« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 19


...Oleg’in günlüğünü, artık aşağıdayken, Elbruz buzulunun sarkan dili altından akan sakin bir ırmağın kıyısında yatarak, okudum. Neredeyse bütün sayfaları su bozmuş – çok küçük bir dağ deresini geçerken, gücümü hesaplayamadım ve akım, beni suya düşürerek, sürüklemeye başladı, iyi ki Andrey beni yakaladı, şimdi de burada, eşyalarımız kuruyuncaya kadar, bir günlüğüne duracağız. Hayrettir ama – görünüşte çok zayıf gibi olan bir dağ deresi bile ne kadar bir kuvvete sahip! Ama bir şeyler gene okunuyor.

 

“pis koku, her saniye, her fikirde. herşey o kadar çürümüş ki. şu küçük çocuk da tekrarlayıp durur hep: “beklesene, zira bu akıllıcadır, bir ay daha Meksika’da, sıcaklık ve tokluk içinde yaşamak, sonra da artık dönmek de mümkün”. hayvana bak! bu ay, benim için inşa ettiği hapishanenin son tuğlası gibi. her aralığı macunladı, sıvadı, üstüne de çiçek dikti. alçak. herşey o kadar güzel ve düz ki, bırak ben, başkaları dahi aldanıyor – bu boka temas eden herkes, er ya da geç, burada bir şeylerin yanlış olduğunu, burada çiçek yetişmediğini, ekim çalışmalarının yapılmadığını söylerdi. bir şey var burada, bodrumda – çürük ve pis kokulu bir şey. onun kocaman elleri bodrumdan dışarı uzanır, fikirler çıkar, ve o diyor ki: “yapmayın ya, herşey süper! size öyle geldi bu. ve sana da, sahip, bu öyle geldi, ama hiçkimse hiçbir şeyi farketmedi ya”. sonra da kocaman elleriyle pis kokunun çıktığı bu delikleri yeni sıva tabakasıyla kapatmaya, yeni fideyi üstüne dikmeye beni zorlar.

kendisi ise, hayvan, hep korkulardan oluşur. karar mı almak? yooooooo, hayır. faaliyette mi bulunmak? yoooo!.. herşey süper ya! baksana – çiçekler yetişiyor.

...

kahretsin, ben böyle artık dayanamıyorum! o, her delikten çıkıyor, şu küçük sefil pis kokulu kindar açgözlü saldırgan çocuk. her fikre, her faaliyete o sinmiş.

...

burada yaptığım tek şey – hapishanenin, tatlı bir mezarın inşaatıydı, canlı canlı gömülme idi. bir taş daha, bir tuğlacık daha, biraz sıva daha, ve çalışmalar neredeyse bitmek üzere. ama ben içerdeyim, yahu! pis koku bana gelir, ya! dışarıdaki şu çiçekler benim neyime ki? ben boktayım, boydan boya bokun içindeyim. o, kanepeye kendini atarak, ağlamaya başlıyor, sonra da uykusu geliyor. yeni bir gün başlıyor – ve herşey artık yine eskisi gibi, güneş altında bir hapishane. herşey düz. kahretsin.

...

etrafındaki insanlara tutunur. der ki: “bak – işte insanlar, kendi evlerinde oturur, ve çalışır! demek, ben de öyle yapmalıyım. sen şimdilik orada çalış, ben ise o zaman içinde buradaki inşaatı tamamlarım...”. herşeyi kendi eline aldı – aydın, samimi olan herşeyi, herşeyi altına alıyor. bir şeyler yapmak için bir heves uyanır uyanmaz – hemen karşı bir ağırlık olarak şu alçak, “pratik için iyi şartlar yok, otur ve boşuna telaş etme, iktidarsız herif. işte böyle, herkes gibi, ve pratik ile de – işte bu süper! gidecek misin? ne çıkar? ben seninleyim ya. bu bok her yerde seninledir” fikrini ortaya atıyor. kahretsiiiiiiiiin. ne kadar da alçak biri.

...

ben korkuyorum, daha doğrusu, o korkuyor, herşeyi bırakmaktan, bir şeyler yapmaya başlamaktan korkuyor, ve hiçbir okumalar ve pratik hakkında çene çalmalar hiçbir şeyi değiştirmezler – herşeyi kendi altına alır, alçak, bir sonuç yerine ortaya atar, onur tahtasını hapishane duvarına asar. ağzını faaliyet ile kapatırım, işte o zaman ne yapar, bakalım. bunu yapmadıkça, bari bir şeylerin değiştiğinden hiçbir zaman emin olamam... pis koku, çürümüşlük, ishal dolu bir fıçı, araklıklardan yayılır, öldürürüm hayvanı”.

 

Aman Tanrım, nedir bu!? Onun gözlerindeki o acı, demek, buradan kaynaklanırmış, fakat neden hiçbir zaman anlatmadı? Burada daha neler okunabilir, acaba? Sayfaları bir bir gözden geçirirken, bundan başka hiçbir şeyi okumak imkansız olduğunu görüyordum. Ancak sonda bir parça daha:

 

“sabah saat 7’de uyanıyorum, etraftaki dünya düşman, gene de uyanmışım. dün uykuya yatmayı o kadar istemiyordum ki. korkuyordum, her yer karanlıktı. rüyalar. onlarda hep kabuslar bulunur. ve işte sabah. kahretsin. battaniye altında sıcak ve rahat. yine şu gün, bir şeyler yapmak lâzım. anne, mutfakta annem oturur ve saç kurutma makinesiyle saçlarını kurutur. şimdi çıkarım. bir gözüm yarı kapalı, donum ve atletimle, şu nefret ettiğim evin içinden tuvalete kadar koşuyor, çabukcak işiyor ve mutfağa gidiyorum, orada taburede küçük bir yastık bulunur, yarıçıplak popom ile oturmak soğuk olmasın diye. ben büzülüyorum, masada çay ile poğaça duruyor artık. ben oturuyorum, yanımda saç kurutma makinesi çalışır, ılık bir hava ile eser. kahretsin, uyanmayı ne kadar da istemiyorum. anne, çayını içti ve işe hazırlanmaya gitti. tek çıkış – yatağa geri dönmek. giriyorum, o hâlâ biraz ılık, battaniyeyi başıma çekiyorum, yastığın altına giriyorum. yarım saat öylece yatayım işte, ferahlarım. uyudum. kahretsin, sekize yirmi var, okula kalkmak lâzım, bana bakan, değerlendiren, lakap takan, gülen çocuklarıyla şu nefret ettiğim okula. kahretsin, onların neşesi yerindedir, ama ben neden neşelei değilim? ben de öyle istiyorum, cesurca, bağımsız, onlar gibi. şu lanet olası okul giyimi de nerede. ceket – onun sağ cebinde, şehirde, kanalın yakınlarında, bir ağaç altında, yalnızlık ve hüzün içinde onu yerken, nihayet, zevk alabileceğimi hayal ederek, bir hafta önce öğle yemeği esnasında sakladığım kurumuş siyah ekmeğin tatsız kırıntıları. onları halıya silkmek olmaz, sokakta silkerim. sekize artık beş dakika kaldı, acele etmeliyim! lanet olası okul çantam, onda matematik ders kitabı, ben ödevi yapmadım ya, beni muhakkak kaldırırlar. okula koşuyor, etraftaki çocuklara bakıyorum. onlar konuşur, gülüşürler, benim içimde ise korku var. işte okul kapısı, onun, diş ağrısına kadar iyi tanıdığım gıcırtısı, holün kokusu. zile bir dakika kaldı. sınıfa koşarak giriyor, tanıdığım aşağılayıcı bakışları görmemek için, gözlerimi saklıyorum. Andrey gene geç kalıyor, kahretsin. onun hakkında konuştuklarını, güldüklerini işitiyorum. ve işte o pencerede göründü, her zamanki gibi 10 dakika gecikti, elinde diplomatı ile, acele ediyor, kibirli, somurtmuş, girdiği zaman başlayabilecek gülüşlere dargın bir eda ile cevap vermeye hazır. benim dostum olsa da, ne farkeder, ona arka çıkmak istemiyorum, bu, onun problemidir, pis hayvan. öğretmen. n’olur, beni kaldırmasa, n’olur, herkesin önünde kalkıp, tahtaya gitmesem

...

köy, ben 6 yaşındayım. onlar beni yine köye getirdiler, benzin kokan ve misemi bulandıran araba ile. burası can sıkıcı, burada ancak tozlu bir yol, tanımadığım çocuklar, iğrenç tekdüze yemekler pişiren ve hep zayıf olduğumu, yemek yemem gerektiğini mırıldayan büyükannem var. şarik, avluda şarik var, şirin çok süper bir köpek, sallanan kulakları, uzun açık renkli tüyü ve kıvrık kuyruğu ile. beni her zaman neşe ile karşılar, onu okşamak istiyorum. kibrit – entersan bir şeydir, o kadar süper yanıverir ki, büyükannem ise hep evini yakacağımdan korkar ve beni azarlar. karşıdaki eve bir erkek çocuğu getirdiler, benden bir-iki yaş küçük. ana-babam eğilir, ima ederler, git işte, onunla oyna, tanış diye. beni oraya götürün, yabancı bir eve yalnız gitmekten korkuyorum. çocuk, perişan küçük bir çocuk. avluda biraz koştuk, küçük çubuklarla yoldaki kumda oynadık. şarik, onunla biraz oynasak mı, acaba. o neşelidir, avluda koşuyor, kuyruğunu sallayarak. onun, avluya açılan büyük kapıların altında küçük bir lağımı var, yola çıkmak için, o ve tavuklar bu lağımı kullanırlar. büyükannem, bu lağımı hep tahta ile kapatmaya çalışır, fakat şarik yine açıyor. avlu kapısı – onda türlü türlü kirişler var, tırmanmak, yukarıdan yola ve köye bakmak mümkün. oradan, Büyükannemin bahçesi de görünür, orada idris ağacı ve toprağa gömülü korkunç bir fıçı var, bu fıçıya yoldaki kuyudan boru gider ve onu sulama için su ile doldururlar, bahçenin sonunda da bir mahzen, yer altında, delik deşik kapısıyla, bu kapının öbür tarafında – karanlık ve serin bir rutubet, patates ve salatalık turşusu kokusu. asla girmem bu mahzene. o, lanet olası, direkt evin arkasındaki tarlalara giden patikanın ortasında, orman yolunda durur. oraya gitmekten korkarım. kapılar, biz çocukla beraber onlara tırmandık, güneş, dangalaklık, bir şeyler uydurmak, çocuğun üzerinde bir şekilde izlenim oluşturmak lâzım. aşağıda şarik deliğe yaklaştı, başını sokağa çıkardı, ve tembel tembel yolu seyrediyor. onun üzerine bir şeyler düşürüp, köpeği şaşırtmak istiyorum. kapıdan indim, elime tuğlayı alarak, geri tırmandım ve sinsi bir gülümseme ile onu şarik’in başına attım. kahretsin, ben yaptım, sevdiğim şarik ulumaya başladı, ayağa fırladı, çenileyerek, kaçtı. aşağılık, ne kadar da aşağılık biriyim ben, ve şu iğrenç çocuk bütün bunları gördü. o, bütün bunları o yaptı, hayvan, ana-babama yalan söylerim. seslere büyükannem ve babaö çıktı, ben ağlıyor, parmağımla çocuğu gösteriyorum, ne kadar hayvan biri o, şu çocuk. o ağlıyor ve başını sallıyor, babam, ikimize de aşağılama ve öfke ile bakıyor. onlar büyükannemle beraber köpeği aramaya gidiyorlar, yarım gün arıyorlar, ben kendimi berbat hissediyorum, midem bulanıyor, korkuyorum. gidip aramaktan, ıztırap çeken köpeği görmekten korkuyorum. bari komşu gölete kadar, yaklaşık yüz metre, gideyim. şarik, nerdesin, canım. o, 3 gün sonra döndü, hafif inleyerek ve insanlardan kaçınarak. onun yanına gitmekten korkuyorum, şarik, affet beni, ben ne yaptım

...

kahretsin, ben herşeyden korkuyorum. tüm hayatım boyunca. insanlardan korkuyorum, her birinden, onlardan her biri benim için yabancı, her biri beni incitebilir, vurabilir, bana küfredebilir. bu günlüğü yazmaktan korkuyorum. bana karşı sempati ifade ederlerse, ben korkuyorum, çünkü memnunluğun içine düşerim, bana karşı bir aşağılama ifade ederlerse, ben korkuyorum – bu, öylesine incitici ve acıdır ki. ben, yalnız kalmaktan korkuyorum ve aynı zamanda da insanlar arasında bulunmaktan korkuyorum. arkadaş takımında bir köşeye sinerek, herşeyin iyi olduğu, benim de herkes gibi bir insan olduğum görünüşünü yapıyorum. ama öyle değilim ya, bu, 3 yaşımdayken takınmış olan ve o zamandan beri hiçkimsenin önünde bir saniyeye bile çıkarmadığım bir maskedir. benim aslında nasıl biri olduğumu hiçkimse hiçbir zaman bilmez. bana sık derler ki – işte, senin gözlerinin içine bakıyor ve şu anda neler düşündüğünü asla anlamıyorum. ben ise gurur duyuyorum – çalışıyor! benim gizlenme sistemim nihayet çalışmaya başladı, şimdi ben herkes gibiyim. şimdi ben hoşsohbet, neşeli, başarılı biriyim, şimdi istediğim şekilde şaka yapabilirim, artık büyüdüm ve gü.lüyüm, ve ablam artık beni dövmeyi korkar, ve bama da kaçınır. bakın işte, ben artık çocuk değilim

...

kahretsin, ama ben maske altındayım ya, bir manken. ne kelime, ne fikir, ne de bir davranışı samimiyetle yapamam, zira onlar o zaman içimdekini görürler, orada korkuların, bağımlılıkların, acımanın, kendime karşı kalın, herşeyi yutan bir acımanın olduğunu görürler. suçlamak, birilerini suçlamak istiyorum. bu nasıl oldu böyle, benim, kendimi hatırladığım kadarıyla, çocuk bahçesinden beri, böyle bir bok, korkak, saklanan, intikam alan, kurnaz bir bok oluşum? babam, o suçlu, o da benim gibiydi, büyükanne, onun küçük kardeşinin bir yaramazlık işleyip, suçu onun üstüne attığı ve büyükannem onu cezalandırdığı zaman, onun nasıl sustuğunu, yüz kızartıcı ve kibirli bir şekilde sustuğunu anlatırdı. o, bunun işte bir cesaret olduğunu düşünürdü. babam, sefil, iğrenç bir mahlûk, annem de, ablam da, ben de ona hep aşağılama ile bakardık. annem, iyi kalpli, candan, akıllı. nah! acıma, onda, babama karşı topyekün bir acıma, onunla yaşıyor, ıztırap çekiyor, ağlıyor, fakat terketmiyor, acıyor. bana da acıyor, Oleg, oğlum, gel yemek ye. işte hastalık, çocukluğumdan beri her saniye benim kafama bir mühür gibi basılan ve bugüne kadar beni bir saniye bile bırakmayan bir hastalık

...

başarılı oluş, memnunluk, dış sıfatlar. evet, onlara kaçmak mümkün. korkuları düşünmek niye – zira herşeyim var, korkmayacağım. cesur tutum görünüşünü yapacağım – yapıyorum, sonra da düşünüyorum, sonuçları düşünmeyeceğim. korkusuz olmak lâzım. ama bu, bir kaçış, yahu, ben her zaman yaptığım gibi. mükemmelleştirilmiş bir mekanizma. eskiden, içte kaçacak bir yer olmadığı zaman – ben dışta kaçardım, şartlardan kaçardım, dünyada henüz o kadar çok yer var ki, ben kaçabilir, bana karşı candan davranacak insanları bulabilirim. şimdi ise hiçbir yere kaçmamak da mümkün – zira herşeyim var ya, memnunluğa, önemliliğe kaçabilirim, süper bir yöntem! böyle bir kaçış yöntemini bulduğum, onu telkariliğe kadar bilediğim için, ne kadar da akıllıyım ama, hiçkimse bir saniye için dahi, beni, yer ayaklarımın altından kayacağı kadar korkutamaz. ben, çaba sarfeder, kendimi yener, korkuyu bastırır, iyiyi düşünürüm, çabuk, yıldırım gibi.

dün ağladım, inledim, bağırdım, böyle artık yaşayamıyorum. kahretsin, ve şu kaçış mekanizmasının nasıl çalıştığını gördüm!!! bir saniyede, kuvvetle, ağlamayı, korkuları kolalıkla giderdim, sakin sağduyulu bir hale geçiyordum, düzgün bir ses ile diyordum ki: “ve ne, işte o, çıkış, gözyaşı ve acıma işte böyle giderilir”. fakat hemen bir dehşet kaplıyordu, o anda neyin meydana geldiğini anlamaktan kaynaklanan dondurucu bir dehşet. bir makina, uyma, kaçış ve kurnazlığın anlmasız makinası. ve ben, yine, daha büyük bir kuvvetle, ulumalar koparıyordum

...

nereye sığınayım? yapacak ne icat edersem edeyim – bu, o mekanizmanın işleyişidir. sevincin nasıl bir şey olduğunu hatırlamıyorum – o, her zaman, herşeyin sakin olduğundan gelen bir memnunluğun tadını taşır. sevginin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum – bu, sadece bir acımadır. sempatinin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum – o, bana karşı iyi davrandıklarından gelen bir memnunluktur. benim için kim sempatik? bana karşı iyi davranan biri. bana ters bir şey söylemeyi bir denesin – hemen negatif bir tutum, aniden, hemen bir kurnazlık, savunma, herşeyi memnunluğa geri çevirme yollarının arayışı

...

insanlar, her yerde insanlar, ben onlardan korkarım. onlara bakar ve, elimdeki kılıçla onları çaprazdan ikiye nasıl yardığımı ve onların, iki et parçası gibi, bölündüğünü tasavvur ederim. zira bu korkusuzluktur, öyle değil mi, işte ben, bir savaşçı, korkusuz... bir bok parçası, hiçbir kurutluş şansı olmayan, boktan bir durumun içinde bulunan kindar, sefil bir mahlûk. kendimi böyle görmekten dehşet uyanır, bir manyak olduğumu, insanları öldürmeye, onları, sadece düşüncelerimde değil, fakat gerçekte de parça parça kesmeye hazır olduğumu görmekten. kendimi parça parça kesmeye cesaretim yetmiyor. intihar fikri, bir pasifiliğin, eylemsizliğin, herşeyin kendiliğinden geçeceğine, sabah olup unutulacağına dair umudunun içine düşürür

...

kendimin düzenlediği bir hapishane, inşa edilmiş, mükemmel çalışan bir içe kaçış sistemi, süper hızlı. onda yaşamak istemiyorum, kaçmak istiyorum, herşeyden çok korkutuğum bir şeyi yapmak – pençelerin içinden kurtulmak – istiyorum. kendime bağırdım, çocuğa üçüncü şahıs olarak hitap etmeye, onun fikirlerini sesimle tıkamaya başladım, kendimle konuştum ve yine korku uyandı – çıldırmaktan korkuyorum, kahretsin, ben, içimdeki çocukla konuşuyorum!!! başımı duvara vurup, onu sakatlayayım mı, hayvanı

...

acımasızlık, içe yönelik bir saldırı. plan, çözüm – herşeyi bırakmak, eşyayı satmak, işten çıkmak, bir manastıra gitmek. zira ben hiçbir zaman hiçbir şeyi kendim yapmamıştım, herşey kendiliğinden olurdu, tesadüf, iktidarsızlık ve pasiflik, herşey kendiliğinden olur, hiçbir şeyi yapmak istemiyorum. değişikliklerden korkuyorum, bir şeyi kendi başıma yapmaktan korkuyorum. işte çözüm – herşeyi bırakmak, kelimenin tam anlamıyla, bir sırt çantası ve parası bir yıllık fakir hayata yetecek bir banka hesabıyla kalmak. kabul ettim, ertesi sabah ne olacağına bakmaya karar verdim. ve işte sabah, fon, dünkü kendime acımadan kalmış iğrenç bir fon, gözyaşlarından dolayı ağır başım, kafamda, herşeyi bırakmak kararı dönüp durur. birileri, artık bunu biliyor, diğerlerinden onu gizlemek istiyorum. ne derler, yargılarlar mı diye korkuyorum, paranoid bir kaygı, kendime acıma fışkırması, şartlardan kaçış. ama ben bağırıyorum cevaben – kalmak, hapishanede yaşamak, kaçış olur, ben hiçbir şeyi hiçbir zaman kendim yapmamıştım, hayatımı değiştirmemiştim, bir gün, iki gün geçer ve herşey yine bayağılaşır, diner, aaaaaaaaaa... bunu ne kadar da istemiyorum, ne kadar da iğrenç bir koku ama, işe gidip gelmek, karşılık olarak gülümsemek, o anda herkesten ve herşeyden nefret ederek. memnunluk, bedeni işgal eden, kendi tatlı suyu ile delikleri dolduran kokuşmuş et. şu zehre bak

...

kaçmaktan korkuyorum, bundan hiçbir şeyin değişmeyeceğinden, yeni şartlar içindeki hayata pararlel olarak mücadele etmeye gücüm olmayacağından korkuyorum. kalmaktan, hiçbir şeyi yapamayacağımdan, herşeyin eskisi gibi olacağından, insanlardan, onların değerlendirmelerinden korkacağımdan ve herhangi bir davranışı yapmaya dair her fikrin, kurtuluşa doğru yönelimden değil, yeni şartlara uyma mekanizmasından kaynaklanacağından korkuyorum

...

samimiyeti nerde alayım? kahretsin, ben, ancak ağladığım zaman, bağırdığım, hayıflandığım zaman, dürüst idim, o zaman kendi içindekilerimi dökmekten korkmazdım, ancak panik ve ümitsizlik içinde ben samimiyim. sakinleşiyorum, ve herşey alışık şema üzerinden gitti, uyma, adapte olma, korkular yığın yığın akın ediyor, HER AN, kahretsin... işim tamamen boktan

...

oturup, bu fikirlerle kendime ıztırap çektiriyorum, çünkü onlar samimiyettir işte, karar almak istemiyorum, çünkü huzur başlar, plan var, herşey iyi, herşeyi başarırım, umut var, ve yine bütün bu sistem çalışmaya başlıyor, yine kararlar ve onların gerçekleştirilmesi – bu, samimi bir davranış değil, bu, sonuçları onur tahtasına asmak, kokuşmuş memnunluğu yaşamak için yapılan bir davranıştır

...

ben, ne yapmayı bilmiyorum, bu ümitsizliğe nasıl tutunmayı, onun gitmesine nasıl izin vermemeyi, hapishaneye, beni geri kapatmasına nasıl izin vermemeyi bilmiyorum

...

kahretsin, ne yaparsam yapayım – bu, çürümüşlük ve pis koku, memnunluğun leş gibi kokusudur”.

 



<< Geri İleri >>