıyorum.

- Ben, Sizin ruhen ne derecede realize olunduğunuzu deneyeceğim şimdi! Şöyle bir soru – “dharana” nedir? – Kostya, heybetli bir edayı takındı.

- Blimiyorum. Sen neyi adlandırıyorsun bu kelime ile?

- Sanskritçe’den çevirirsek, bu kelime “konsantrasyon” anlamına gelir. Nasıl bir şeydir bu?

- Bilmiyorum. Sen neyi adlandırıyorsun bununla?

- Siz hiçbir şeyi bilmiyorsunuz, yahu! Size öğrenmek, öğrenmek ve öğrenmek lâzım, Sizin hiçbir tecrübeniz yoktur, Size bir şeyler anlatmak nasıl mümkün?

- Ben, açıklama istemiyorum, ben, tasviri istiyorum.

(halk, öfkeyle): “niye buraya geldiniz? Eğer herhangi bir çıkarcı amacınız varsa, o halde bizimle burada oturduğunuz için haydi bize para ödeyin”.

- Kostya, sana bakıyorum şu an, sen 15 yıldır yogi ile uğraşıyorsun, ama şu anda bana karşı öyle bir kin duyuyorsun ki...

(halkın bağırmaları): “Olsun, ne çıkar bundan?”, “O, bir vampir gibi, enerjimizi emiyor”, “Sen kendin büsbütün kin içine batmışsın”, “Siz kendinize bakın, yahu, nasıl oturuyorsunuz, bir sürü problemleriniz var, anlaşılan, Siz gergin, telaşlısınız, başkaları Size vız gelir...”, “Sizin niyetiniz kötüdür, burada herkesin gönlünü acıtıyorsunuz, bu acının sorumluluğunu Siz taşıyorsunuz...”, “Sizin bu neyinize lâzım? Bizden neden cevap istiyorsunuz? Buraya niye geldiniz?”

Nihayet, Kostya sonuçladı:

- Sizinle konuşmak çok zor... Sizin kindar ve kötü bir insan olduğunuzu söylemek istemem ama...

- Fakat öyle düşünüyorsun, değil mi?

- Edep kurallarını, etiketi bilmek lâzım, birbirine karşı yumuşak olmalı.

- Affedersiniz, ama ben bir mutfağa çay içmeye gelmedim ya, ben, hakikati aradıklarını düşünen insanlarla konuşmaya geldim...

Bu tarzda, sohbet yaklaşık bir saat sürdü – ben, konulardan biri, nesnel olan bir şeyin görüşülmesi üzerinde onları tutmaya çalıştıkça, onlar daha fazla şüpheci olmaya başlıyor ve, onlardan bir şeyler istediğim, onlara baskı yaptığım ile beni suçlamaya başlıyorlardı. Onların hepsi, bana, kindar ve kurnaz bir insana karşı, birleştiler. Bende, çok korkunç bir kimseyi zannediyorlardı, fakat kimi – onlar bilmiyordu ve bundan daha da asabileşirlerdi.

Bundan sonra enteresan bir olay daha meydana geldi. Bütün toplantı, başka bir odaya geçti. Şimdi onların başına, Moskova’da çok ünlü, küçük ve sıska bir hipnotizmacı çıktı (onu G. diye adlandırayım). O, hep, sade bir adam görünüşünü yapmaya çalışırdı, fakat bundan ancak daha kurumlu ve kibirli oluyordu. Onun ufacık kaçamak gözleri de, herkese sakin bakabilir görünüşünü yapmaya çalışırdı, ama bundan, birer insan gözü olduğunun ancak numarasını yapan iki kapkara deliğe benzemekten kurtulamazlardı. Herkes, tatlı tatlı konuşur, gülüşürdü. Özel bir takım kuralları olan çay içme merasimi başladı. Onu G. düzenlerdi. Ben katılmayı reddettim, çünkü merasimler hoşuma gitmez.

G., beylik bir ses tonuyla, bu merasimin, büyük hoca Shiva’ya adandığını ilan etti. Bende, hemen, “Shiva” ile ilgili ona bir soru sormak arzusu doğdu, fakat aynı anda da bir endişe uyandı. Kahretsin, ama o bir hipnotizmacı, bir otoritedir, kim bilir, benimle öyle bir şeyler yapar ki, ben bunları sezemem bile. Sonuçta, önemli bir zattır o, kendi ekolü de var, demek, boşuna değildir böylesi bir saygıyı görmesi. Hem, etrafında da artık otuz kişiye yakın bir kalabalık toplanmış... fakat, işte böyle, korkularınmla beraber kalmaya da sabredemem ben, bu, daha sonraları uzun uzun taşıyıp bir türlü üzerinden atamadığın bir yük gibidir, onun için bir-iki dakika sonra, heyecandan ıslak avuçlarımı sıkarak, ona gene de birkaç soru sordum. O, gülümsemeye devam etmesine rağmen, sorularıma bir türlü cevap vermek istemiyordu. Ben, ısrar ediyordum, ve o, pek mutlu bir yüz ifadesiyle yanında oturan bir kadına yağlı yağlı gülümseyerek, benden hep yüzünü çevirerek, asıl ona hitap ettiğimi anlamadığını göstermeye çalıştığı zaman, ben ona ismiyle seslenir ve sorularıma cevap vermesini talep ederdim. Eninde sonunda, o, ancak üçüncü bardağı içtikten sonra, çayın alanına girdiğimiz zaman, soru sorulabileceğini söyledi.

Çayın alanına girdiğimizde, G., herkesten, kendini takdim ederek, ne ile uğraştığını kısaca anlatmasını rica etti. Birçokları, ancak kurtuluşun onları ilgilendirdiğini söylüyordu. Kendisini, mütevazi bir eda ile “yogi” olarak takdim eden Kostya, vatanının parçalanmış olduğunun, etrafta bir kargaşanın hüküm sürdüğünün ona acı verdiğini ve, herkesin bir araya gelerek, herşeyin iyi olacağı bir toplumu oluşturmak istediğini anlattı. Birkaç kişi, hayatlarının tümünün Shiva’ya tapınmak olduğunu söyledi. G., shivaist olduğunu ancak yeni anladığını, kendini nihayet bulduğunu söyledi...

- Peki, neyi ya da kimi siz “Shiva” olarak adlandırıyorsunuz? – ben, nihayet, bunu öğrenmeye karar verdim.

G., hemen bir memnuniyetsizlik duydu, fakat bunu göstermemeye çalıştı. Bundan sonraki konuşmamızın tümü boyunca, ben soru sorduğum zaman, gözlerime bakmazdı, başını çevirir ve, inatla, asıl ona soru sorduğumu anlamıyormuş gibi yapmaya çalışırdı. Büyük bir memnuniyetsizlik, bir sinirlenme yaşadığı besbelliydi, ama gene de gülümserdi ve tamamen sakin olduğu görünüşünü yapardı.

- Shiva – büyük bir yogidir.

- Yani, siz tarihî bir şahsiyete mi tapıyorsunuz?

- Hayır, öyle bir tarihî şahsiyet olmamıştır.

- Peki, kime tapıyorsunuz?

- Tanrıya, onu istediğiniz gibi adlandırın – mesela, Brahma demek mümkün.

- Peki, nedir bu böyle?

- Öyle bir imaj var...

- Demek, bir imaja tapıyorsunuz?

- Hayır.

- Belki, onu bir şekilde görüyorsunuz?

- Hayır, görmüyorum.

- Peki, “Shiva” nedir?

- Shiva hakkında konuşurken, “NE” DİYE HİTAP ETMEYİ BIRAKIN! Gidin, kitapları okuyun. Hiçbir bilginiz yoksa, neden bir köşede sessizce oturup dinlemiyorsunuz?

- Çünkü ben, neyin hakkında konuştuğumuzu anlamıyorum. Siz, “Shiva” olarak adlandırdığınız bir şeye tapıyorsunuz. Bunun ne olduğunu bana açıklayabilir misiniz?

- Shiva – bu, herşeydir, hatta şu içtiğimiz çay bile.

- Neden o zaman siz, Shiva, Shiva, Shiva demiyor da, bir bardak çay, ver diyorsunuz?

- Bunu kelimelerle anlatmak imkansızdır! Siz herşeyi aklınızla anlamak istiyorsunuz! Aklen ise Shiva’yı anlayamazsın!

- Affedersiniz, kimi ya da neyi aklen anlayamazsın? Bunu bir şekilde tasvir edebilir misiniz? Bari bir şekilde?

Onun kaçamak cevaplarını dinlerken, iki gayretli Shiva hizmetçisi dikkatimi çekti. Onlar, öfkeli bir fısıltı ile sövüşerek, puja törenini yönetmek hakkını savunurken, az kalsın birbiriyle dövüşecekti. Bu, sabrımı nihayet taşırdı ve ben, herkesin duyacağı bir şekilde, onun tutumunun yalancı ve korkakça olduğunu düşündüğümü ve burada onların hepsinin bir takım çıkarcı amaçlar güttüğünü ve asla hakikat arayışıyla uğralmadığını söyledim... Neler başladı bundan sonra! Saygıdeğer shivaistler, az önce kurulan sunağın önündeki sataşmadan ayrılarak ve gözleri kinden kızararak, bana vampir diye küfretmeye, susmamı istemeye başladılar, fakat kovmaya, nedense, cesaret edemiyorlardı – bilmiyorum, neden, korkuyorlardı, herhalde. Mamafih, merakım tükenmişti, ve ben çıkışa doğru ilerledim. Arkamdan, “Bizi vampir etmeyi bırak!”, “Ona bir şey anlatmak imkansız, yahu! O sadece tartışmak istiyor...”, “Sen kindar, soğuk, acımasız bir vampirsin”, “Sizin yanınızda bulunmak bizim için hoş değil”, “Onda hiçbir iyilik sıcaklık yok”, “Siz, aslında, niye buraya geldiniz? Bizimle alay etmeye mi?”, diye duyulurdu. Giderken, kinden çürümekte olan şu “hakikat arayıcılarıyla” bir gemide bulunmadığımdan tam bir hürriyeti hissediyordum...

 

...Bu hatıraların çürük kokusunu üzerimden silkerek, yukarıya, daha bir tane yerli abidenin – eski bir Kali tapınağını – yanına çıkmış olduğumu buldum. Hindistan’a gelmeden önce, bir Hint tapınağını her düşündüğümde, bedenimden hafif bir eksaltasyon ve öntatma dalgası geçerdi. Benim hayalimde bu tapınaklar, sadece taşlar, sadece mimarî yapılar değildi, fakat gerçekte onların asıl öyle olduğu çıktı.

Oh, bu da kim, acaba? Galiba, bir yak – hemen okşamak ve kucaklamak arzusunu uyandıran, kocaman bir pelüş oyuncağa benzeyen büyük, tüylü, bodur bir hayvan. Yaklar, desenli örtülerle kaplıydı ve, fotoğraf çektirmek için turistleri her tarzda çağıran sahiplerinin yanında hareketsiz dururlardı. Ben, birinin yanına yaklaştım, onun gözleri, iri ve ıslak iki badem tanesine benzerdi. Yumuşak ve dokunuşta çok hoş yüzünü okşadım ve avucumla onun sıcak ve kuvvetli nefesini hissettim. Biri, ısrarla beni yenimden çekti... Bir oğlan!

- Ne istiyorsun sen?

- Safran, çok ucuz, - bana, küçük bir kutuyu uzattı.

Oğlan, hoşuma gitmişti, onda, Hindistan’daki bütün satıcıları birbirinin öz kardeşi yapan o kendini beğenmiş yüzsüzlük yoktu. Haytı hakkında birkaç soru sormak için, onu bir köşeye çağırdım, ve o, uysal uysal peşimden yürüdü.

- İngilizce biliyor musun?

- Biraz.

- Okula gidiyor musun?

- Yok.

- Hiç mi okula gitmiyorsun?

- Okul – yok.

Ha, galiba, İngilizce çok az biliyor.

- Kaç yaşındasın?

- 12... Mem, benim safranım en ucuz ve çok iyi.

Gözleri, prensleri düşünerek, hüzün çeken bir kızın gözleri gibiydi, derisi ise, öylesine güzel ve pürüzsüzdü ki, ona dokunmaktan kendimi zorla tuttum. O, yalınayak gezerdi, fakat ayakları, bütün yoksullarda olduğu gibi, henüz nasırlaşarak çatlamamıştı. Elbisesi kirliydi, ama bu bende hiçbir antipati uyandırmazdı. Tombalak, koyu dudaklar... bembeyaz, mükemmel dişler... onunla öpüşmek hoş olurdu... Guya koruyucu bir eda ile, boynuna, sırtına kazaraymış gibi değinerek, onu hafif kucakladım.

- Peki, neyse, haylaz, al 50 rupi, öylesine... ben tapınağa gidiyorum, bu yoldan gitsem, olur mu?

- Evet, tapınak orada... Mem, en ucuz safran bende... – küçük domuz! Ona para verdiğimi farketmemiş gibi, kendi malının can sıkıcı satışına devam ediyordu.

Elimi salladım ve, diğer çokcukları, yakların sahiplerini ve sadece dilencileri kovarak, yoluma devam ettim.

 

Yerli adetlere göre, ayakkabımı çıkardım, ve serin taş bir patika, beni, renklerin, çıngırdayan bileziklerin, güzel kokuların, turuncu çiçeklerin, müziğin, duyguların, ıslak bedenlerin, iri gözlü Hint kızlarının, seyahatlerin kuruttuğu sadhu’ların ta içine getirdi... Tapınağa yaklaştım ve içeriye baktım, - Kali tanrıçasının timsali olan kukla, çiçek girlantları, rayiha dumanı ve renkli renkli rupiler içinde gömülü duruyordu. Hinduizmde dinî bayramlar – insanların gülüp oynadığı özellikle bayramlardır... Hristiyanlığın bayramlarının kendisiyle neyi teşkil ettiğini hatırlamak bile korkunç, bu karanlıktan mümkün olduğu kadar uzak durmak istiyordum her zaman. Iztırap kültürü ve övülen bir kendi hiçlilik duygusu – bunlar benim için değildir, mamafih, Hinduizm de, yakın bakışta, kendi dış tabiiliğine karşı bir sempatiden başka, bende hiçbir şeyi uyandırmazdı. Bu dinselliğin içine girmek istemiyordum, - Hindu’ların büyük bir çoğunluğu, üzerimde, sayısı çok ritüellerinde, hakiki bir mutluluğu değil de, kendi bayağılığı için bir dayanak arayan bebeksi varlıklar izlenimini oluştururdu.

Şu ayaklar da ne kadar sempatik! Küçük ve öylesine bakımlı... Bakışım daha yukarı kaydı ve, kot pantalonla kaplı düzgün bir popoyu, daha yukarıda da – beyaz tişörtü içinde edepsizce dik duran memeleri buldu... ucu hafif kalkık bir burun... altın sarısı saçların kıvırcık, inatçı okları... beni, zarif elleri olan bu afacana doğru bir mıknatısla gibi çekti.

- Merhaba :)

Koyu kahverengi yaramaz gözleri herşeyi anladılar, yoksa onlar da mı aynısını arıyordu?

- Merhaba :) Ben – Kristi.

- Benim adım Mayya.

- Bir çocuk bayramına benziyor, değil mi?

- Evet, çok benzer.

- Halbuki, yirmi dakika önce burada bir keçiyi kestiler. Gördün mü?

- Hayır. Kurban mı?

- Evet, zira bu Kali tapınağı. Bugün burada düğün vardı. Bir hayvanı öldürdüklerini ilk defa gördüm.

- Ve nasıl?

- Garip hisler. Sanırım ki, eğer bu, burada, Hindistan’da olmasaydı, bende bir tiksinti doğururdu, burada ise herşeyi başka türlü algılıyorsun... Burada ölüm, dehşeti uyandırmaz. Bir keresinde, Portekiz’de, yolda, bir insan cesedini görmüştüm, ve bundan sonra birkeç gün kendime gelemiyordum, bütün hayatım altüst olmuştu, dört gündür, bu cesedi görmeden önceki insana tekrar dönüşmeyi hep hayal ederdim. Öyle bir his vardı ki, sanki benden herşeyi çıkarmışlar ve ancak boşluk kalmış – ne sevinç, ne korku, hiçbir şey kalmadı. Ve hiçbir yere saklanamazsın bu boşluktan... Varanasi’de ise, gözlerimin önünde birkaç cesedi ateşe verdiler ve bu, bende hiçbir şeyi uyandırmadı, yani, asla hiçbir şeyi. Ve işte şimdi de ölüme karşı hiçbir tiksinti, hiçbir korku yoktur, fakat öyle bir şey meydana geldi ki... nasıl tasvir etsem... Ben, derken, ölümün kaçınılmaz olduğunu anladım, anlıyor musun? Ölen hayvanın gözlerinde ölümün gölgesini gördüm,, hiçbir şeyin önünde durmayacak olan o kuvvetin gölgesini. Zaman, durmuş gibi geldi bana... ve o anı dinlemek istedim... Hindistan’da uzun zamandır seyahat ederim, ve burada her zaman öyle şeyler oluyor ki, bu, hayata alıştığımız bakışın içine sığmıyor, ve, herhalde, bunun için de ben burada geziyorum zaten – o anlarda birşeyler duruyor alıştığımız hayatın durmayan akımında, matris, arıza yapıyor, ve sen onun ÖTESİNE bakabilirsin.

O, yerinde hareket ederdi ve gözlerim, kâh onun çıplak ayak tabanlarına, kâh şimdi artık yakın olan memelerine hep kayardı. Ses tonundan, bakışlarımı hissettiğini ve başlayan oyunun onun hoşuna gittiğini anlıyordum. Bedenlerimiz, oynak bir erotizmle birbirine yapışıyordu sanki, her kelime, sadece kulaklar için tahsis edilmiş değildi, ve sohbetimiz, sürükleyici bir oyuna dönüşmüştü. Biz, ele ele vererek, birbirimizin gözlerinin içine bakarak, hızla dönerdik sanki, ve etraftaki dünya, çam ağaçlarının tepesine yükselen renkli bir hortuma dönüşmüştü.

- Peki, matrisin arkasında neyi görüyorsun, bunu nasıl yaşıyorsun?

- Ben, sanki kozamın içinden çıkmış ve dünyaya ve kendime başka bir köşeden, başka bir pozisyondan bakabiliyormuşum gibi. Sanki, daha önce daima tek bir yerde duruyordum ve herşeyi ancak bir açıdan görüyordum ve her gün sadece bu manzara vardı, ve derken birdenbire başka bir noktada kendimi buluyorum ve, galiba aynı şeyleri görüyorum, fakat bu artık bambaşka bir dünya.

- Peki, özel herhangi algılar var mı?

- Özel algılar mı? – düşünceye daldı...

O, kim olduğunu, neyin onu çektiğini anlamak için kendini yiyen bir insan izlenimini vermezdi. Onun, kendi garip hallerinde yüzmek hoşuna giderdi, ve bu, galiba, onun için yeterliydi. Ben, ümitsiz bir hevesi onda görmüyordum, ama bitkisel bir memnunluk da yoktu. Onun yanında bulunmak belirli bir şekilde hoşuma gidiyordu, onun, her adımından zevk almaya çalışması başımı döndürdü, onunla, gülmek, takla atmak, kuyruklar, ayaklar ve kulakların tüylü yumağı halinde sarılan iki hayvan yavrusu gibi, oynamak istiyordum.

- Ben, şöyle söylerdim: hayata karşı ilgi o anlarda özellikle parlak, özellikle canlı oluyor. Çeşitli yaratıcı fikirler doğuyor... biliyor musun, ben resimle uğraşıyorum, ve bu, Hindistan’da bulunmam için bir sebep daha, - burada hayat, çok çeşitli yüzlerle tezahür eder: karlı tepelr, cengeller, palmiye koruları, okyanus, dağ ırmakları... Ya buranın simaları nasıl! ...Senin resmini yapmak istiyorum, benim misafirim olur musun? :)

- Tabii ki, olurum.

- Ben, orada oturuyorum, - eliyle işaret etti, ve ben, güçlü, fakat zarif bir hayvanın pençelerine benzeyen onun güzel sportif kollarına dikkat ettim, - dağlarda. Orada otlarda uzanmak, güneş almak mümkün... Şarap içiyor musun?

- Bazen.

- Benim çok iyi bir Potekiz şarabım var, yarın akşam gelir misin?

Tabi tabi, ben yarın akşam gelirim, ve biz, yeşil uçurumun üstünde sarkan ce büyük kara pencerelerinde karlı tepeler yansıyan bir İtalyan kafede buluşmaya anlaştık. Kristi’yi, Kali tapınağının yanındaki büyük bir ağaç altında bıraktım, o, yüzler ve izlenimler dalgalarında biraz daha yüzmek istiyordu, ben ise, yalnız dolaşmak, yeni fikirleri yazıya geçirmek, enteresan bir fikri yakalamaya çalışmak istiyordum. Bu kıza karşı duyduğum erotik sempati, ilham fışkırmalarına neden oluyordu, ve ben, onu dinlemek, onun yumuşak ve aynı anda ısrarla peşinden sürükleyen dalgasını yakalamak ve, dışımda bir yerlerde değil de, benim varlığımın en özünde olup biten hayatın açılan alanlarına çabucak yönelmek istiyordum.

 

“**Eylül

Bazen, onda yakın bir şeyler duyduğum şu ya da bu insana kendimi büsbütün vermek yeteneğine sahip olduğumu seziyorum – ben, dikkatimi tamamen vermeyi, onun algılarına sızmayı, onu içten hissetmek için, onunla kaynaşmayı biliyorum. Fakat, bu yetenek, insana karşı kişisel bir tutum dışa çıkar çıkmaz, aniden kayboluyor. Yani, eğer ben ruhumun derinliklerinde o insandan bir şeyler istiyorsam, onu hissetme yeteneğini aniden kaybediyorum. Bunun, ondan bir şeyler edinmek gibi açıkça pragmatist bir arzu olması şart değil – mesela, bu, enteresan bir şeyi yaşamak arzusu, veya, hatta, enteresan bir kimse ile temas edebildiğimden bir sevinç yaşamak arzusu olabilir – böyle arzular dahi, aniden ağırlaştırır ve yere indirirler. İnsanı hissetmekten ancak samimi ve hafif bir arzu – hayata, duruma karşı ancak hafif bir âşıklık, insandan alınan zevk, büyük sevecen bir köpeği seyrederken yaşadığın gibi bir şey ise, ki böyle anlarda hiçbir şeyi, asla hiçbir şeyi beklemiyor ve sadece anı yaşıyorsun – ancak bu engel teşkil etmez.

Bu hali yakalamak oldukça zordur, ibreyi, temastan bir şeyler edinmek arzusuna çevirme mekanizması ise, büsbütün farkedilmeden çalışmaya başlıyor, bunu, artık geç olunca, farkediyorsun. Onun için, benim için özellikle önemli olan anlarda, ben, halimi tarayıp, sahip olma gereksinimin varlığını kontrol etmeye çalışıyorum. Bu, tazeliğin ani fışkırmasına getirir. Aslında, bu, kalemin ucuyla titreyen elin küçük bir noktaya isabet etme teşebbüsüne çok benzer – yakın, çok yakın, ama orası değil, orası değil, hep etrafında, yakınlarıda, ve derken – hop – isabet ettim, ve hemen o anda bu, hislerin ilkel tazeliğinin ani fışkırmasıyla eşlik edilir.

Enteresandır ki, bu hale, boğaz kısmında çok garip gıdıklayıcı bir zevk eşlik eder – boğazda öyle küçük bir orgazm. Garip bir his. Çok keskin ve sevinçli. Kristi ile karşılaşmam çok süper – bunu yeniden yaşadım, yakın buluşmayı tatmak hoştur”.

 



<< Geri İleri >>