« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 17


Güneş, tepeler arkasından henüz göründüğü zaman, batıda onun karşısında yükselen dağlar, keskin, parlak bir şekilde aydınlatılır, güneşe yarım dönerek duran dağlar ise ıslak, bulanık bir serabın içine, onda yıkanır gibi, dalar.

Bu manzara çok güzeldir, fakat onun fotoğrafını çekmek büsbütün faydasızdır – fotoğraflar bulanık çıkıyor... onun için, sabah sisinde yıkanan dağların güzelliği ancak hafızamda kalır benim.

Bugün, bir kıvılcımı yeniden yakalamış gibi, harika bir his ile uyandım... bazen, uyandığım zaman, uykudan garip bir his kalıyor... ve, seğirmeden, atlamdan, hareket etmeden, onun daha net olarak tezahür etmesine izin verirsen... bu yarı uykulu şekerlemeye kendini verirsen... bu his, öyle geliyor ki, ne rüyanın konusu ile, ne de bizim hayatımızdan olan asla hiçbir şey ile ilgili değildir... o, gariptir, uykunun en derin bir yerinden gelir... o, hafif bir endişe, belki de, hatta korku ile yaşanır... o, uyanıklığın gerçekliğinde ya da uykunun gerçekliğinde karşılaştığım şeylerin hiçbirine benzemez... o, sanki “ben”in ta derinliğinden çıkıyor gibi... bu, beşerî olan herşeyin içinden benim bireyselliğimin kendi kendisine haberidir... korkunç, fırtına öncesi bir his... o, birikmektedir, daha doğrusu – bu hissi yaşama tecrübesi birikir ve, istediğime ya da istemediğime bağlı olmadan, bütün hayatımın üzerinde kendi yumuşak etkisini yapar. Bu etkiyi nasıl tasvir edeyim? Neden o aynı anda hem korkutucu ve hem de çekicidir? Korkutucu, çünkü onunla uyum sağlamayan, onun dışında olan herşey için kendinde bir tehdit taşır – bu his ne kadar daha kuvvetliyse, benim olağan şahsî hayatım o kadar daha yassı bir gölge olarak görünür. O çekicidir, çünkü oralara bir yerlere benim yolum yatar, çünkü kendi bireyselliğimi doğrudan yaşamaya geçiş beni daha bütünsel ve, herşeyi artıksız dolduran, benim dışıma, çok uzak bir yerlere akan bir boşluk ile daha dolu yapar... Biz, bölünmüşlük dünyalarında birer yalnız gezginiz, onun için bu kadar çılgınca gelir günün dış şuuru için geceleyin rüyalarda yaşadığım şeylerin herhangi bir hatırası...

Ben, her tarafta çiçek saksıları duran çatıya çıktım. Bende, çocuk bahçesine, okula, enstitüye, işe devam etmenin onlarca yıllık tecrübesi sonucunda oluşmuş erken sabah ve hafta içi günlere karşı negatif tutum yavaş yavaş sönmeye başlamıştı... Sabah erken satte kalkmak, hoşuma gitmeye başlamıştı – hiçbir yere “gitmek” gerek olmayan uzak çocukluğumda gibi. İnsan hayatının en tatlı yılları neyine bu kadar acımasızca sömürülür yahu? Bütün bunlar neye? “Beni, akılsız çocuğunu, şuraya ve şuraya gitmeye zorlayan annem sağolsun – şimdi bakın nerdeyim...” diye tekraralayıp duran mazoşistler her zaman bulunur. Bana göre ise bu, bir zulüm ve canlı olan herşeyin çldürülmesidir, ve, şu anda senin bir yerlerde bulunmanda ne mana var ki, eğer bir azmana dönüşmüşsen, eğer hayatın güzel değilse? İki yaşımdayken, ben, bir yığın aydın, yeniliğiyle gıdıklayan heyecanları yaşardım ve asla farketmezdi – ben yatakta mı yatıyor, kumlukta mı oynuyor, çimenlikte mi koşuyordum. “İş günleri” – çocuk bahçesi, müzik okulu, genel okul, yüzme havuzu – başladığı zaman ise... herşey gitti, bir yana çekildi, benimle vedalaştı, yerini, bir türlü sonu görünmeyen yeni görevlerin ebedî sabah ıztırabına bırakarak. Ve bütün bu sayısız derslerden, ders kitaplarından, okul seminerlerinden bende ne kaldı? İşte bu rastgele bilginin bulanık yumağına tüm hayatımı değiştirmeyi beni zorladılar... Beş yaşımda matematik öğenmeyi istediğim zaman – kendim istedim, öylesine – kitabı elime aldım, ve o matematik, adeta akıyordu benim içime, çünkü ben KENDİM İSTİYORDUM, benim HOŞUMA GİDİYORDU, benim ders planlarım, sınavlarım ve derslerim yoktu. Aynı matematik okulda başladığı zaman ise... midem bulandı ve kustum, ve zorla geçici puan alabiliyordum. İşte, “iyi eğitim”, yani kendini beğenmiş yarım akıllılar kalabalıklarını doğuran, münasip bir bahane altında tecavüz ile, güzelliğin, yeniliğin, öntatmanın ve yeni buluşlar sevincinin algılanışı içine organik bir şekilde giren tabii, spontan bir ilgi arasındaki fark budur. Ve, bu meşrulaştırılmış tecavüzün asıl gerekçesi dahi son derece ahmakçadır, meğer bununla çocukları yetişkin hayatına hazırlıyorlarmış... ölüme hazırlıyorlar onları, hayata değil. Güneş altında kendi yerini emin bir şekilde alan iyi bir profesyonel, ancak inanın zevk aldığı, canını verdiği, kendi kişiliğini gösterdiği zaman, meydana gelir, onun için, eğer bir gün çocuğum olursa – onu nah okula veririm. Ancak ilgisini çeken şeyleri yapar, ben de onun ilgilendiği şeylerde ona yardım ederim – özellikle de yardım ederim, empoze etmem.

Sözgelimi, burada da İnternet var ya... gidip bakayım – belki Natali yazmış!

Naggar’da iki-üç İnternet kafe vardır, fiyatları, dağlarda, medeniyetten uzak bulunan bir yerleşim yeri için gayet normal – saati bir buçuk dolar, onun için oturmak, bakmak mümkündür – dünyada ve posta kutusunda neler olup bitmektedir.

Natali ile otobüste tanıştık. O, daha sonra arkadaşlarıyla beraber Manali’ye gitti. Onu, kendi yerime doğru ilerlediğim esnada gördüm – öyle bir bebek, sevimli, gözleri canlı. Onun İsrailli olduğunu düşünmüştüm ve derken Rusça konuştuğunu duydum. O, koridorun öbür tarafında benden biraz ilerde oturuyordu ve ben sık bana yönlendirdiği bakışlarını yakalıyordum. Yol arkadaşları, büsbütün mide bulandırıcı genç bayanlardı – biri yapmacıklı, öteki asabi, ve ben, onlarla konuşurken Natali’nin yüz ifadesinin salaklaştığını farkettim. Bana bir soru ile yönelen asabi kızı, edeb kurallarına tükürerek, oldukça soğuk bir şekilde tersledim ve beğendiğim bebeğimi ağıma yakaladım, bundan sonra da adının Natali olduğunu, beni ilk görünce çok beğendiğini, yol arkadaşlarının da, Hindistan’a giderken uçakta tanıştığı ve, buralarda neyin ne olduğunu bilmediği için, onlara yapıştığı rastgele tanıdıklar olduklarını öğrendim. Biz hemen ortak dili bulduk, onunla olmak hoşuma gidiyordu, onun ellerine, omuzlarına dokunmak, onu kucaklamak, onun gözlerinin içine bakmak hoştu ve onun da bunlar hoşuna giderdi. Birkaç saat boyunca konuştuk. O da, benim gibi, “bilmem neyi” arıyordu – hayatı mana, muhteva, sevinç, arayış, öntatma ile dolduracak bir şeyi. Ve, benim gibi, o da evde ve işte küflenmeye devam etmek istemedi, herşeyi bırakıp, Hindistan’a gitti, bari burada bir şeyleri veya bir kimseleri bulmak ya da, en azından, günlük telaşlardan uzakta kendini anlamaya çalışmak ümidiyle. Birbirimizin e-mail adresini alarak, Moskova’da muhakkak buluşacağımızı anlaştık. Bana Manali’den bir şeyler mutlaka yazmıştır artık!.. Evet! Natali’den bir mektup...

Merhaba, Mayya! Seninle karşılaşmamız tam bir mucizeydi! Manali’de fazla kalmadım – burada yapacak hiçbir şey yoktur, ve hemen şimdi tek başıma Dharamsala’ya gidiyorum, orada harika yerlerin olduğunu söylüyorlar – çok sayıda Tibet rahipleri, güzel dağlar... hatırlıyor musun, bana Lobsang hakkında bahsetmiştin – belki, onunla orada karşılaşırım? :) sana oradan yazarım, oranın nasıl olduğunu anlatırım. Sana ilk bakışta âşık oldum...

Mayya, arayışlarında sana başarılar dilerim, bana yaz – negatif duygularla neler yapıyorsun, ben de sana Dharamsala’dan yazarım. Kucaklıyor, bağrıma basıyor, öpüyorum :) Senin Natali’n”.

Evet, burada birkaç mektup daha var, annemle babamdan da bir tane... Bana neler yazdıklarını düşünebiliyorum. Yükleniyor... İşte!

Mayya, bizimle işte böyle davranacağını beklemezdik. Böyle önemli kararları tek başına almak için kendini, herhalde, yeterince büyük sanıyorsun, fakat yaptıkların, senin henüz çocuk, bütün yalvarış ve yakarışlarımıza aldırmadan, herşeyi bırakıp, Hindistan gibi böyle korkunç bir bataklığa, geriye dönüp bakmadan, kendini atan katı yürekli bir çocuk olduğunu açıkça gösteriyor. Seni oraya çeken ne? Mayya, biz, senin bir tarikatin eline düştüğünden eminiz. Neden bunu açıkça söylemek istemiyorsun? Zira herşey buna giderdi. Seni her zaman yanlış yerlere çekerdi – kâh rock’çulara, kâh yogilere, kâh şu korkunç tantristlere... ve her defasında sen, yeni tanıdıklarından öyle esinlenirdin ki, her defasında korkardık – bu kez ne? Ancak bizim sayemizde sen iyi bir eğitim alabildin ve böyle itibarlı bir işe girebildin. Ve ne? Üzerimize ayaklarını silerek, Hindistan’ a kaçtın. Annene, sana telefon ettiğinde, ona şu kahpe Yana cevap verdiği zaman, ne oldu, biliyor musun? Büyükannenin dairesini kiraya vermeye nasıl cüret ettin? Ve kime! Belki, onu satmak da mı istiyorsun? Şaşırtıcı değil... Senin tarikatçı dostların daha neler neler ister senden!

Seni anlamak istemediğimizi söylüyorsun, ner zaman bunu söylerdin... Ve hiçbir zaman dinlemek, anlamak istemiyordun. Biz olmasaydık, sen şimdi nerde olurdun? Arka sokakta mı? Çöplükte mi? Hapishanede mi? Kim bilir... Şu ana kadar uçurumun kenarından, sıradaki bir çukurun içinde kaybolmadan, geçebiliyordun, fakat şimdi sen, anlaşılan, hakiki bir belaya rastlamışsın ve sana yardım etmek için bize hiçbir imkan bırakmıyorsun. Doğruyu bari anlatsaydın! Bu, karşılıklı anlayışa doğru bir adım olurdu artık.

Mayya, annen çok fena, bilirsin, onun sağlık durumunun ne kadar kötü olduğunu. Eğer dönmezsen, her an korkunç bir şey meydana gelebilir. Sağlıkla oynamak olmaz. İnsanî bir şeyler sende hâlâ kaldıysa, dön. Ben, iş konusunda bir şeyler bulurum, en kötü ihtimale karşı yedek bir çözümüm var – İngiliz elçiliğinde açık bir yer varmış. Mayya, zira seni hayattan çok seviyor ve mutlu olman için herşeyi yaparız. Kızım, geç olmadan, dön, işi belaya vardırma. Seni seven annen ve baban”.

 

Kaygan, yapışıcı pençeler, karanlık mağaranın içinden uzandı. Bu güne kadar benimle en çeşitli yöntemlerle ustaca manipüle etmesini başarabiliyorlardı – ilkin saldırı ve emirler yardımıyla, bunlar işlemediği zamanda da, acıma, suçluluk dugusu yanına bastırma devreye girerdi. Anne ve babamın, özellikle de annemin, önünde suçluluk duygusu ile zehirlenmemiş olan bir akşam partisini bile hatırlamıyorum – telefon etmediğim, geç kaldığım, çocuk sabunu yerine yetişkin hayatı koktuğum için.

Büyükanne öldüğü zaman, öyle mutluydum ki, - şimdi yalnız yaşayabilirdim, ki burada da bu hak için mücadele etmek zorunda oldum, artık 22 yaşında olduğuma rağmen... Ve işte şimdi bu pençeler gene beni yakalamak, ne pahasına olursa olsun onların huzurlu olacağı şekilde yaşamay zorlamak istiyor. Bu ne biçim bir sevgidir ki, eğer onlar ancak KENDİLERİNİN huzur içinde yaşamalarını düşünüyorlarsa? Ve neden ben, tanrı dahi olsa, kimin olursa olsun huzuru için kendi ellerimle kendimi boğmalıyım? İşte bunu ben hiçbir zaman anlayamıyordum. Benim, hayat hakkında kendi telakkilerim, kendi arzularım, merak ettiğim şeylerim var, ana-babamın ise hayatlarının anlamı, herhalde, kendi hayatlarını rahat yapacak biçimde beni sakatlamaktan ibaret. Ve, onların rahatı ve huzuru sana vız gelir diye söylemeyi bir dene bakalım. Hemen üzerine “haklı” öfke sağanağı çöker – seni büyüttük, seni besledik ve saire ve saire – her elverişli bir durumda, esas itibariyle söyleyecek bir şey olmadığı zaman, her evladın yüzüne vurdukları çok iyi bilinen bir leş.

Burada, Hindistan’da, dilenciler, çocuklarını çok ince yöntemlerle sakatlalrlar – küçükken, onların ayaklarını ya da kollarını kırar, özel kundakların içine sokarlar, sonra da ayaklar ve kollar acayip çarpık, farklı zuznluk ve biçimde büyüyor; ya da parmaklarını kaynaştırırlar, ya da bir yerlerini keserler, ya da büsbütün insandan dört ayaklı bir ineğe benzeyen bir şey yaparlar, - böylesini başka hiçbir yerde göremezsin... Fakat, sözüm ona uygar Batı’nın bütün ana-babaları, çocuklarının psişik bünyeleri ile aynısını yapmıyor mu? Bütün arzularımız, fikirlerimiz, yaratıcı heveslerimiz, incelemelerimiz, eğilimlerimiz üzerine en erken çocukluktan itibaren aynı kundakları takmıyorlar mı? Dünya, bütün hayatları kopmleksler, korkular, bastırılmış arzular ve negatif duygulardan ibaret ahlakî ucubelerden oluşmuyor mu? Ve, bütün bunlar, edep ve topyekün yalanın kurşun geçirmez maskesi altında gizlenir. Bu masek altında, psikoloji biliminin öyle düşünmeye tavsiye ettiği gibi, masum çocuklar gizlenmez – bu, bir canavar kalkanıdır ve, bu canavar, kendi tecavüz edilmiş arzular ve emeller için şimdi herkesin boğazını dişleriyle yırtar, eğer günün birinde Tanrı, ahlakı ve cezai sorumluluğu kaldırırsa.

Ana-babamı şimdi düşünmek istemiyorum, bilmiyorum, nasıl davranayım. Krishnamurti, hakikaten arayan birinin bağlılıkları, ne ailesi, ne evi, ne de vatanı olmadığını yazardı. Sri Ramana, onu “kurtarmaya” gelen ana-babasını reddetmişti. Ramakrishna, eğer rahip olmadan önce aileni düşünmediysen, demek, kalbin yoktur, diye yazıyordu. Don Juan, karısından, çocuklarıyla beraber, tamamen vazgeçmişti... fakat, hayat boyunca otoriteler arkasında saklanmak olmaz ya! Toplum dedikleri şu irin taşan hibridin durduğu bütün dayanaklara tersi düşen kararları kendimin almak zamanı geldi artık.

Ve, bir mektup da Maks’dan... Artık açılmaz, galiba, mektup yaklaşık bir dakika açılıyor. Ama hayır, açıldı – şanslıyım :)

Teybi, radyotelefonu ve CD’lerin yarısını geri alıyorum. Yana’yı, ona telefon edeceğimden ve bunları alacağımdan haberdar et. Maks.

İki yıllık ortak hayatımızdan sonra bana yazabildiği şeyler işte bu kadarmış... Söyleyecek başka bir şeyi yok mu, acaba? Önceleri, ortak meraklarımızın, ortak emellemizin olduğunu sanırdım, fakat, çok az da olsa, ama bana yakın olan biri böylesini yazabilir miydi? Gidişime olan tepkisine, bu durumun zor bir durum olduğuyla bir mazeret bulmuştum, ben kendim de, beni terkettikleri zaman, hep olumsuz tepki verirdim, - ben de cevaben birine acı vermek isterdim, geri kalan durumlarda da kincilik bana özgü değildi. Onun için, hakaretlerine rağmen, bende gene Maks’ın aydın imajı kalmıştı, ve bu imaj, şu kısa mektuptan sonra toz olup dağıldı. Bu satırlar, fantezilerimin ve hayalî tasavvurlarımın yüzeyine, alımsız bir gerçeği çıkardılar – iki yıl boyunca ben kendi kendimle temas ederdim, bu insanda, temas etmek istediğim şeyleri aklımda çizip tamamlayarak, oysa onun kendisi, parlak bir çocuğun kendini beğenmiş suratı arkasında gizlenen bir hiçti...

Tamam, bugün için yeter. Bağlantı nihai olarak öldü ve ben, amaçsız, yarı dalgın bir halde, ölü monitöre bakıyordum. Geçmiş, yakamı sımsıkı tutuyordu, gelecek, ancak beş metre ileride görünüp, daha ilerisi zifiri bir karanlığın içinde kayboluyordu... Şimdiki zamanda ise, bundan sonra nelerin yapılması gerektiği ile ilgili belirli arzular şimdilik meydana gelmiyordu. Öğle vaktiydi, ve kendime bir meşguliyet bulmalıydım. Ben, belirli bir şekilde Naggar’da daha bir zaman için kalmak istiyordum, sonra da, sadhu’nun tavsiyesine uyarak, Rishikesh’e gitmek.

Ve, nasıl davranayım ki, eğer direkt şimdi bende birbirine zıt düşen birkaç arzum varsa? Onlara nasıl uyayım ki, eğer “ben” gidip bir ağaç altında uzanmak istiyor, gene de “ben” Manali’ye gitmek istiyor ve aynı “ben” odaya gidip uyumak istiyorsam? Sadhu’nun bana çok az bilgi verdiğini ve onunla bir daha buluşmak imkanı vermek istemediğini düşündüm, ve hemen hemen o anda memnuniyetsizliği ve hatta ona karşı negatif tutumu yaşadım. O! Negatif duygular! Nihayet onları direkt ortaya çıktıkları anda farkedebildim ve, bunun yanısıra, şu mahut pratiği hatırlayabildim. Hatta, kalbim daha hızlı atmaya başladı, - işte direkt şimdi onları gidermeye denemek mümkün... Ama nasıl? Ben, sadhu’yu düşünüyor ve anlıyordum ki, beni yönelim ile dolduran sempati yerine, kendimi negatif tutum ile dondurulmuş hissediyordum. Ben, onun davranışlarına ve sözlerine artık duruma uygun bir biçimde bakamıyorum, şimdi herşey bu donmuş yabancılaşma prizmasından algılanmaktadır. Bütün bunları görüyorum ben, bu prizmayı, bu mekanizmayı âdeta görüyorum, fakat ona hiçbir şey yapamıyorum. Bu nasıl olur? Gerçekte işler, demek, işte böyleymiş! Ben, neyi yaşamak, neyi de yaşamamak konusunda seçimin bende her zaman mevcut olduğunu düşünüyorum, gerçekte ise bu seçim yokmuş?! Direkt şimdi negatif tutum beni boğazımdan yakaladı ve, sıradaki ve hep aynı “BEN” onu yaşamak İSTEMEDİĞİNE rağmen, bırakmıyor. Bu, tam, hakiki bir zorlama, yahu! “Benim” üzerimde! (Bu sadhu, aslında, var mıydı?...)

Eşyaların açılan hakiki konumundan ümitsizliğe kapılmış olarak ve gerginlikten dişleri sıkarak, uzun ve dik bir taş merdiveni oflaya puflaya çıkıyordum. Şimdi ben açıkça görüyordum – negatif duygular – bu, “ben” değil, bunlar, bana yapışmış lanetolası parazitlerdir, fakat onları bir zarif hareketle üzerinden atamazsın, burada, uyumak ve Manali’de biraz gezinmek arzuları ile karışık olarak meydana gelen onları yaşamamak arzusundan daha ciddi olan bir şeyler gerekir. Kendimi, küstah bir çobanı üzerinden düşürmeye niyetlenmiş yaban bir mustang olarak hissettim.

Ayaklarımla toprağı kazıyarak, gemi azıya alarak ve beni dolduran coşkunluktan pofurdayarak, odaya kadar yürüdüm, yatağa oturdum ve hiçbir yere gitmemeye kesin karar verdim, - bu ümitsizliğin içinden hayatın alışılmış hafifliğine düşmek istemiyordum. Bir-iki dakika oturduktan sonra, kendimi, gene de bir yerlere gitmeye çok istediğimde yakaladım, ve az sonra, odada oturup bir tavuk gibi ümitsiz halin üzerinde oturmada hiçbir mana olmadığını düşünmeye başladığımı keşfettim. Bu “ben” mi düşünüyorum, yoksa bu “onlar” mı “benim” sanki düşündüğümü düşünüyorlar? Fikirlerimin akışı devam ediyordu, ben onları gözlemliyordum, ve daha biri de gözlemleyen “ben”i gözlemliyordu... evet... akıma zıt durmak işte ne anlama geliyormuş – herşey fıkır fıkır kaynamaya ve zangır zangır oynamaya başlıyor. Neyse, bir çaresini buluruz... Demek – odada oturmada ne mana var? Zira, asıl çeşitli durumların dolaşımında negatif duygular meydana geliyor, bu da, onları tekrar ve tekrar gidermeye çalışacağım anlamına gelir. Lobsang, bunun çok zor bir mesele olduğunu ve ilkin asla hiçbir şeyin olmadığını söylemişti Deny’ye, fakat benim bunları yapmak hoşuma gidiyor, denemk hoşuma gidiyor, hatta, hiçbir şeyi başaramadığımdan ümitsizlik yaşamak bile hoşuma gidiyor, - ben gene de bunu ileriye bir hareket olarak yaşıyorum. Şimdi ben, kendimi negatif duygulara karşı koyabilirim, ve bu karşı konumun kendisinde artık yeni, bundan önce olmayan, bir şey var, bunda, onlarla özdeşleşmekten kurtulma payı vardır artık. İşte böyle ben bunu yaşıyorum – yabancılaşmayı ve memnuniyetsizliği yaşamaya son vermek imkansızlığından dolayı bir öfke ve ümitsizliğin meydana geldiği direkt o anda ben, kendimi güçlü ve toparlanmış hissetttim, düşmanın yüzünü gördüm ve, bu savaşı kaybettiysem de, fakat şimdi, toparlanmış ve kararlı olmanın ne demek olduğunu artık biliyorum, şimdi, ona karşı mücadele edecek birinin olduğunu biliyorum ve, en önemlisi de – mücadele edecek bir şeyin olduğunu biliyorum. İki sadhu algılayışını bir kez daha karşılaştırdım – dünkü ve bugünkünü. Dün onun hakkındaki her fikir, çınlayan bir ok halinde doğrudan nişana – coşku ile uğuldayan sevince – isabet ederdi, bugün ise – kaprisli bir başa – memenuniyetsizliğe, kancısallığa – özensizce batırılan bir bayan firketesi halinde...

Manali’ye gitmek istiyorum! Orada ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yok... böyle davranmaya alışmadığımdan, tersine, nereye gittiğimden kendime her zaman hesap vermeye alıştığımdan dolayı bir rahatsızlık hissediyorum. Gerekenleri çantama atıyorum, bir kaygı meydana geliyor... Toplanmaya bırakıyor, kaygıyı gidermeye çalışıyorum, olmuyor, hiçbir bok olmuyor, o artıyor ancak, hay aksi... Deny’ye karşı bir yabancılaşma fışkırması – ne biçim bir pratik bu böyle, zira ıztıraplar daha da artıyor? – Meydana gelmiş yabancılaşma için suçluluk duygusu. Bu mahlukları nasıl öldüreyim, vay anasını??? – Böyle karamsar bir halin içinde bulunduğuma karşı güçlü bir memnuniyetsizlik – NASIL??? – Bunula bir şey yapamadığımdan dolayı kendime acıma. Daha yeni ve yeni canavarlar, bir bolluk boynuzundan gibi, ortaya çıkıyor. Kendimi yatağa atarak, ümitsizlikten ağlıyorum. Mahvoldum, yok, bozguna uğradım, negatif duygular sürüsüyle hemen hemen yok edildim ve, onlara hiçbir şey yapamıyorum, yapmak istiyorum, fakat YAPAMIYORUM, ve artık hayat verici ümitsizlik dahi meydana gelmiyor, - şimdiki hale dair her fikir gözyaşı sıçrar. Peki... ıztırap çeken yüz ifadesinden kurtuluyorum... kollarımla ve ayaklarımla tekmelenmeyi kesiyorum... isteri krizini durduruyorum. İsterik kızlardan nefret ederim! Not defterimi alarak, meydana gelen herşeyi yazıyorum, “hiçbir bok olmadı” diye yazmadan önce biraz duraklıyorum, ama eninde sonunda bunu yazıyorum ve hemen o anda hal, benim tarafımdan herhangi bir gayret olmadan, değişiyor, - gülmek istiyorum, ve gene gözyaşları çıkıyor, ama bu defa ümitsizlikten değil, sevinçtendir. Galiba, aklımı kaybediyorum. Ama gene de fark vardır – ya durumu öylesine kaybetmek, ya da kaybetmek ve bunu günlüğünde kaydetmek, şöyle bir şey olmuş, şunları yapmayı denedim, şöyle bir şey çıktı sonuçta, daha doğrusu da – hiçbir şey çıkmadı, diye. Küçük olsa da, ama gene de buluştur, ve aklen bir türlü anlayamıyorum – neden böyle oluyor, fakat, aslında, bu önemli de değil, önemli olan – böyle olduğu olgusunun kendisidir: bana olanların yazılı olarak kaydedilmesi, yenilgiden dahi küçük bir zafer yapıyor. Süper! Buluşumu birilerle paylaşmak istiyorum. Gözyaşlarımı silerek, Manali’ye giden rikşası tutmak için sokağa atılıyorum.

 



<< Geri İleri >>