Açık Şuura Giden Yol

 

Bölüm 03 – “Arzular”

 

Kısım 03-02: “Sanatın Tanımı Ve Örnekler”

 

 

İçindekiler:

03-02-01) “Birşey”.

03-02-01) “Buluşma”.

03-02-01) “Yabanmersini – lezzetli bir yemiş”.

 

“Sanat” olarak ben, ES’ler ile parlak bir şekilde rezonans eden kelimeler, sesler, fikirler, imajlar ve saireyi yaratmak sevinçli arzusunun gerçekleştirilmesini adlandırıyorum.

 

 

03-02-01) “Birşey”

 

Charles Darwin, 1809 yılında doğdu. Bu, “Türlerin Kökeni” isimli çalışmasında ilk kez evrim teorisi formüle edilmiş ve işlenmiş olan seçkin bir bilim adamıdır. 1859 yılında yayınlanmış olan bu teori, zamanının bilimsel düşüncesinin desteğine rağmen, tanrıbilimciler tarafından şiddetli saldırılara uğramıştır. Darwin’e başka bilimsel çalışmalar da aittir. O, Westminister Abbey’de gömülüdür. Ansiklopedide işte böyle bir paragraf olmaktan Tanrı korusun.

Bugün, evden çıkarken, ben hemen sabahın özel kokusunu hissettim – bu koku şahitlik ediyordu, bu koku hatırlatıyordu, bu koku cevaba çağırıyordu.

Bütünleştirici bilgelik – akılsızlık, manasızlık ve aptallıktır. Ahlakçılık, pietizm, solipsizm, otomatizm, kıyma makinesi, pencere denizliği, yanıp sönen televizyon – bu sıra sonsuzdur, bu düzen hipnotiktir, bu nizam öldürücüdür.

Para üstünü, gişeden ayrılmadan, kontrol et. Müşteri her zaman haklıdır. Kanun serttir, ancak bu kanundur. Ona sebep verme, lazım olmayan şeye karışma, hop deme, kötülüğü uyandırma. Hazır ol. Yedi kere ölç. Ben hayatı seviyorum, ben şefkati seviyorum, ben sabahleyin yatakta gerinmeyi seviyorum, ben yalnızlığı, kabuğunda meçhule götüren gümüş bir ipliğin durup durup bir an için beliriverdiği kurtarıcı bir ıztırap gibi hissetmeyi seviyorum.

Sarı abajurların, eski mobilyanın, söbe çerçevelerde söbe resimlerin ve Japon vazosunda taze çiçek demetinin birbirine nasıl uyduklarına bakın. İşte benim odam, buyrun rahatınıza bakın.

Ben bu beton duvarları dişlerimle kırardım. Verin, bu vazoyu, bu bornoz ile terlikleri, bu cennet ormanları yiyeyim. İtaat elbiseli bir kudurmuşluk. Çılgınca bir azgınlık. Köpek neler düşünür, çam ağacı nasıl büyür, kirpi nerede yaşar – çevremizi insanileştirilmiş bir tabiat sarmaktadır, çevremizi santimantal güçsüzlüğün iğrenç hayaletleri sarmaktadır. Ben başka türlü görüyorum. Köpek – onun burnu ıslak, böğürleri inip kalkar, kuyruğu sallanmak üzere, gözleri kurnazdır. Çam ağacı – onun burnu ıslak, böğürleri inip kalkar, kuyruğu sallanmak üzere, gözleri kurnazdır. Ben bütün bunları başka türlü görüyorum. Ben bakıyorum ve bunda – anın özüdür. Ben yaşamıyorum ve hayat bundadır, ben nefes almıyorum ve nefes alıp verişim bundadır. Ya başka türlü nasıl mümkün? Gözlerden kopmuş hafif bir tebessüm – ateşin dumanı gibi sızar – arındırıcı ve ağrılı.

Biz olacağız, biz oluruz, biz çoğuz, biz azız, onları gerek, yediye sekiz, neden bu kadar zor, ya ne – öyle değil mi? Hayır. Bence – değil. Biz iz bırakıyoruz. Biz her zaman iz bırakıyoruz ve bizim izlerimiz pis kokuludur, onların pis kokusu bize yetişiyor ve bizi kaplıyor. Çığlık anidir, fakat onun kokusu uzun zaman daha çürümüş beyni heyecanlandırır; heyecan, daha doğmadan, öldü – o, onların neyine – onların pis kokuları vardır. Ve, onlara yeter. Koksunlar. Ben ise heyecan yaşayacağım. Fikir, eğer heyecan şehveti içinde doğmuşsa , kendi hayatını mütevazi ve zevkle yaşamalı ve ölmeli, erimelidir ve, eğer ona tahsis edilmiş hayat – bir an ise, o zaman bir an olsun, eğer bir bir gün olursa – bir gün olsun – o ölür ve bende bir iz bırakmaz ve kendisiyle başkaları için yolu kapamaz, bir mozole olarak ortada durmaz, bir düğüm olarak bağlanmaz.

“Bu kıvılcım, ne baba, ne oğul, ne kutsal ruh, ne de üçler ile yetinmez, üç şahıstan her biri kendi özgülüğü içinde olana kadar. Doğru söylüyorum, bu ziya ilahi tabiatın ürün veren yaradılışlığı ile yetinmezdir. Bundan fazlasını da ben söylerim, bu da daha garip gelir: hayırlı hakikat üzerine yemin ederim ki, bu ziyaya, hiçbir şeyi vermeyen ve hiçbir şeyi kendi içine almayan sade hareketsiz ilahi bir öz yetmez; ve daha fazla: ziya, bu özün nereden geldiğini bilmek ister, o, sade bir temel, hiçbir zaman hiçbir farkı görmeyeceğin, orada ne baba, ne oğul, ne de kutsal ruhun olmadığı sessiz bir çölü ister; iç derinliklerinde, hiçkimsenin barınağında – orada bu ziya tatmin olur ve orada o, kendi içinde olduğundan daha bütündür; çünkü burada temel – sade huzur, kendi içinde hareketsiz. Böylece, arıtılmış, aydınlanmış ruh ilahi karanlığın, sessizliğin ve kavranılmaz ve tarif edilmez bir bütünlüğün içine dalıyor; ve bu dalış içinde bütün benzeyen ve benzemeyen herşeyi kaybediyor, ve bu uçurum içinde ruh kendi kendini kaybediyor ve artık hiçbir şeyi bilmiyor ne Tanrı, ne kendisi, ne benzeyen, ne benzemeyen, ne de hiç hakkında; zira bundan böyle dalmıştır o ilahi bütünlüğün içine ve tüm farklılaşmaları kaybetmiştir”.

Bana diyorlar – sen aşağılık herif, rezilin tekisin, seni ezmek, parça parça kesmek gerek – bana ise sadece dinlemek kalıyor, dinlemek ve anlamak – uçurum dipsizdir. Enfes bir akşam gökyüzü, koyu bulutlar, taze çamlıklar, dökülmüş yapraklarda kar. Sen şimdi – hayal etmek, bazen de görmek, hissetmek mümkün olan, ancak birleşmek mümkün olmayan aynı güzellik. Orman gibi – o yanımdadır, fakat o benim değil, dağlar gibi – onlar içimdedir, fakat ben onlardan uzağım – sen şimdi benim için hem deniz, hem dağlar, hem orman, bu hepsi sensin – öyle küçük bir kızcağız.

Kurumuş dalda da çiçekler var.

Derenin sesinde, vagonların gümbürtüsünde, yaprakların hışırtısında durup durup da birden meçhul aletlerin şaşırtıcı melodisi çalmaya başlar – motifsiz, insanın alıştığı sıfatlar olmadan. Fakat başka bir melodi de vardır – insani hiçbir şeyin üzerinde yük olmadığı (böylece – çok insani) ani heyecanlar toplamı bazen muazzam, insanın iç kulağı için neredeyse dayanılmaz bir kader melodisi olarak meydana gelen. Onun seslerini dinleyen bilir – sayısız sesli bir dünya ile icra edilen daha muazzam bir koro yoktur, o bilir – burada o, çok mahrem bir sıra temas etmekte – o, elinde dünyanın kalbini almaktadır.

Bazen bana öyle geliyor ki, ben yokum. Yani, hiç yok. Ban öyle geliyor ki, rüzgarın hafif esintisi benim varlığımın tozunu dağıtabilir ve, kapıcının yaprakları kalıdırım üstünden süpürdüğü gibi – öylece, ben diye adlandırılan şey de süpürülecek. Ve ben, yaratıldığım şeye dönerim – toprağa, rüzgara, kara, meraka. Gözlerimin önünde şöyle bir tablo ortaya çıkıyor – sanki dağlarda uzak bir kulübede zamanın dışında yazgısı kavranılmaz ihtiyarlar kendi kalplerinin derinliklerinde bulunuyor ve onlara, şuurun meçhul akımlarını birleştirmek ve ona, insana var olduğunu söylemek imkanını veren herşeyi vererek, canlı bir varlık yaratmak fantezisi geldi –her biri bu oyuncağa elinden geldiği kadarını verdi – hisleri, izlenimleri, anıları, fikirleri, aşkı – her biri, bir şey verdi ve ortaya insan çıktı. Onların fantezisi bitince ve oyuncağa karşı ilgileri tükenince, bir şey kalır mı? Akımlar geri döner ve ben o anda sadece ortadan kaybolurum. Bana öyle geliyor ki, onlar bana bu sorunu – onlar için yeterince ilginç olacak mıyım sorusunu – kendi başıma çözmek şansını veriyor. Onları samimiyetimin gücüyle zaptedebilecek miyim?

Ben, Matia Bazaar’ı dinlerken, beni öyle bir tatlı ölüm harareti sarıyor ki. Belki de bu hiç ölüm de değildir? Belki bu, işte hayat? Kalbim sıkışıyor ve ben kendi içimde derin bir yerde güneşin aksini görüyorum. İnsiyaki aşk ve ölüm – onlar, mutluluğun azgın fışkırmasına el ele gidiyor.

Herhalde, ben gülünç görünüyorum. Herhalde, ben yalnızlıktan ve hüzünden bir çare arayıcısı, ruhlar tüketicisi olarak görünüyorum ve, nasıl söylemek, nasıl anlatmak, sadece göstermek istediğimi – he kadar yakın, ne kadar yanında yatıyor Birşey...

Bir at ve bir kirpi, Kronstadt sisinde dolaşıyordu ve orada ikisi için sadece bir yaprak vardı ve bu yaprak yanlarına yaklaşıyor ve tekrar uçup gidiyordu, benim çocuk rüyalarımın Lui-de-Brole’ü gibi – o, sanki Berdyayev’in deli sonsuzluğu – Hindu’ların penis şeklindeki sembolü gibi, ima edilmeyeni ima ediyordu, yani, genel olarak, gevşeklik ve katı yüreklilik vardı bu lif lif olup dağılmakta olan yaprağın hüzünlü manzarasında. Ben rüya görüyordum: şişman bir örümcek, ayaklarını sarkıtmış, oturuyordu. Bir iki ay öncesinde ben bir kız ile tanıştım ve onun erkek cinsten adresi vardı. O zaman ben bunu yazdım, şimdi ise ortaya çıktı. Androjenli bir tat. Cinsel stereo. Kıs kıs gülen ekidne. Lezzetli bir göztaşı.

Ve, o örümcek bize gülüyordu, o, insanların vicdan dedikleri o gudubetli oluşuma gülüyordu. Vicdan – ağaç mantarı gibi – mantardır sanki, gerçekte ise – saf bir selüloz. O, psişik bünyenin bir parçasıdır sanki, gerçekte ise – sadece bir selüloz. İşte neyin üzerinde ben cidden düşünüyorum. Pekala ciddi. “Ya seni nasıl bir isimle çağırırlar?” – sordum ben ona. Ve, önemlisi – nereye? Ki, eğer çağırıryorlarsa – demek, bu mutlaka bir yerleredir. Coşkulu bir şekilde ölüme çğırdıkları bir insan neler yaşamalı? Ben, ayaklarımın altından kayan karı, yana yatmış buzu ve katı bir kararı hatırlıyorum – “Eğer kedilerim beni tutmazsa – buza dişlerimle yapışırım”. Ve, buz kazmasını bir bayrak gibi kaldırarak, ben, hiçkimsenin beni çağırmadığı yere gidiyordum – ve orada ben mutluydum. Sinandali vadisinde çiçek açmış narlar okyanusu. Fuji Dağı yamacında çiçek açmış sakura dalgası – o salyangoz hala yoluna devam ediyor mu veya artık varmıştır ve bununla ani şiirler ve ebedi aşkın enfes çağı sona ermiş?

Akım gibi olmak, dere gibi olmak – sadece akmak.

Ben, elinde kirli bir kova, ayağında – sıcağa bakmadan – eski lastik çizmeler, sokaktan yavaş yavaş geçen bir ihtiyara baktığım zaman, onun gözlerinde, artık hiçbir şeyin ulaşılır olmadığının, hiçbir amacın onun kafasına sızamayacağının anlayışını görüyorum – onu (bu amacı) gerçekleştirmek için ne takat, ne de zaman vardır. Hiçbir şey yoktur – sadece şimdi var olan – bu sokak, bu yakıcı sıcak, dünya onun kafasında yansıyor ve bir iz bırakmıyor – ayın bir su birikintisinde yansıdığı gibi. Bunda öyle bir şey var ki, durmak isteniyor. Büsbütün durmak. Öyle durmak ki, tüm dünya dursun. Ve, bunu şimdi yaşamak – bununla başa çıkmak için, bunu, bir çaresizlik dehşeti olarak değil, bir hayat gücü olarak almak için daha güç varken.

Hayatı tehlikeye atmak – ne kadar ufak bir şey. Etrafta herkes bunu yapar zaten – onların cılız, istidatsız bir yaşam sürüşlerini daha nasıl adlandırmak mümkün. Ölümü tehlikeye atmak ise – ölümü tehlikeye atmak – bu bambaşka!

Kahkahaların kopması, kamçı vuruşları, çığlıklar, el hereketleri, yırtık bulutlar, çürümüş ot kokusu – böyle ben aklımı yatıştırdım.

Müzik olmadığı zaman – o zaman samadhi melodisi doğuyor, tutku olmadığı zaman – samadhi tutkusu doğuyor, akıl olmadığı zaman – samadhi aklı doğuyor. Üçün hepsi doğduğu zaman, onlar ölüyor ve samadhi doğuyor. Samadhi doğduğu zaman, artık söyleyecek bir şey yok.

Bu sabah evden çıktığım zaman – ben bir koku hissettim – bu, kuşun gölgesinin kokusu idi, bu, yakın duran ağacın hışırtısının kokusu idi, bu, asfalttaki çatlağın kokusu idi.

Körler ancak körleri görür, sağırlar – ancak sağırları işitir. Ben, belki de, artık hiçbir şeyi beklemiyorum burada. Her gün ile hep daha uzak. Bir şeyler, geri dönmemek üzere, elden kayıyor ve bunu tüm bedenimle, tüm ruhumla hissediyorum – bende olan herşey ile. Hem, açılması için, gözde delik yapmak olmaz ya. Ki, gözler içten açılır, böyle de gelmelidir işte – içten, bu da demek oluyor ki – kendi içinden, bu da demek oluyor ki – gitmek lazım, gelmek için. Onun için elveda size.

Bir yerlerde bulunmayan bir aklın durumu. Aklın, fikir doğmadığı zamanki durumu, okyanusun saf yüzeyi, tezahür edilmiş bir derinlik. Atılan taş derhal derine dalıyor ve kayboluyor, sular ise sadece onun üzerinde kapanıyor ve bir dalga yok. Su üzerinde eğilmiş bir insanın yüzü ancak kendi yansımasına rastlar ve onun arkasında dipsiz bir derinlik görünür.

Ben, olağan dışı heyecanlar aramayı deniyorum. Mesela, şimdi beni öldüreceklerini ve bununla saran soğuğu kendime tasavvur etmek, bedenimi kabul edecek seyrek bir orman ise, ebediliğin tarif edilmez kokusunu kazanır. Bunda, sadece tüketici fantezisinin dizginsizliği var mı? Zannetmiyorum. Bu daha çok dünyayı hissetmenin yeni tellerine dokunmak, algılama stereotiplerinden uzaklaşmak tarzıdır. Duygular, daha taze ve daha saydam oluyor – onların içinden varlığın çelik rengindeki zamansız mihverini görmeye başlıyorum. Veya, bir ağaç altında samadhi’de oturduğumu hayal etmek – bununla her türlü yalan sorumluluk gidiyor, hatta, belki de, samadhi geliyor. Bir takım heyecan toplamları algıyı sanki meçhul bir yüzeye kaydırır. Böyle toplamları oluşturma sanatı, şüphesiz, çok büyük bir sanattır, diğer taraftan ise – her türlü sanatın özü, belki, işte bundadır. Tabii, herks bunu kendisi için bulur, ki bazen başka birçok insanın bunda aynı efekti bulması o kadar daha şaşırtıcıdır. Bana, ifadesini Japon hokku ve tanka’larda bulan bir sanat şekli çok yakındır. İmaj sırası – ve, başka bir heyecana kaymanın patlaması.

Benim kavrayışımın gittiği o dünyalar ne kadar çeşitli? Onlarda, şüphesiz, en azından bir şey ortaktır – bu, dünyayı başka türlü algıladığımdan dolayı hayranlığın kendisi. Kavrayışın kaymasına olan alışkanlık beni, benim için en çok özgü olana – samadhi’ye – doğru yolu bulmama hazırlıyor.

Konsantre olmaya ve kendi içine dalmaya mani olan gürültü – o, ancak aklın fikir ile yüklü olduğu zaman duyulur. Akıl, kendi tabiatında fikirler ortaya çıkmadan önceki halini alınca – engel yok. Engelin kendisi – bu, akımın ortasında duran ve ona engel olan bir şey. Akım yoksa, engel de yoktur. Akım olmadığı zaman, engel de yok, o zaman akımın yokluğu da yok ve engel yokluğu da yoktur. İşte o zaman akım gerçekleşiyor. Bilen – anlar. Neden ben şimdi samadhi’de değilim? İşte, sorular olduğu zaman, kendime sormak istediğim tek soru?

Bu sabah evden çıktığım zaman – bir koku hissettim – bu, ölümün kokusuydu.

Beni, kalbimin ta içinden vuran şey – bu olup biten herşeyin süreksizliğidir. Benim dünyamda hiçbir şey sağlam değildir. Herşey sağlam ve sabit ve önceden belirlenmiş ve borç veya korku duygusuyla bağlanmış olan insanların dünyasında ise – orada daha da kötü. Orada büsbütün çürümüşlük. Kalbin, açık kalplere açık olması, aşkın harika fışkırmasını doğurur – o, hesaba hiçbir şeyi, hatta kendisini bile, almadığı manasında delidir. Bu fışkırma, her an tekrar yeniden doğduğu ve başka hiçbir yerde – ne geçmişte, ne gelecekte, ne de hatta şimdiki zamanda  - bulunmadığı manasında zamansızdır – zaman aralığı, çekme yokluğu. Durum bittiği zaman ve yakın akşamın olaylarını hafif bir toz tabakası kapladığı zaman, o zaman yeni bir dünya gözler önüne çıkıyor, fakat bu dünyada artık iki kalb yoktur, sadece anıların yumuşak tabakası vardır – kalkan sabah güneşi altında kaçınılmaz olarak dağılan bir sis şeridi gibi... Ölüm de, hayat da kaçınılmaz bir ayrılık anında birleşiyor – ölüm de, hayat da burada, duyguların dökülmüş kanı üzerinde barışı akdettikleri orta bir şerit buluyor ve onların elleri bizim ellerimiz üstünde birleşiyor ve bakışlarımız, ebedi şafağın büyüleyici parıltılarının karanlık ışığında iç içe geçiyor. Bu, yeni insanlığın şafağı, bu, zaman ve mekanda değişimler fırtınasıdır, fakat içeri sürüklenen her kum tanesi Kali’nin değirmen taşında inliyor ve gıcırdıyor. Bu daire ortasında köhne bir kulübe vardır ve bu kulübede yosun tutmuş ihtiyarlar bulunmaktadır – onların sakalları – ebediliğin cereyanlarıdır ve onların kalbi herşeyden çekilmiştir. Fakat ben bunu istemiyorum. Ben, en iyisi, siklonun gözüne girerim ve, beni paramparça edip okyanusun üzerinde dağıtana kadar, beklerim – en azından – böyle benim ruhum uzayın enginliklerinde serbest olur.

Ben, yazdıklarımı hiçbir zaman okumam.

Etrafta yüzlerce kilometre beyaz kar, beyaz gökyüzü, beyaz tepeler – uluyan rüzgar kayaları çıplak ediyor ve tekrar onların üzerine karı serpiyor. Ben, bu dehşet verici ebediliğin ortasında yalnızım – ve, sevdiğin kişiye doğru bir adım atamazsın – derin karlar her türlü gayreti yutar. Dehşet. Arındırıcı dehşet. Ben onu minnet ile kabul ediyorum – ben, onun bütün ufak tefek, yığıntı olan herşeyi sert bir süpürge ile silip süpüreceğini biliyorum ve, sadece aşka azgın bir ihtiyaç, tüm bedenimi, tüm ruhumu kendi içine vidalayan müthiş bir tutku kalır ve, bu tayfun alıp dağların yüksek dorukları üzerinden sonsuzluğa götürüleceği zaman – o zaman, içinden ne akla, ne zihne, ne kalbe kavranılır bir şeyin göründüğü billur gibi bir saflık gelir. Azgın notasıdır sonbahar rüzgarının.

Ben, yaşadığım sürece, seni unutmam. Gözlerin içinde dalgalar. Kopuk şiirler. Bir titreme nöbeti. Yürek çarpıntısı. Yumruklar sımsıkıdır. Bakış, herşeyi delip geçiyor ve, hatta boşluk bile – onun için bir engel değil.

Ben 30 yaşındayım. Benim ak saçlarım artık vardır. Ben bakıyor ve anlıyorum – samimi heyecanlar bedava geçmiyor. Bir gün dayanılılık payı biter. Bir gün ben bu yeri birakırım, kendi hayatımdan çok sevdiğim bu insanları, birçok insandan daha çok sevdiğim bu hayvanları, bu dağları, onların sonsuz dehşetiyle, bu denizi, onun yüksek sularıyla. Ben giderim ve onlar gider ve nerede biz hepimiz buluşuruz? Nerede bulunuruz? Sevgilim – biz nerede bulunuruz?

Kendimiz için bulduğumuz meşguliyetler – ben, birşeyler ile gerçekten ilgilendiğim zamanları hatırlıyorum. Ben, dilleri, matematiği, fiziği öğrenmeye karşı ilgi duyuyordum, ben psikolojik etütlerde ve neoplatoniklerin felsefesinde birşeyler arıyordum, ben tanımadığım ve bana uzak olan insanların hikayelerini çiğniyordum, ben roman kahramanlarının acısı üzerinde ağlıyordum ve, onlarda herşey mutlu bittiği zaman, mutluydum. Ve ben, bütün bunları benden önce de ve şu anda da yapan birçok insan bilirim.

Ben, bunu bir mecburiyet olarak yapanları hesaba almıyorum – bundan bir meslek yapanları. Ben, bunda bir dinlenme bulanları alıyorum. Ve ben anlamıyorum. Ki, bu uğraşlara dürüstçe bakılırsa, onlar kül oluyor. Edebi şahıslar hayal ürünü mü veya değil mi – bunlar gene de sadece edebi şahıslardır. Bilim – sadece bilimdir. Herşey, inceleme konusunun kendisiyle sınırlıdır. Her türlü faaliyet, konusunun kendisiyle sınırlıdır. Ve, er ya da geç, ruhun yoksullaşması başlıyor. Tabii, kendi ilgilerini üretmek ve desteklemek için sonuza dek bir takım gayretler harcamak mümkün, fakat nadir ruhi gevşemenin nadir dakikalarında. Ancak, enerjinin düşmesi dönemi geçildiği zaman – o zaman yine sırtın ta doruğuna çıkarır ve yine tüm rüzgarlara tabisin ve yine bir yerlere sürüklüyor. Belki, ben sadece bir hastayım? Ama hayır, ben yolumun bütün safhalarını görüyorum ve, herşeyin dürüst olduğunu ve başka bir sonun olmadığını ve, eğer baştan başlamak olsa, bütün bunları yeniden geçmek zorunda olduğunu görüyorum. Eğer bu bir hastalık ise – olsun, bu böyle adlandırılsın. Demek, ben BÖYLE hasta olmayı seviyorum. Demek, dönüp bakmaya lüzum yoktur. Demek, yüne kalkmak ve yürümek lazım. Kendine doğru. Hiçbir yere doğru. Ben her zaman sevmek isterdim. Bu doğrudur, ondan (bu doğrudan – Terc.) çocukken ne kadar çekinsem de ve şu an onu yabancı gözlerden ne kadar gizlesem de. Ben her zaman sevmek isterdim. Ve her zaman buna doğru yürüyordum. Bir kimse kendisi hakkında aynısını söyleyebilir mi? Böyle bir insana bakmak isterdim. Ben, herşeyi aciz bir kendini koruma kompleksine indirgemeye hazır o kuramcıların yapılarından nefret ederim. Benim sevmek ihtiyacımı, basit bir kendini sevmek ihtiyacıyla, bana çavrilen dikkatin sade bir biriktirmesiyle, baş sermayenin dikkat ve onur olduğu basit bir meta dolaşımıyla kolaylıkla açıklayan hayırhahın biri her zaman bulunur. Ve, olsun, açıklasınlar.

Kim bunları okur ya? Benden başka kim? Ben, gerçek, kendim bunları okumuyorum, demek – hiçkimse mi okumaz? Neden o zaman yazıyorum? Ümit, kağıdın gene de kendi alacağına ulaşmasınadır, dipsiz uçurumun bir kağıt ile geçilebileceğine çok küçük bir ümit. Ve bu kağıt, olayların rüzgarıyla tutulup, akla hayale gelmez mekanları yavaş yavaş geçer ve direkt O ellere, O gözlerin önünde düşer ve O kalbe ulaşılır olur.

Çocukken o kız bir gölde yüzüyordu ve ansızın ayaklarının altında kaygan bir odun parçasını hissetti. O günden sonra o, yüzmekten korkmasa da, ancak dipten korkar. Bu basit hikayeyi kavramaya deneyin, onu bir daha okumaya, onu yaşamay deneyin – ve görürsünüz ki, kavranılmazın dünyası hayatımızı delip geçiyor ve son bir hızla bizden uzaklaşıyor – bu akımın yolunda durmaya kim cüret eder? Onun tarafından sürüklenmiş olmaya kim cüret eder? Biz kanatları mütevazi bir şekilde arkamızda katlıyoruz – ne de olsa, onlara rüzgar esebilir ve o zaman biz yerde nasıl dayanabiliriz? Nasıl tutunabiliriz? İleride, hatta tarif edilmez, akla hayale gelmez, mevcut olmayan bir şeyin olduğunu bilerek bile dayanabilen birini bana gösterin. Rüzgar, kanatlarda olduğu zaman – sadece uçmak kalıyor. Küçük bir kız ile meydana gelen basit bir olay – bu olayın ona, vefalı bir köpek gibi, tüm hayatı boyunca eşlik edeceğini o zaman biliyor muydu? Biz, bütün hayatımıza anlaşılmaz, fakat kaçınılmaz bir etkiyi edecek bir olayın bizimle olduğu zaman, bunu hissediyor muyuz? Bazen rasgele bir bakış, yavaş bir söz, neredeyse yorucu bir karşılaşma, belli belirsiz bir duraksama – ve birdenbire anlıyorsun – BİRŞEY oldu. Sıfatların hiçbiri artık yoktur. Ne kadar derine bakarsan bak – hiçbir şey görmezsin – ve gene de biliyorsun – BU oldu. Bu, bir sırdır. Gerçek bir sırdır ve ona yaşkalşmak – brrr, kan donuyor ve nefesi sıkıyor.

Beni iki oluoyr, dağlarda olduğum zaman – ben ve dağ, ben olan dağ. Beni iki oluyor, içimde yaşamak hırsı ve ölüme eğilim mücadele ettiği zaman – onlar, ben ve ben olarak diyaloğu sürdürürler. Beni iki oluyor, sevdiğim zaman – ben seven ve ben – sevdiğim.

Kendi başına bir amaç olmayan bir zayıflık vardır, o, ancak kavrayışın saydamlığını karartan bir öğe olarak kuvvetten kaçındığı kadarıyla bir zayıflıktır – bu zayıflık hiçbir şey vermez, hiçbir şey kaybetmez, bu zayıflık – esnek dalın esneklik gücüdür. Bu zayıflık – gücün esnek tarafıdır. Bende çeşitli fikirler doğar – sana sadece baktığım zaman. Onları çürütürdüm – onlar konstrüktif değil ve bulanıktır, fakat... sesli söylemek istiyorum. Ben anlatmıyorum – ben, kelimelerde yaşıyorum, onları hoşuma giden birine söylediğim zaman.

Anlaşılmamış herşey iki anlamlı ekinler verir. İki anlamlı herşey çokanlamlılık verir, çokanlamlı herşey senfonilik verir, senfonilik uyuma, sızmaya, erimeye, kaybolmaya getirir – hiçbir şey kaybolan kadar ebedi değildir.

Rüyaların, kendi önemliliği içinde derin, muazzam olduğu bir zaman geliyor, uynırken bunun tam bir geröeklik olduğunu bildiğin bir zaman ve, bundan önce öyle sanılan o sözde gerçeklik ise – onda da bir hakikat payı vardır, ama süprüntü payı o kadar fazla ki... Motor olarak çeşitli yakıt kullanılabilir. En azından, yerden hareket etmek için – bütün araçlar iyi – cinsel basınç da, yalnızlık ıztırabı da, v.s. de. Fakat ileriye gerçek atlayışı, aşkın enerjisi vermektedir. Dürüst bir deneyci olarak, gerçek olmayan herşeyi esef duymadan çöplüğe atan, hakikat arayışının kendi can çekimesinde hem kendine, hem de hatta başkalara acımasızca ıztırap veren bir insan olarak – ben şahitlik ediyorum – aşk – şu ana kadar karşılaştığım şeylerden en şaşırtıcı olanıdır. Yarma meydana geldiği zaman – ki o bir kez meydana gelir – o zaman dikkat da aşkın yakın bir dostu oluyor ve bütün varlığım yeni hayatın bekleyişi içinde titriyor ve ihtizaz ediyor ve rüyalar, gerçekliğin bir parçası oluyor, ve birçok şey daha... Tabii ki, ben, sıradan bir aşktan – birkimsenin mülkü olan bir aşktan – o kadar farklı olan işte o aşkı kastediyorum. Kendi ruhumun mühendisi olarak – ben kendime diyorum – işte bu motoru ben arabam için alıyorum. Bir sihirbaz olarak – ben, fevkalade bir derinliğin bana doğru geldiğini görüyorum, bir insan olarak ben hissediyorum – bundadır benim gerçekleştirmem, bundadır benim mutluluğum.

Ben birçok şey görebilirim ve birçok şey görüyorum, fakat ben sadece oraya bakmıyorum – geleceğe, neyin ve nasıl olacağına. Ki, ben Tanrı değilim, ben sadece samadhi’de yeni doğurulmuş bir çocuk. Ve benim için gördüklerime karşı tarafsızlığı muhafaza etmek zordur ve sık bana öyle geliyor ki, kendi zekama, “herşeyi mümkün olduğu kadar iyi yapmak” kendi saçmasapan insani içgüdüme engel olamıyorum ve, akımı bozarak, sırların sırrına karışıyorum. Onun için ben sadece, karışmadığımdan, gördüklerimle birşeyler YAPMAYA çalışmadığımdan tamamen emin olana kadar görüşümü bir yana bırakmayı seçtim – başka türlü herşey kayboluyor, bayağılaşıyor, o tesadüfi olmayışın kendisi gidiyor.

Öksürüğüm geçince, yerden kalktım ve, kabanıma bürünerek, ormanın kenarına doğru ağır ağır yürüdüm. Mavi ot, kökleri yukarıya doğru olarak yetişen ağaçlar, ağır kıyısıyla üzerime çökmüş göl – herşey uğurluyordu, herşey gıcırdıyordu, uluyordu ve çalkalanıyordu. Hayat, taşıp dökülüyordu, dünya çoğalıyordu, kalp ağrıyordu. Bir adım atmak lazım. Sadece bir adım atmak lazım. Bilmiyorum – nereye, fakat lazım. Bir adım var, onu bir yere atmak olmaz. Eğer bu adım – bir yere ise, bu açıkça oraya değil. Ben bu kelimeleri, büyü sözleri gibi, yem gibi tekrarlıyorum. Adım, bir yere atılamaz. Adım atılmalıdır, ve tamam. Sadece atılmalı. Sade adım. İşte paradoks. İşte, basit hareketlerin lanetli çürümüş kavranılmazlığı. Ben, basit kelimeleri seviyorum, basit duygulara değer veriyorum, ben, aşkın asıl sadeliğini görüyorum – ve şimdi bana gayret etmek ve basit adımlar atmasını öğrenmek lazım.

İlk defa bunun fikri bende çok eski günlerde, o sadece pembe bir masal olduğu zamanlarda doğdu – ve orada ben, denemeciden çok, bir denek idim. Yıllar geçip gidiyordu, masal, masal olarak kalıyordu ve, kendimi hayal ettiğim olayların pasif bir katılımcısı olarak artık göremediğim bir an geldi. Sonra da, birçok yönden özgünlüğümü bastırmış uzun ve ilginç olmayan günlük hayat vardı. Fakat günün birinde benim eski, artık ölmüş hayalim yeni sıfatıyla tekrar doğdu, o, gözlerimi kapadı ve ben artık başka hiçbir şeyi düşünemez oldum.

Böyle, kahvaltı ve öğle yemeği arasında ben yeni bir dünyayı inşa etmek kararını aldım. Duygu (emosyon – Terc.) – uzunluğa sahip olan bir şey – zaman içinde bir uzunluğa, yaşantı ise her zaman anidir, o her zaman sadece burada ve şimdi yaşar. Yaşantı – bu, uzunluğu sıfır olan bir noktadır. Bu – bir katarsizdir. Bir savaş hançerinin gücü onun ucunda – uzunluğu olmayan bir noktada – toplanmış olduğu gibi, böyle, yaşantının gücü de bir anın içinde toplanmıştır, ne geçmişin, ne de geleceğin olmadığı bir yerde.

Deli bir ebediliğin önünde – tüm bunlar boş şeylerdir. Nasıl olsa er ya da geç – bugün, yarın, öbür gün – kendi kendimle baş başa sessiz oturmak ve anlamak zorunda olur – işte şimdi ben oturacağım ve, saatleri değil, dakikaları sayacağım. Ve o zaman herşey çok çabuk biter. Herşeyin haddi vardır.

 

Eğer hayatın belirli bir anına bağlanmamak olursa, o zaman duygular, yerini yaşantılara bırakıyor – ki duygular, bu her zaman sonuçtur, her zaman yaşantıları kavrama ürünüdür, hatta bu farkında olmadan gerçekleşiyor olsa da. Saf bir yaşantı ise çarpıcı bir şekilde duygulardan ayrılır – bu hayatın asıl özüdür ve, saf yaşantı pratiğinden Samadhi’ye kadar – bir adım. Saf yaşantıya geçiş – bu, sanki ansızın nefesin kesiliyor ve sen, özel bir derinlik alanına ve doluluk ile inanılmaz derecede yüklü özel bir hayatın içine düşüyorsun gibi hissedilir. Bu yaşantının baş niteliği – doluluktur. Sen, doluluk hissinden boğulur gibisin, bunun azami bir gerçekleştirme olduğunu hissediyorsun. Dünya, kendi akıl almaz derinliğini açıyor.

Karşılıksız bir aşkta bulunan bir şans vardır. Onu, korkmadan ve sitem etmeden kendi yaşantılarına doğru yürüdüğün zaman, almak mümkündür. Kaşılıksız aşk yesinin ta dibinde büyük bir hazine yatar ve o, ancak güçlü ve tutkulu insanlara ulaşılır olur – onun peşinden bu kadar derine inmeye gücü olanlara. Bu uğraş, güçlü insanlar içindir, fakat diğer taraftan asıl bunda işte güç artar.

Sokakta bir kız çığlığını duyduğum zaman – uzak, zor duyulur, belli belirsiz – bu, ya bir yaramazlık bağırması, ya da bir çağrı çığlığı – bana her zaman beni çağırıyorlar gibi geliyor, bir kimsenin artık dayanacak gücü yok ve işte o sokağa çıkmış ve sadece bağırıyor ve benim işiteceğimi ümit ediyor. Ve ben, müziğin sesini ve fikirleri kısıyorum, içimde hareketsiz kalarak, ve dinliyorum ve bekliyorum ve, çabuk giyinip sokağa koşmak ve cevap olarak bağırmak isterim – ben buradayım!!!

Dağlar benim havamı aldı, aşk benim toprağımı aldı, insanlar benim inancımı aldı, acı benim ümidimi aldı. Yumruğu bir çaresizlik içinde açtığın zaman ve tuttuğun herşey elinden kaydığı zaman ve ben boş kalan ellere baktığım ve herşeyi kaybedilmiş olduğunu gördüğüm zaman – eller yeniden hissediyor, kaybedilmiş herşey yeniden benim içimde canlanıyor. Birşey var ki, onu kaybetmek olmaz, fakat her defasında, kaybederken, bunu unutuyorum. Ve, kendimi yeniden bu toprakta bularak, her defasında hatırlıyorum.

 Ben Akutagava’nın, olayların ifade edilmez bütünlüğünü ifade etmek istediği zaman,      “-no” ilgecini kullandığını farkettim: “Aru sigure-no furu ban-no koto des”. Bense, yazdıklarıma bakarak, “ve” bağlacını fazlasıyla kullandığımı ve de sık virgülleri görmezden geldiğimi görüyorum – kesintisizlik benim için hatasızlıktan daha değerlidir. Giderek, virgüller bana daha çok engel oluyor, onlar doğal duraklamanın ifadesi değillerse.

İlk defada bile ben hemen dönüp gidebilirdim. Ve bunlardan hiçbiri olmazdı. Sadece, yapılmamış olana karşı koyu bir hüzün olurdu, kendi kendine bir ihanet gibi, fakat bu, belki de, o kadar acı olmazdı. Ama bu seçim, benim için değildir. Şu ise, galiba, benim içindir.

Ben, ormanda ateşin yanında oturduğum zaman, oraya, doğada hışrdayan ağaçlar altında oturup kitap okumak veya sakin bir inziva içinde hayatım hakkında düşünmek için çadırımla bir iki gün veya bir iki saat  için geldiğim zaman, düşüncelerim konsantre olduğu ve şehir telaşlarına dönmediği zaman – böyle anlarda ben toparlanmışım, taze rüzgarın kokusunu hissediyorum, çam ağaçlarının nasıl dik durduklarını ve yosunun nasıl büyük bir hızla yayıldığını hissediyorum ve, dışardan olan tazelik, içerden bir tazelik oluyor. Döndüğüm zaman, ben bunu kendimle getiriyorum. Ben, hiçbir şeyi kendimin olarak hissetmek istemiyorum ve onun içindir ki, başkaların bir dakika için bile dağdağadan kurtulamadıkları yerde ben kendimi ateşin yanında oturan bir seyyah gibi hissediyorum- özgür, toparlanmış, tazelik dolu, herşeyden çekilmiş.

Herşeye rağmen, benim için her zaman yakın kalan isimler sırası – içimde yaşayan, benimle yaşayan şeyin yaratıcıları: Akutagava, Kobo Abe, Kavabata, Fowles, Kastaneda, Nicholl, Liosa, Frisch, Krishnamurti, Suzo, Tauler, Osho, Nietzsche, Ramakrishna, Milarepa, Gazdanov... Bu, isimlerin hipnotik sırasıdır, onları söylerken ben hareketsiz kalıyorum ve yüreğimi sıcak bir kırağı kaplıyor – ben kendimi içimde hissediyorum, ben sonsuz diziyi görüyorum, ben kalpten kalbe giden gök gürültüsü gibi bir sessizliği duyuyorum, ben, bu gök gürültüsünün billur gibi bir sessizlik ile koptuğunu duyuyorum ve o, kan rengindedir.

Bazen, uyandığım zaman, uykudan garip bir his kalıyor ve, ellerimel başıma dokunmazsam, bir zaman hareket etmezsem ve yarı uykulu bu hale kendimi verirsem, bu hissin biraz daha net belirmesine izin vermek mümkün. O, öyle geldiği gibi, rüyanın ne konusu, ne de başka bir şey ile ilgili değildir – o, gariptir, ta derinden gelen bir şey – o, biraz endişeli yaşanır, uyanık halinin gerçekliğinde veya rüyanın gerçekliğinde karşılaşılan hiçbir şeye asla benzemez. O, öyle geliyor ki, ta derinden çıkar.

Korkunç bir his – korkutucu ve çekici aynı anda. Korkutucudur, çünkü onun dışında olan herşey için kendinde bir tehdit taşır – bireysellik hissi ne kadar daha güçlüyse, o kadar daha yassı bir gölge olarak o görünür. Çekicidir, çünkü oraya benim yolum yatar, çünkü bu – herşeyi dolduran bir boşluğu direkt yaşamaya bir sızıştır.

Bölünmüşlük dünyalarında yalnız bir gezgin.

Kadının duygu ile yaşadığı sayılır. Gerçekte ise duygu kadın ile yaşar. Erkeğin güçlü olmak zorunda olduğu sayılır. Gerçekte ise güç erkeği kendi masasına ister – ona besin gerek. Güç, eline şeref çatalını ve onur bıçağını alıyor, onu tercih tabağına koyuyor ve zevkle çiğniyor. Güç, duygular – onlar yaşamak ister ve bunun için onlara besin gerek. Fakat ben, böyle bir fedakarlığa mail değilim – ben, tabağın içinden çıkıyorum, orada kendi elbisemi bırakıp gidiyorum. Rüzgar yaralarımı tedavi etsin, kum üzerinde yazılmış ismimi silsin ve o zaman güç beni bulmaz. Ben, bir saklambaç oynuyorum. Ben yeniden bir çocuk. Kabarcıklar salıveriyorum, güneşe bakıyorum ve erimiş kar suları içinde parmaklarımı oynatıyorum. Onun şırıldayan ayna gibi yüzü bana bir şeyler söylüyor, ama bu bana lazım değil.

Tehevvür – işte benim sadık arkadaşım. Ben, diğer insanlarla ilişkilerini, çakalın yemeğe karşı davrandığı gibi (kokmuş bir et olsa da, ancak bu ettir) kuran umutsuzcasına nazik kişileri anlamıyorum. Nezaket için olan bir nezaketi, ilişkiler için olan ilişkileri kabul etmiyorum. Ben, kaba olabilirim, şefkatli olabilirim, ben, azgın olabilirim, azgınlık, kendim ve kendi ahmaklığım arasındaki duvarı yıkmaya yönelik olduğu zaman. Azgın insanlar nereye kayboldu? Yumurtaların nerede, erkek? Tırnakların nerede, kadın? Tehevvür – saldırganlık değildir, kin ve sinirlenme değildir, tehevvür bütün bu süprüntü ile bağdaşmaz. Kin, saldırganlık, sinirlenme – bunlar, tahrip eden duygulardır, onlar zayıflatıyor, çaresiz yapıyor, çünkü sahip olma hırsının tersi yüzüdür, dünyaya karşı tüketici talepleri ifade eder. Eğer dünya istediğim gibi değilse – bu beni sinirli veya saldırgan yapıyor. Tehevvür – başkadır. Tehevvür – bu, perdeyi yarmak girişiminde bütün gücünün insan üstü gerilimidir, bu, aydınlığa, parlaklığa bir eğilimdir. Tehevvür – aydın bir duygu. Tehevvür – bu, aşk ve şefkat güçlerinin tam gerilimi içinde son umutsuzca bir atılıştır. Sonsuz olarak şefkatli olamayan biri, gerçekten azgın olamaz; kendi hayatını hayat uğruna vermeye hazır olmayan biri, azgın olamaz. Bakışında kendi kaderinin yansımasını gördüğün önüne ilk çıkan birinin uğruna kendini feda edemeyen, azgın olamaz. Azgınlık – bu, ancak yönelmiş olan, tüm ruhunu sevmek yetisine ve sevmek ihtiyacına veren birinin gücü olduğu bir duygu – geri kalan herşey, azgınlığa sebep olmak için, çok küçüktür, küçük çıkarlar peşinde olan ise azgın olamaz. Konsantre olamayan, azgın olamaz. Tehevvür düşünmez, onun içindir ki o beni ölümümün dışına söküp çıkarabilir. Azgın budda. Tehevvür, bütün boş ve hayali olan herşeyi içirikleriyle birlikte yiyip bitiriyor – azgın bir insanın nezaket ve edebe zamanı yoktur – o, dişleriyle duvarı ısırıp yemektedir – burada edebin yeri mi! Tehevvür, boş ve uydurma olan bir şeye yöneltilmiş olamaz – o, yüzünü çevirir ve gider. Tehevvür, kendi kendine seçicidir – o, ölüm ile çarpışmada doğar. İşte onun için tehevvür başka bir insana yöneltilemez – o, ruhu öldüren ve kalbi kurutan ahmaklığa yöneltilebilir – ve burada artık önemli değil – bu ahmaklık benim içimde veya sende mi.

Bu halka içinde köhne bir kulübe vardır, orada yosun tutmuş ihtiyarlar bulunur – onların sakalları – ebediliğin cereyanlarıdır ve onların kalbi herşeyden çekilmiştir. İhtiyarlık onlara karşı merhametlidir – o, safiyetlerinin kusursuzluğuna yaklaşamaz – onun, gençliğe sarılmayan bir şeyi ihtiyarlatmak elinde değildir, enerji onları terkedemez, çünkü onlar kendileri onu yanlarından gönderdiler, güçleri onlara ihanet edemez – onlar kendileri çoktandır ona ihanet ettiler, sınırsız zayıflığın eline kendini vererek. Gücün haddi, asli zayıflıkta yatmaktadır – tam zayıflığın bu gök gürültüsü gibi gücünü neler yenebilir? İnsan, herşeyini verdiği zaman – o incitilemez oluyor – bir korunun incitilemez olduğu gibi, çayır çiçeklerinin incitilemez oldukları gibi. Bu gerçek önünde dağlar yıkılır ve bin yıllık kayalar paramparça olur.

Bodhi toprağının gök gibi mavi enginlikleri – daha neler lazım?

Tuhaftır – ben yiyor ve içiyorum – hayat ise gene benden gidiyor. Benden sonra ne kalır? Tabii tabii, evet... bu ben, hafızama gülümsüyor ve evet diye başımı sallıyorum; hafızam, hizmetkar bir eda ile önüme sürüyor:

 

Ne kalır benden sonra?

Çiçekler – ilkbaharda,

Guguk kuşu – yazın,

Temiz ve soğuk kar – kışın.

 

Doğal anestezi – sakin soğuk bir çöl – o, her insanın içinde var ve ıztıraplar dayanılmaz olduğunda – ruh kendisi yolu bulur ve bu soğuk sessizliğe doğru kayar. Oraya dalarak, hemen hemen bir üstün mutluluğu yaşıyorsun – acı yok, hiçbir şey yok. Hemen hemen üstün mutluluk. Boş, billur gibi, fakat hemen hemen bir mutluluk. Çınlayan bir hiç. Ve ancak şu “hemen hemen” kalıyor sakin gökyüzünde tek bulut olarak. Bu “hemen hemen”e ben boyun eğebilir miyim?

Herkesin zayıf bir noktası vardır. Ve bu, onu güçlü yapan işte o yerdir.

Etrafta hayaletler, hayaletler... İnsanlardan kaçan bir merdümgiriz olmasam iyi olurdu. Herkes, başka bir yana adım atılırsa, orada onları bir bilinmezliğin beklediğinden korkudan titrer, sonuçta herkes kendi su birikintisi içinde oturur. Ben, kendi su birikintimin içinde çıktım – ve ne? Acaba, artık ikilem, ya şimdi ben insanlardan uzaklaşmak, ya da su birikintime geri dönmek zorundayım gibi mi? İnsan, eski ve yeni hayat arasında küçük bir köprü inşa ettiğini düşünebilir – fakat bu uçurum köprülerle aşılmıyor, her türlü köprü geri götürür, o hiçbir zaman tamamlanmış olmuyor – bilinen ve bilinmeyen arasındaki uçurum çok geniş – bu, sadece farklı yaşamak tarzlarıdır. Ve bütün bu köprü inşa etmeler – bu sadece kendini teskin etmek ve uyutmak için mükemmel yöntemlerdir. Uçurum, ancak atlayışla aşılır – herşeyi göze alan, umutsuz bir atlayışla. Kim, ben hazırım der? Diyenlerden kim atlar? Her atlamış olan ulaşıyor – fakat, atlamayınca, bunu bilmiyorsun. Ben artık dönemem, mümkün değil... hapishaneye kendi isteğimle... onun için yavaş, fakat kesin olarak gittiğimi hissediyorum – hep daha ve daha uzak. Beni heyecanlandıran şey, önümdeki o ufuklar – onları göstereceğim biri bile artık yoktur, ki onları görmek için, en azından gözlerini kaldırmak ve bakış alanından bördürlü kaldırımı düşürmek lazım.

Her saat ile ben daha çok uzaklaşıyorum – sadece aşk, akla hayale gelmez uçurumlar üzerinden akla hayale gelmez bağı kurabilir – sadece ilk bakışta olan ve geri dönüp bakmayan bir aşka inanıyorum.

Onun gözlerine baktığımda ve orada sonsuz bir aşkı gördüğümde – neydi bu aslında? Şimdi ben kendime bunu sormalıyım – hayır, şimdi ben bu sorunun cevabını kendime vermeliyim. Onun gözlerine baktığımda – neyi görüyordum ben orada aslında? Belki – onun gözleri sadece bir ayna idi ve ona bakarak ben sadece kendi deliliğimin yansımasını görüyordum? Ayna ile örtülmüş gözler – bunda bir şeyler var – can sıkıntısını hissediyorsan – can sıkıntısını görürsün, tutkuyu hissediyorsan – tutkuyu görürsün. Ya kendimin, ya kendimin yüreği nasıl – acaba o dışarı çıkmaya can atmıyor mu, acaba o aynalı aynalı örtüleri sökmüyor mu? Galiba – hayır, belki – korku ve ölüm orada kendi bayramlarında artık oynamışlardır.

İnce olduğu yerde KOPMAZ. Ancak, eğer bu – keskin bir aşkın ince duygusu ise.

Duyguyu anlayışa indirgemeyi sevmiyorum. Ki anlayış daraltır, keser ve somutlaştırır. Şöyle veya böyle, anlayış kendi uğruna bütün dünyayı bir yana atıyor. Duygu ise – tersine – o, kendinde tüm dünyayı taşır, teferruatı inkar ederek. Tüm şeyler meçhul bir uçurumdan ortaya çıkar ve her birinin içinden bu uçuruma göz atmak mümkün. Ben, uçuruma aşkın içinden bakmayı tercih ediyorum – hayır, aşkın kendisi uçurumdur. Duygu en yüksek noktaya ulaştığı zaman, susuyorsun. Meğer, daha yükseği varmış, ve daha, ve daha...

 

“Sorarlarsa – söylersin.

Sormazlarsa – söylemezsin.

Ruhunda neler saklıdır,

Asil Bodhidharma?”

 

 

03-02-02) “Buluşma”

 

Senin fotoğrafına bakıyorum. Bir dakika... iki... dikkatle bakıyorum, bakışı herhangi bir şeyin üzerinde odaklaştırmadan, dikkat yavaş yavaş dolaşmaya başlıyor, fotoğraf canlanıyor, görüntü titremeye, gözler içinde süzülmeye başlıyor... ben, üzerinde senin yattığın kanepenin önünde duruyorum. Ben bilmiyorum – nereye hareket edeyim. Beni, senin yanında ayaklarının ucunda oturmaya çekiyor. Yanında oturuyorum, sen ayaklarını hafifçe altına alıyorsun, bana yer vermek için, benim elim birdenbire kendisi senin ayaklarına doğru uzanıyor ve onları yakalayıp tutuyor – onları benden çekmeni istemiyorum. İşte o anda dikkatim senin ayaklarına doğru ellerimin hareketinin arkasından kayıyor... daha yukarıya, sağ ayağının üstünde öylece yatan sol ayağının dizine kayıyor... gözlerimin önünde mor bir renk – bu, senin ayağının benim hareketlerimden hafif sallanarak yattığının rengidir... birdenbire ben ayağının ağırlığını hissetmeye başlıyorum, onun öbür ayağının üzerine kendi ağırlığıyla nasıl bastırdığını hissediyorum, ihtiyatla sol elime tabanını alıyorum, sağ elime de – biraz daha yukarı – ayak bileğini ve onu, bu ağırlığın daha gerçek olması için sanki biraz kaldırmak istiyor gibi bir gayreti yapıyorum ve burada ansızın bana bir sıcaklık vuruyor – hararetin beni nasıl doldurduğunu hissediyorum – ben sıcaklığı orada hissediyorum – kalçalarının arasında, onların birbirine değindiği yerde. Ben, kalçalarının arasında ter damlacıklarının çıktığını net hissediyorum – ayakları beraber tutmak için çok sıcak... Bunu neyimle hissediyorum? Bilmiyorum – belki, kalbimle. Ben, hafif bir gayreti yapıyorum ve ayağını kaldırıp onu kendi dizlerimin üstüne koyuyorum. Sol elimle ben hala senin tabanını tutyorum ve avucum, ayağının tadıyla doluyor – elimi hareket ettirmiyorum – o kendisi hafifçe ayak üzerinde kayıyor – hem bir yerde duruyor, hem kayıyor... parmaklarım, senin parmaklarının ucuna değiyor, onlara sokuluyor ve hafif bir titreme – daha doğrusu – bir vibrasyon meydana geliyor aralarında, onun arkasından da buraya hararet iniyor, senin kalçalarının dünyasından kurtularak... ben, avucumla senin tabanının tadını net hissediyorum, onu sanki dilimle yalamışım gibi... bana sıcak... ikinci elimle ben ayağının parmaklarını kucaklıyorum ve anlıyorum – bana o kadar iyi ki... sen kanepede hafif dönüyorsun, sırtüstü yatıyorsun, senin öbür ayağın kendine bir yer bulamıyor ve ben onun da dizlerime yatmasına yardım ediyorum. Senin başın arkaya eğilmiş kalıyor, ancak şimdi bu fotojenik olması için değil, şimdi bu, enerjinin mihveri, benim avucumun ve senin tabanının temas noktasından çıkarak, senin bedenini delip geçiyor ve seni spazmodik-tatlı doğrulmaya zorluyor... senin dizlerin iki yana hafif açık – çaresiz-tutkuyla... elim onlara doğru kayıyor, ben senin dizini hissediyorum... fakat geri dönüyorum... ritim artıyor... nasıl bir ritim? Neyin ritimi? Ben bilmiyorum – bu, sessizliğin ritimi, bu, göğsümde sıcaklığın atış ritimi. Ben iki elimle senin ayağını alıyorum, ellerim onu yüzüme yaklaştırıyor, ben tabanını yanağıma bastırıyorum... tabanının tadını net hissediyorum, sanki onu dilimle yalamışım... sanki.. bu benim işime gelmiyor – sanki... ben gerçekte onun tadını hissetmek istiyorum... dilim sana dokunuyor... bir kıvılcım beni delip geçiyor, ben, sanki beni cereyan çarpmış gibi, silkiniyorum ve aynı şey de sana oluyor, dizin bir kas ihtilacında kıvrılıyor ve ben ayağını zorla almak mecbur oluyorum... dilimi tabanının üzerinde gezdiriyorum – yavaş yavaş, bu böyle masum ve böyle taşkın cinsel hareketten zevk alarak, çorapların altında senin bedenini hissediyorum, senin tadını hissediyorum... o, aşağı iniyor, göğsümü, göbeğimi hafifçe kaplayarak, daha aşağı... herşey bu tadın hararetiyle kaplı... parmaklarının altındaki çukurda dilimi gezdiriyorum ve bu artık neredeyse dayanılmazdır... dişlerimle senin parmaklarını hafif ısırıyorum... sen tüm bedeninle silkiniyorsun, hafif bir çığlık... ve ben görüyorum, senin ayaklarının arasında – orada, derinde, ateşten bir küre tutuşuyor... ona doğru bende karınaltımın derininde bir alev sütunu artık kalkıyor... bu henüz bir önsezi, kasırga öncesinde ilk rüzgar esmesidir... ve onun korkunç habercilerinden, bizim bedenlerimizin ve ruhlarımızın evreninde açıldığı zamanki onun kuvveti görülmektedir...

Ben, uykuya yattığım zaman, seni kucaklıyorum ve hemen seni hissetmeye başlıyorum. Senin uykuya dalmana engel olmuyorum – sadece şefkatle göğsünü okşuyorum. Bu ilkten :). Daha sonra ise ben kendimi tutamıyorum ve göğsüne dudaklarımla dokunuyorum, çukurcukta dilimi gezdiriyorum. Ama böyle bir şeye çok uzun dayanılmaz – ben, üzerine yatıyorum, ellerin benim ellerimi buluyor, dudakların da – bizim dudaklarımızı... onlar birbirinden ayrı yaşayamaz – onlar için bu imkansız – olmaz. Ben, yanaklarını, burnunu, alnını öpüyorum, ama bu bana az ve ben, vefalı bir köpek gibi, senin yüzünü yalıyorum ve duramıyorum ve bundan sende öyle bir şey doğuyor ki..., ayakların kendileri açılıyor, beni sarıyor ve çekiyor, zorluyorlar – çabuk, şimdi, haydi, gir... Ben, senin güçlü ayaklarının beni içeri ittiklerini hissettiğimden zevk alıyorum... onların iradesine boyun eğerek, dudaklarından ayrılıyorum, oturuyorum, ayakların beni sarıyor ve gecikmeye tahammül etmiyor, ben ellerimi kalçalarına koyuyorum ve onları tutuyorum. Sen bana sımsıkı yaklaşıyorsun – bundan daha yakın artık olamaz – daha yakın – sadece içeriye... Ben, neyi istediğimi biliyorum ve ben, kendi ellerimi, senin ellerini beklemek için, meşgul ediyorum – senin ayaklarını, her birini ayak bileğinden alarak, kaldırıyorum, tabanları yüzüme bastırıyorum ve bekliyorum... bende beklemek için artık güç yok, fakat ben bekliyorum... ve senin ellerin uzvumu buluyor, parmakların onu sarıyor ve ondan çıkan uğultu ve titreme ile doluyorlar. Beklemekten bitap, ben yavaş hareket etmeye başlıyorum ve o, ellerinde kayıyor. Sen onu göbeğinin aşağısına sıkı bastırıyorsun ve onun kayması artık pek o kadar masum değildir – hafif çekilerek, ben onu biraz aşağı eğmek imkanını sana veriyorum ve işte o, sıcak ve ıslak olana yumuşak gömülüyor. Ben, ayaklarını indiriyorum, onlar gergin ve esnek yatıyor, ben onların arasında, bir kıskacın içinde gibi, sıkıştırılmışım, senin ellerini sarıyorum, çünkü onları ayırmak imkansız olurdu, ve ben, yumruklarının bir küçülüp bir büyüdüklerini hissediyorum – uzvumun hareketini izleyerek, ve onun sıcaklığı senin parmaklarının arasından bana ulaşıyor. Ve işte ben girişin önünde bulunduğumu hissediyorum. Ve yine de ben – kendimi bir kez daha aşarak – şimdilik çekiliyorum ve elimi üstünde koyuyorum... parmaklarım dudakları aralıyor ve hemen ıslak oluyor – ben bu tadı bilmek istiyorum – ben çekiliyorum ve senin ayaklarının arasında yatıyorum, fakat senin ellerin beni arıyor ve o zaman ben, dönüp, senin üzerine yatıyorum. Şimdi hem benim, hem senin dudaklarımız ve ellerimiz istedikleri herşeyi bulabilirler... Ben, ellerimi senin kalçalarının altına koyuyorum ve onlar yarım kalkıyor, dudaklarımla senin dudaklarına dokunuyorum, senin suyunu emiyorum, dilimi arada gezdiriyorum, spazmodik bir tutku içinde ksılıp açılan aralığa hafif değinerek – dilimin ucuyla hafif içeri giriyorum... ve bu anda ben ani bir gerilim içinde yaylanıyorum, çünkü uzvumu tutan ellerin, yerini yumuşak diline bıraktılar – ve ben artık dayanamıyorum – ben, uzuv olarak artık adlandırılamaz o şeyi bastırıyorum – ben, kendi ateşimi senin dudaklarına bastırıyorum ve onlar yavaş açılıyor ve ben içeri giriyorum, dilim ise senin içine giriyor ve iniltilerimiz birleşiyor... Bizim artık başka bir şey yapacak gücümüz yoktur – ben senin içindeyim – hayır, biz birbirimizin içindeyiz ve, ruhlarımızın bundan önce imkansız olduğu derecede birbirinin içine girdiğini hissederek, yatıyoruz. Ben dilimle bir halka içinde hareket ediyorum – senin içinde, ve dişlerinin beni ısırdıklarını hissediyorum, dilin ise hafifçe bastırılmıştır. Ben hareket ediyorum ve senin ellerin direkt benim kalçalarıma yatıyor, onlarla birlikte kalkarak ve inerek, sen onları öyle kuvvetli bastırıyorsun ki...

Henüz yeni başlamış olmasaydık – artık on kere orgazm yaşayabilirdik, fakat bu bizim için değil – ben yanına yatıyorum, senin memelerini öpüyorum – onları hafifçe ısırarak – biz kucaklaşıyoruz – biz tutkudan titriyoruz. Biz uyumalıyız, yarın uyanarak herşeyi yeni baştan başlamak için, fakat enerjinin ve aşkın artık yeni halkasında. Biz bu kadar heyecanlı iken, uyku olabilir mi acaba? Bedenlerimiz birbirine geçmiş olduğu zaman, sen, bedenime bakmak için, bizi örten yorganı dişlerinle yırtmaya hazır olduğun zaman, ben, seni almak değil – hayır – sana tecavüz etmek istediğim zaman, uyumak mümkün mü acaba? Ben, sana saldırmak, ellerini bağlamak, ayaklarını açmak istiyorum – edepsiz, kaba – ve tutkumu olan gücüyle sana saplamak – senin müthiş bir zevkten bağırman için, göğsünü yakalamak ve, ona tutunarak – bağırışın bir hırıltıya, bir iniltiye, bir ulumaya dönüşünceye, gözyaşları gözlerinden boşanıncaya kadar sana vurmak ve o zaman ben sana sokulurum ve biz birbirimizin gözlerine bakacağız, suskun olarak patlamayı yaşayana kadar. Biz, eğer daha fazlasına gücümüz olmasaydı, bunu yapardık... ve gene de uyumak mümkündür – biz, beden kaynadığı ve ruh ışıldadığı zaman uyumaya öğreniriz, yarın uyanıp yolumuza devam etmek için... yarın – bu, biraz saf geliyoruz, ki biz bir saat sonra uyanıyor ve birbirimizn üzerine atılıyoruz, tekrar geri çekilmek ve tekrar uyumak ve tekrar uyanmak için...

Bu senin rüyan mı, yoksa bu rüya değil mi? Dölyolundan çıkan uzuv – aybaşı kanıyla bütün tüterek – bu, kalbin içinden çıkan bir hançer. Kan renginde memeler ve meme renginde kan. İki yana açık ve dizlerde hafif bükük ayaklar – takatsiz iki yana çökmüş tabanlar... Tutkudan kaymaç olmuş gözler, dilin dokunuşlarına duygun ve duyarlı burun delikleri, ardında dilin ıslak pembeliği sezilen yarı açık ağız; dil, testislerin tadını henüz korumaktadır, ki bu tat ve, onun işte böyle – ağza – boşalmak istediğinin idraki – bütün bunlar özel bir gerginlik ve şehveti oluşturuyor.

Ayağında gezen onun dudakları, o, senin ayak parmaklarını ısırıyor, onlara diliyle şefkatle ve sık dokunarak. Sen dudaklarınla gerginlikten uğuldayan uzvu kaplıyorsun, o ağzına sığmıyor ve onu elinle dipte kavramak zorunda oluyorsun, esnek başı dilinin üstünden boğazına doğru kayıyor ve, durdurulmuş, tekrar dudaklara çekiliyor ve tekrar içeriye yöneliyor, onun, senin yüzünün üstünde kalkıp inen esnek kalçaları, onlara ellerini koyuyorsun, tırnaklarını onlara geçiriyorsun ve aşağı iniyorsun... parmağın, çukura kaydığı ve hafif içeri girdiği zaman, uzun hafif bir inleme... ve sen, klitorisini ve dudaklarını okşayan onun sıcak diliyle, senin içine girmiş parmaklarıyla büsbütün kendinden geçmiş – hafif, fakat gene de hissedilir bir şekilde uzvunu ısırdığın zaman, o, sanki kamçılanmış bir at, artık kendini tutamıyor, ağzının içinde çırpınıyor ve birdenbire sıcak bir sperm akıntısı... ve, tek bir kassal vuruşta kalçalarınla sıkılan onun başı ve, senden tutkunun ve gücünün kalıntılarını sanki sıkıp çıkaran spazmodik bir şekilde kasılan göbek kasları ve, senin dizlerini sarmış onun elleri ve, tutku ateşi sarmış göğsün ve, katılaşmış ve onun göbeğinin hafif dokunuşlarına bile son derece duyarlı olmuş memelerin...

Seninle bugün ne kadar iyiydi ki... bizim okşamalarımız – onlar o kadar tabii ve o kadar güzel ki – ormanda güneş altında tavşanların oynaşması gibi. Çiçek açmış vişne ağacı gibi... Bu öyle şaşırtıcıdır ki – üstün erotik zevki almak ve onun içinde de estetik bir zevki ve burada da, bize öyle hafif temas eden ve kendi imajlarında, çağrışımlarında kolayca dönen, şaşırtıcı paradokslar ve beklenmedik ve billur bağları gören benim fikrim seviniyor, kalbim kendisini senin içine yayıyor, tüm benim varlığım – sadece bir organ – bu, senin aşkının rüzgarının çaldığı Eol’un harpıdır... ve bizim seslerimiz birleşiyor ve fazla olan hiçbir şey yoktur. Sen artık uyuyorsun şimdi, ben ise yorganı gizlice yana çekiyorum ve sana bakıyorum... sen sakin nefes alıyorsun, senin göğsün... beni ona doğru nasıl çekiyor şimdi... mutlusun – sen uyuyorsun! Ben, çok – çok yavaş – seni uyandırmamak için – senin memene dudaklarımla dokunuyorum... onu dudaklarımla alıyor ve öylece tutuyorum... yorganı üzerinden çekiyorum – bende burada sıcak – üşümezsin... sen ne kadar güzelsin... ben, ellerini bileklerden dirseklere doğru, dirseklerden omuzlara doğru öpüyorum... uzvuma ne yapayım... o artık müthiş gergin... onunla senin kalçana dokunuyorum ve hareketsiz kalıyorum... yavaşça – çok yavaş – senin üzerine ayağımı koyuyorum ve uzvumu sana sıkı bastırıyorum... sen uyuyorsun... ben dudaklarımla hafifçe senin dudaklarına dokunuyorum ve yanında dizüstü oturuyorum. Sen çok güzelsin... bedenin uykuda bile tutku yayıyor... elin karınaltında yatıyor... ben onu çekiyorum ve burnumla sıkışık duran ayaklarının arasındaki çukura gömülüyorum. Orada nasıl kokuyor... nasıl bir koku... yorulduğun ve banyo odasına gitmediğin için ne kadar mutlu! Ben onu tüm göğsümle içime çekiyorum ve o benim içime giriyor, akciğerleri dolduruyor, kanıma geçiyor, bedenime giriyor... hırsız gibi, bir gece hırsızı gibi ben gizlice senin dizini öpüyorum, daha aşağı iniyorum – senin tabanlarına – onları sevmeyi o kadar seviyorum ki... ve işte benim yanağım senin derinin yumuşaklığını artık hissediyor ve dudaklarım ona yapışıyor... ben ayağını kaldırıyorum ve öbür ayağından ayırıyorum... ve burada kafama şahane bir fantezi geliyor – ben, başucunda oturuyorum ve uzvumla yüzüne dokunuyorum... bu dayanılmaz... onu gözlerinin, burnunun üzerinde dudaklarına doğru gezdiriyorum, senin üzerinde oturuyorum, uzvumun başı dudaklarına yumuşak dokunuyor... buna dayanmak için nerede güç alıyorum, ben bilmiyorum... uzvumu elime alıyorum ve onu dudaklarında gezdiriyorum... daha... bir daha... ben içeri istiyorum... seni uyandırmasam, iyi olur... parmaklarım senin dudaklarının arasına giriyor ve dişlerini aralıyor, yavaş... çok yavaş... ve işte artık mümkün, artık mümkün, fakat ben cesaret edemiyorum, uzvum sınırın en ucunda donup kalmış, ve işte ben giriyorum... giriyorum... durdum... senin yüzüne bakıyorum... kabarmış, uğuldayan kendi uzvuma, ama onu ancak yarı yarıya görüyorum... ve birdenbire senin dilinin dokunuşunu ve kapanan dudaklarının okşamasını hissediyorum... ama yok, sen uyanmadın... sen, küçük bir çocuk gibi, kendi emziğini emiyorsun... bu... nasıl dayanayım... dudağımı ısırıyorum ve kanı hissediyorum... ancak bu beni ayıltıyor... ben, çok yavaş ve çok sessiz hareket etmeye başlıyorum – senin yüzünden, uzvumun içeri girip çıktığı dudaklarından bakışımı ayıramıyorum... sen, herhalde, iyi bir rüya görüyorsun..:) belki – işte şu anda olanları görüyorsun.

 

Ben gözlerine bakıyorum, kapalı olan göz kapaklarının ardına sızıyorum ve görüyorum... görüyorum... evet, görüyorum... sen, benim uyuduğumu, senin ise uzvumu şefkatle dudaklarınla okşadığını rüyada görüyorsun... dilinle testislerime dokunuyorsun, onları iştahla yalıyorsun, dilin her yerde geziyor, bizde akşamleyin olmuş olan o tutkunun tadından zevk alıyor... sen, burnunla uzvuma sürtünüyorsun, dudaklarınla ıslak başa dokunuyorsun, yavaş, şehvetli bir direnişle başı eğiyor ve onu kendi içine alıyor ve hafif ısırıyorsun... onun esnekliğini hissetmek için, ve senin de kafana oynak bir fikir geliyor – sen daha aşağı iniyorsun, benim ayaklarımın arasına yatıyorsun, dizlerimi öpüyorsun, onlardan ayrılmak o kadar zor... sağlam erkek dizinin zarif güzelliği... sen ayağımı dizin biraz yukarısında hafif ısırıyorsun ve esnek kaslar dişlerinin altında hafif yaylanıyor... sen tekrar yukarı çıkıyorsun, ayaklarımı sabırsızlıkla açıyorsun, testislerime yapışıyorsun, onları eline alıyorsun, hafif kaldırıyorsun, daha aşağı iniyorsun... dilini gezdiriyorsun... biz ikimiz sarsılıyoruz – dilin beni yavaş okşuyor... ve o, derine o kadar ister ki... kim neyi rüyasında görür?.. ben artık çoktandır bunu bilmiyorum... belki – ben rüyamda, senin bunları rüyanda gördüğünü, görüyorum... ben, senin üzerine yumuşak yatıyorum, altımda bedeninin tümünü hissediyorum, uzvum senin karınaltına dayıyor, ben biraz aşağı iniyorum... rüyada bu mümkündir... rüyada... bütün bunlar rüyadadır... belki... ben, senin yüzüne bakıyorum ve, orada nasıl teslim olduğunu hissediyorum... iki yana nasıl açıldığını ve içeri aldığını... öylesine uykulu... öylesine isteksiz bana teslim olarak... ve işte dudaklar açıldı, orada ise... orada tropika, ne kadar çok su... içeri dalmak – bir saniyelik bir iş, fakay ben bunu galiba tam bir saate uzatıyorum... hafif kalkarak, ayaklarımı senin ayaklarının iki yanına koyuyorum ve onları sıkıyorum... şimdi senin ayakların birbirine sıkı yaklaştırılmış ve onlara, en odak noktasına, giriyor... ben üzerine yatıyorum, boynundan kucaklıyorum, gözlerimi kapatıyorum, gevşiyorum... ben, öylesine senin üzerinde yatıyorum... hemen hemen masumane... şimdi sadece yavaş bir kayma... çok, çok yavaş bir kayma... nereye?.. ben, başka bir varoluşun içine bir yerlere kayıyorum... bu rüya bile değil... biz ikimiz artık beraberiz – biz beraberiz – güneş, ot, berrak su... biz, derenin kenarında oturuyoruz... sen ayaklarını aşağı sarkıtmışsın, ben seni arkadan kucaklıyorum ve saçlarını öpüyorum... bizim ellerimiz birbirini buldu ve öylece kalakaldılar... ebedilik bize bakıyor ve bizim süreksizliğimize gıpta ediyor... güçlü ve mavi gözlü insanlar yanımızdan geçiyor ve bize gülümsüyor ve biz onlara gülüşle cevap veriyoruz... bu gülüş bizim üzerimizde gümüş bir gök gürültüsü gibi kopuyor ve gökten altın bir yağmur, tüy gibi altın renkli sular dökülüyor... dünya birdenbire yaylanıyor ve kendi sayısız boyutlarını açıyor, ve bakış her tarafa sızıyor – ve, gördüğü herşeye dönüşüyor... ve sayısız dönüşümler meydana geliyor bizimle kavranılmazın tek anında...

 

 

03-02-03) “Yabanmersini – lezzetli bir yemiş”

 

1. Onlar birbirini buldular – yol tozunun arasında, şahsi düzensizlikler, ilhamlar ve telaşlar girdabında – onlar birbirini buldular. Ve bu iyi idi. Bir daire kiraladılar, işleri onları pek yormazdı – zamanları vardı, aşk vardı, dünyanın gerekli yönde döndüğünün net bir hissi vardı. Onlar, iki odalı daireyi kiraladılar, birinci odaya – daha küçük olan odaya – eiyalarını yıpdılar – büyük odada da şimdilik yerleştiler. Küçük odada alışılmışın dışında bir şey kurmak istiyorlardı – orada mobilya hiç olmayacak, yumuşak bir halı yerde yatacak, bol yeşillik, hava ve ışık olacak – sadece ilk başta bütün çöpleri kürelemek gerekecekti.

Bir ay geçti. Oda öylece toplanmamış duruyordu – kah bir iş, kah başka bir iş – kendiniz de bilirsiniz – düzen – bu, her yer temiz olduğu zaman, tam bir temizlik yapılmazsa – böyle, emek de harcanmıştır gibi, düzen ise yoktur – üzücü – onun için onlar, daha fazla hava alıp tek vuruşta başarmak için güçlerinin yeteceği anı bekliyorlardı.

Bir ay daha geçti. Oda, etrafında çok sayıda şakaların kurulduğu bir nevi objeye dönüştü – onlar, kendileriyle istihza etmeyi seviyorlardı ve, orada nihayet temizlik yaptıkları zaman ne kadar güzel olacağı üzerinde planlar kurmaya devam ediyorlardı. Onlarda, oda – aile – folkloru gibi bir şey oluştu, bu folklorda oda bir temel taşı rolünü oynuyordu – bu, hem komik, hem de vaitkardı. Nihayet Gün geldi – onlar, sabah erkenden kalktılar ve enerjik bir şekilde temizliğe giriştiler. Tanrım, ne kadar çöp çıkarılmıştı, ne kadar toz, sayısız kitap... Akşam, onları mutfakta yakaladı – öyle denildiği gibi – yorgun, fakat memnun... Erkek, onu kucakladı – o gülümsedi. Odanın yanından geçerken, oraya bir daha göz atmaktan kendini tutamadılar. Oda parlıyordu. Yerde yumuşak halı yatıyordu. Köşede – şık bir palmiye. Rahat lambalar, yumuşak bir koltuk – girince, öyle yumuşak hafif bir rahatlığı – bedenin ve ruhun – hissediyorsun ki – göz için takılacak bir şey yok – birçok boş alan – birçok alan kafanın içinde. Onlar, kucaklaşmış, odanın ortasında yalınayak duruyorlardı ve o anda onlar hissettiler – onların ortak artık hiçbir şeyin kalmadığını – bu fikrin, meğer, aralarında tek köprü olduğunu – şimdi ise köprü yıkıldı ve onun yerinde birdenbire hiçbir şeyin olmadığı anlaşıldı. Onlar, yirmi dakika daha durdular, konuşacak bir şeyleri yoktu – konuşmalar bile her türlü manayı kaybetmiş gibi geliyordu. Ertesi gün onlar bir daha karşılaşmamak üzere ayrıldılar.

 

2. Bu, bir sınıf şakasıydı. Siz onu muhakkak bilirsiniz – bir kıza yaklaşıyor ve ona diyorsun: “Ben seni seviyorum...” ve, bir duraklamadan sonra – onu kim ne kadar uzatabilirse – sınıf arkadaşların gülmeye başlamadan, fakat kızın kızarıp bozulması için yetecek kadar – ekliyorsun: “...süpürge ile koridorda koşturmak”. Herkes bu şakayı bilir, fakat her defasında o gene de pekala etkiliydi. Onların sınıfına yeni bir kız geldiğinde – o, onunla bu oyunu oynayacağını kesin biliyordu.

Kız, çantasını topladı, birşeyler hakkında derin derin düşünerek ve çıkışa doğru yürümeye başladı. O, yolunu kesti. Kız, ona omuzuyla çarptı ve, onun direngenliğine şaşarak – beceriksizce sıraya yaslandı. Çocuk ona dimdik bakıyordu. Galiba, herkes gelecek komedyayı anladı ve, gürültülü bir kişnemeyi önceden bekleyerek, o sert bir sesle dedi: “Ben seni seviyorum...” Ve, arayı tutmaya başladı. Biliyordu – o ne kadar uzun olursa – vuruş o kadar kesindir. Yan bakışla o, herkesin, üzerlerinden dersin gerginliğini silerek, gülüşmede bütün güçlerini ortaya koymaya hazırlandıklarını görüyordu. Kız, kızarmadı, ara uzuyordu. O sadece durup bakıyordu – derine bir yere – onun içine çok derin bir yere...

Onlar sokakta yürüyorlardı – hava çok güneşliydi – su birikintileri artık kurumaya başlamıştı.

 

3. O, şehre sabah vakti girdi. Birileri bunda bir sembol görür, belki, birileri görmez. Ben şahsen bunlara sade bakmayı tercih ediyorum – girmiş de ne olmuş. Güneş artık yüzünü gösteriyordu ve dar sokakların asfaltı hafif ısınmıştı. Bu ısı, ısıtmıyordu, fakat, daha çok, ısıtacağı vadediyordu. Bu vaat ona hoştu. Ben onu anlıyorum – vaat – bu, her türlü belirlilikten her zaman daha taze, daha keskindir – eğer bu belirlilik, her an herşey onun içine düşebilecek bir boşluğu kendi temelinde bulundurmuyorsa. Tabii, onun karşısına insanlar çıkıyordu – insansız bir şehri nerede gördünüz ki – fakat onların yüzlerini hafif sis kaplamıştı – bazıların yüz çizgilerini gizleyen hafif bir sis, bazılarında ise yüzleri asla farkedilmezdi. Belki de bu sadece güneş ışınlarıyla delinen buğular böyle acayip bir görüntüyü veriyordu. O, belirli bir amacı olmadan, yürüyordu – o, az önce doğmuştu ve amacı henüz yoktu.

Bazen kah bir evin cephesi, kah belli belirsiz bir konuşmanın parçaları ona, izlenimden daha fazla olan bir şeyi ulaştırıyordu – belki de, buna hatıra demek mümkün olurdu, fakat, tabii, bu hatıra değildi, çünkü o yeni doğmuştu ve hatırlayacak bir şeyleri yoktu. Deniz, onu sahile attığında, ağaçlar, eğilip, onu dallarından yere yumuşak indirdiklerinde, otlar onun önünde iki tarafa açıldı ve yol açıktı ve bu, o kadar kolaydı ki. Otlar bittiği zaman, yoldaki tozlar onun önünde yayıldılar ve yol eskisi gibi açıktı. Göğsünde hiçbir fikir belirmiyordu – kafasındaki fikirleri ise o sevmezdi – o, onları öylesine sevmezdi ki, onlar daha uzaktan bunu hissediyordu ve onu yandan geçmeye çalışıyorlardı. Derinden çeşitli yaratıklar kendi acayip başlarını gösteriyordu – fakat onlar da daha derine dalmaya çalışıyordu, onun dikkati süreksiz bakışını onlara çevirdiği zaman. O, tersine çevrili beyaz pencere denizlikleri olan uzun sarı bir cephe yanından geçerken, Yalnızlık ismindeki balık su yüzüne çıktı – balık, etrafa bakındı, gökyüzü açıktı. Onun ne oltası, ne iğnesi, ne de balık tutmak isteği vardı – ve balık, onun adımlarına uyarak, kuyruğunu sallaya sallaya gitti ve tüm bunlardan o kadar iyiydi ki, yol bile zevkten eğrildi ve o, asfalttaki bir deliğin etrafında küçük bir dönüş yapmak zorunda kaldı.

Onun göğsünde delik vardı. Yani, tabii ki, biz hepimiz orada hiçbir delik olmadığını biliriz, hatta elle yoklamak mümkündür, eğer bir kimsenin kafası artık büsbütün yerinden oynamış ve bilmiyorsa – göğsünde delik var mı, yok mu – fakat onun göğsünde delik vardı – ve o delikte rüzgar ıslık çalıyordu, rüzfar, mor renginde ve lüzucetliydi, geriden çıkarak, o, girdaplar oluşturuyordu ve onun saçlarını havaya kaldırıyordu ve onlar ensede öyle komik kabarıyordu.

Kız, ayaklarını sarkıtmış, ikinci katın pencere denizliğinde oturuyordu. Tabii, annesi de, babası da böyle oturmak olmaz diye ona söylemişlerdi, fakat annesi de, babası da ona vız gelirdi ve, onlar bir anda ölseydi – o, tabii, biraz ağlardı, ama çok az – böyle, bahçede, altında oturup başların üstünden etrafa bakmaya o kadar alıştığın kurumuş bir çalıyı kestikleri zaman, ağlarlar. O, artık iki saattir burada oturuyordu – güneş, onun ayaklarını ısındırdı, bundan yumuşak bir gıdıklanma başlıyordu, daha yukarı, eteğinin altına geçiyordu ve öylesine yumuşak bir şekilde koltukaltına yayılıyordu. Böyle derler mi – “korukaltına”? Veya başka türlü mü derler? Her neyse – onun koltukaltlarında tatlı ve sıcaktı.

O, kavak ağaçlarının büyüdüğü alleye yaklaştığında, onlar, yüzüne bir avuç tüy attılar. O, çok neşelendi, fakat, tabii, bunu belli etmedi – onun aldırmadığını, kendi düşüncelerine daldığını ve bu bir avuç tüyün onun için bir ifade etmediğini düşünsünler... yanındaki sokak tarafına ise ayakları onu kendileri götürdüler. Onun bakışı hemen kızın ayaklarına düştü. Onlar, o kadar iştah açıcıydı ki, kendi meçhul oyununu oynayan yumuşak parmaklar, derinin kokusunu kolay sezebilecek kadar yanına yaklaştıktan sonra ancak görülebilen baldır ve inciklerdeki incecik tüy. O, yaklaştı, durdu ve başını yukarı kaldırdı. Pembe güneş yansıları kızın eteğinin altında oynuyordu ve konsantre olmaya engel oluyordu. O zaman o, gözlerini daha yukarı kaldırdı ve onun gözlerini gördü. Ve o zaman gökler açıldı ve gök gürledi.

 

***

 

- Seni tanıyor muyum?

- Seni tanıyor muyum?

- Seni tanıyorum.

- Seni tanıyorum.

- Sis vardı, leylak vardı, kara toprak vardı, bakışım berraktı, sesim bana ihanet etti, boğazım düğümlendi, göğsüm çığlık attı, kasırga dönmeye başladı, ben uyandım ve çırpınmaya başladım. Ben, tekrar uyumak istiyordum, bir dakika daha uyumak için ben herşeyimi vermeye hazırdım – ben, o kadar bekliyordum, o kadar hayal ediyordum ki, ve ne – bu bana uykunun tek bir anında mı verilmiş? Rüya, gözyaşı kadar temiz – gözyaşları, rüya kadar yararsız...

- Ben, senin hakkında bir şey bilmiyordum, seni görmedim, su damlasında senin yansını görmedim, rüzgarın sesinde senin sesini işitmedim, ben hayal ediyordum... Kaba ağaç kabuğu, hızlı dere suyu, dipsiz gökyüzü – böyle ben seni arıyordum. Ben, ayaklarımı sarkıtmış, oturuyordum, güneş gözlerime ışıyordu, güneş yansısı parladı ve gözlerimi kamaştırdı, ben gözlerimi aşağı indirdim. Böyle ben seni buldum.

- Birbirimize neler söyleyebiliriz?

- Konuşmamıza lüzum yok.

- Birbirimiz için neler yapabiliriz?

- Herşey yapılmıştır artık.

- O kadar iyi ki.

- O kadar iyi ki. Sahiden mi böyle erken, böyle sade ben kendi hayatımı yaşarım? Sahiden mi işte böyle, işte böyle sade?

- Bu ancak sade olabilirdi.

- Bundan sonra ne?

- Bundan sonra hiçbir şey. Sadece hiçbir şey. Böyle olur, daha sonra hiçbir şeyin olmadığı olur. Sadece, daha derine vardır, sadece başka türlü vardır. Şimdi – başka türlü.

- Bana korkunç, bana neşeli, bana çok sık ve doludur.

- Bana sıcak, bana soğuk, bana rahat.

- Onlar bizi bırakırlar mı?

- Onlar bir şey yapamıyor. Onlar uyuyor. Onların gözlerinin içine bak.

- Onlar bir şey yapamıyor... onlar uyuyor... ne kadar iyi... demek, oluyor, oluyor, oluyor! Ben, bin kez daha tekrarlayabilir miyim – “Oluyor!”

 

***

 

Yağmur başladığı zaman, açık pencereden içeri biraz su döküldü ve halı biraz ıslandı – kurutmak gerekecek – yoksa çözgüsü çürüyebilir – elektrik süpürge ile veya en azından saç kurutucusuyla kurutmak mümkün!

 

4. Eğilerek, o, çöp kutusunun arkasından fırladı – onu burada beklemedikleri belliydi – her biri bir tarafa kaçmaya başladı. Onlardan biri de ansızlıktan direkt ona doğru koşuyordu. O, tetiğe bastı. “Tra-ta-ta-ta-ta” – tahta tabanca çocuğun göbeğine dayandı, onun gözleri tam bir panik ifade ediyordu – onu öldürdüklerine rağmen, o koşmaya devam etti. “Tra-ta-ta-ta-ta” – iştiliyordu arkasından – “yeter yaşamaya – öl!” O, adımlarını yavaşlattı. “Yeter yaşamaya!”

Çalının içinde müthiş keskin bir sesle karga ötmeye başladı.

 

5. Yağmur serpeliyordu – kah daha hızlı, kah daha yavaş – birdenbire damlalar daha sık düşmeye başladı – ve, otobüs durağının çevresindeki bütün küçük dünya canlandı – insanlar, en yakın tente altına acele ediyordu. Gözümün ucuyla ben iki yaşlı kadının birbiriyle vedalaştıklarını görüyordum – adet olduğu üzere – onları dudakları belki artık son birkaç dakika içinde alışık olarak kelimelerin kabuğunu öğütüyordu, yüzleri durgun-iyi kalpliydi. Otobüsü bekleyen kadın telaşlandı, çantalarını yerden kaldırdı ve topallaya topallaya yürüdü. Birdenbire öteki kadının yüzü değişti ve o, yüksek bir sesle arkasından bağırdı – “başka otobüs olmayacak”. Hava endişe ile doldu, bir girdap oluştu – iki kadın onun içinde çok hızlı dönüyordu, etrafta ise sakin bir kalabalık kütlesi yatıyordu. “Başka otobüs olmayacak” – o, ısrarla ve manasız bağırmaya devam ediyordu. Koşan kadın başını geri çevirdi – gülümsüyordu ve onun gülümsemesinden belliydi – nasıl korkuyor ve utanıyor – korkuyor, çünkü müthiş korkmuştu. Utanıyor, çünkü durumun saçmalığını anlıyordu, fakat kendine bir şey yapamıyordu. “Başka otobüs olmayacak!” – bir daha bağırdıktan sonra, kadın döndü ve yürüdü. Herkes otobüsün içine tıkıştı. Girdap kayboldu. Evime yaklaştığımda, karşıma ihityar bir kadın, köpeğiyle çıktı – tuhaf... Ki, onun tırpanla gezdiğini söylerler... Ve, onun burada gezmesine de lüzum yoktu – ben zaten herşeyi anladım. Nasıl bir laubalilik! Sözgelimi, çantamda lezzetli poğaçalar vardı!