« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 30


İnternet salonunu, otelin hemen yanında buldum. Bilgisayar dolu küçük havasız akvaryum, çekirge, kertenkele, kelebek ve böceklerle kaynaşır – bütün bunları, monitörden ve kendi üzerinden hep düşürmek zorunda oluyor. Burası başka bir Hindistan – onun aydın örneği. Burası temizdir ve girişte ziyaretçiler ayakkabılarını çıkararak yalınayak otururlar. Salonun sahibi hemen buradadır – dikkatli, konuşmada kifayetli, onunla şakalaşmak, şunun bunun hakkında konuşmak mümkün. Solda ve sağda yabancı turistler oturur, daha doğrusu turist kadınlar... Bakışım, solda oturan kıza kaydı... sempatik yüzlü, esnek, oturuyor, mektup yazıyor, çılak ayaklarını oynatıyor... vücudumun içinde bir şey güm diye cevap verdi, parladı, yumuşak, oynak bir kedi halinde mırıldamaya başladı. Herhalde, oğlanına yazıyor... peki, ben kime yazayım? Benim de oğlanım var... evet, ilkin Deny’ye yazayım... Oğlanım benim, şimdi sana sokulmayı ne kadar da isterdim :)

 

“Merhaba, surat! Mektubuma nasıl başlamayı ve sana neler anlatmayı bilmiyorum hatta... Rishikesh’de senin mektubunu aldığım günden sonra o kadar çok şey meydana geldi ki, bunun hakkında, galiba, tam bir kitap yazabilirdim. Sadece iki haftanın geçmiş olduğuna bir türlü inanamıyorum, - yaşadıklarım, bütün önceki hayatımdan kat kat daha fazladır.

Harika insanlarla karşılaştım... Onlara karşı duyduklarımın yanında bütün kelimeler ne kadar da boş. Aşk mı? Sempati mi? Şefkat mi? Bütün bunlar, o değil, değil. Sen ama kıskanma :)

Hayır, şu anda sana hiçbir şeyi tasvir edemem. Tek bir şey söyleyeceğim – düz yol pratiği, hayatımın anlamı oldu, başka bir yol şu anda benim için yok. Bu pratikle uğraşan insanlarla karşılaştım... Düşünebiliyor musun, Deny? Böyle insanlarla karşılaştım ve onlar, beni büsbütün değiştirdiler, - Hindistan’a bir buçuk ay önce gelen o Mayya artık yok. Senin şimdi benim yanımda olmanı ne kadar da isterdim, biz, Bodh Gaya’ya beraber gidebilirdik, - işte orada o insanlardan biriyle karşılaşırım, belki. Belki – eğer “şansım olursa”. Onları bundan böyle hiçbir zaman görmeyeceğimi düşünmek korkunç. Herhalde, buna benzer duyguları, sen, Lobsang’dan ayrıldığın zaman, yaşıyordun.

Ben, gayretlerimin, keşiflerimin notlarını her gün tutuyorum, ya sen? Bunun çok , ama çok önemli olduğunu görüyorum. Bir şey yazmadan, bir iki günü kaçırdın mı, hemen olup bitenlerden kendime hesap vermeye bırakıyorum, her şey pek de fena değil gibi geliyor, ki hiçbir şey değişmiyor gibi... Not tuttuğun zaman, böyle bir bulanıklık yoktur.

Şimdilik, negatif duyguların bir tanesini bile gidermeyi başaramadım, fakat... Bunu nasıl tasvir edeyim ki... Deny, şimdi ben, bütün karamsarlıklardan tam hürriyetin ne olduğunu biliyorum. Bu, bir hediye idi... Bu, sadece oldu ve bilmiyorum, nasıl. Bütün dünya, başkalaştı. Vücudumun tümü, sanki uzamın içine geçiyordu veya uzam vücudumun içine geçiyordu. Ben, parmaklarımın ucuyla havaya dokunabilirdim ve o, öyle koyu idi ki. Vücudumun tümü, onun her hücresi, üstün mutlulukla doluydu. Rüya yoktu, ben sadece akşamleyin gözlerimi kapatıyor ve sabahleyin açıyordum ve, ben uyurken, önemli ve güzel bir şeylerin meydana geldiğini biliyordum. Ben, gökyüzü idim. Sabah, erken güneşin ince ışığıyla aydınlatılan, gündüz, koyu altın balözü ile dolu, akşam, ateşli, taşkınca meydan okuyan gurup güneşiyle kızıla boyanmış, bir gökyüzü. Ben ve gökyüzü arasında sınır yoktu.

Bayağılığın dünyası ve, aslında, alışılmış her şey, bu birkaç gün için varlığını yitirmişti... bunun ne kadar sürdüğünü bir türlü hatırlayamıyorum – üç gün mü? Bir hafta mı? Şu anda, bu olmadığı zaman, ne kadar sürdüğü önemli mi ki?

Bunun bitemez olduğunu düşünürdüm. Ben, bir çocuk gibi, sevinç ve açıklık okyanusunda yıkanırdım... Şu anda yazıyorum ve umutsuzluktan ağlamak istiyorum, - ya eğer Buna hiçbir zaman dönemezsem?

Bundan sonra nasıl yaşayacağım hakkında bir fikrim bile yok. Moskova’ya dönüşümü çok büyük bir güçlükle tasavvur ediyorum. Fakat bunun kaçınılmaz olduğunu hissediyorum.

Kasım ayının sonuna kadar kesinlikle Hindistan’da olacağım, gerçi, hangi yerinde bulunacağımı henüz bilmiyorum, her şey, Bodh Gaya’da durumun nasıl gelişeceğine bağlı, ki oraya, bilet alır almaz gideceğim.

Seni sık hatırlıyorum ve pratiğimin özellikle seninle tanışmamızla başlaması harika... Bunun sadece bir tesadüf olmadığını hissediyorum, bunda, olayların mekanik olarak bir araya gelmesinden daha fazla bir şey vardır. Kim bilir, Deny, gelecekte bizi neler bekler, bizim tanışıklığımız nasıl açılabilir? Seni düşündüğüm her defasında, içime sevinç, coşku dalgası doluyor gibi... Bu, uzağa, yükseğe bir yere kuvvetli bir atılım gibi yaşanır... Senden ne istediğimi bilmiyorum bile, bu, sadece cinsel bir çekim değildir... Ki, bu da yok değil :)

Senin kızın”.

 

Velilerden mektuplar... Rsihikesh’de yıldızlı gökyüzünü bana kapatan “kendine gel”, ona, birkaç kelime daha eklendi. Yok, bunu okumak istemiyorum, bu karanlığın içine gözümün ucuyla bile bakmak istemiyorum, çıkmak ve arkamdan kapıyı kapatmak istiyorum. Ben, “ilişkiler” dedikleri karamsarlıklar birliğinde yaşamak istemiyorum artık. Bir varış noktasından bir başka varış noktasına müthiş konveyörde gitmek istemiyorum artık. Elim ayağım bağlı olarak hissediyorum kendimi, bağırmak, olan gücümle kurtulmaya çalışmak istiyorum ve bundan ipler gitgide daha ağrılı bir şekilde batıyor, fakat birdenbire, acı, büsbütün dayanılmaz olduğu, ben ise bir türlü boyun eğmediğim zaman, ipler hafifleyerek, ben kurtulmaya başlıyorum gibi bir his meydana geliyor. Yok, henüz kurtulamıyorum, bu henüz zar zor yakalanabilen bir ima, hürriyet rüzgarının ani esintisidir, fakat, demek, şans vardır, demek, kurtulmak mümkün!

Veliler... Doğuştan itibaren beni manipüle etme iğrenç sanatlarını günden güne mükemmelleştiriyorlardı. Onların istedikleri tek şey – onların ihtiyaç duydukları izlenimleri benden alabilecek şekilde beni bükmekti. İlkin sert ve katı idiler, özellikle annem. Kaçmaya başladığım, yalan söylemeyi öğrendiğim zaman, devreye ahlak, efsanevi vicdana sesleniş girdi. Nihayet çıldırarak, bu yasallaştırılmış tecavüze kendimi karşı kaymaya başladığım zaman da, acıma ve suç duygusu tarafına bastırılmaya tabi tutuldum. Ve bütün bunlar, onlara gerekli olan şeyleri benden alabilmek, onların beğendikleri sos altında beni yiyebilmek amacıyla sadece.

Otele kadar iki adım, akşam saat onda bir dayanıklılık denemesi oldular. Kadınlar bu saatte sokakta hiç yok, fakat her taraf eskisi gibi gürültülü, kalabalık ve sıcaktır. Ben, kahveden adım atar atmaz, sokağın tümü, benim tarafıma hemen bir şeyler bağırmaya başladı. Bu bağırmalar beni her zaman tedirgin ediyor. Ben hiçbir zaman anlayamıyorum, - bunlar, küfür mü, sesli konuşmalar mı, yoksa dostça selamlamalar mı? Rehberde, turistlerin Varanasi’de sık kayboldukları yazılı, onun için çabuk otelin kapısına kadar koşmaya karar veriyorum, fakat bu basit değilmiş, - asfalt, hemen burada satılan muzun kaygan kabukları ile karışık toz tabakasıyla kaplı. Benim kaçışım, her taraftan kahkaha patlamalarına neden olan akrobatik sahneye dönüşüyor. Sesli bir çığlık kopararak, kıçımın üzerine düşüyorum ve bu çöplüğün içine büsbütün battığımı anlıyorum. Bedenimin tümüyle pis sokağın kokusunu ve pek de dostça görünmeyen serserilerin dikkatini hissediyorum. Bana yaklaşmayı denesinler bakalım... kulakları patlatacak kadar bağıracağım, o kadar da zararsız değilim ben... Fakat hiç kimse bana yardımını teklif etmeye cesaret etmiyor, ben de buna çok sevindim. Bir oyuncu tiyatrosu... saplantılı bir hayal – kendimi, dekorasyon içinde hissediyorum, bu adamları ve bu ortamı gerçek bir şey olarak bir türlü algılayamıyorum. Ve işte şimdi de, bu kadar rezil olduğumdan utanma duygusu uyandı gibi, fakat hemen de söndü, üstüme gelen kayıtsızlıkla silindi. Bir an için, hemen burada, sokağın ortasında, tamamen serbest oturup çiş yapabileceğim gibi geldi ve hiçbir şey bunda yoktur, zira bunu ormanda, ağaçlar ve kuşlar arasında yapabilirim ya?

 

“Lonely Planet”, Bodh Gaya’nın bulunduğu Bihar eyaletinin, Hindistan’ın en fakir eyaletlerinden biri ve aynı zamanda da en kriminojen, tabii ki, Cemmu ve Keşmir hariç, bir eyaleti olduğunu tarafsızca bildiriyordu, onun için, soyguncular ve katillerin mümkün saldırılarından dolayı, karanlık başladıktan sonra yollarda her türlü dolaşım durduruluyor. Bu sebeple de, Bodh Gaya’ya, Varanasi’den direkt otobüsle ulaşmak seçeneği de bir yana bırakıldı – turizm acentelerinde, bu fikirden vazgeçmeyi ısrarla tavsiye ediyorlardı, çünkü turistik otobüsler zaman zaman saldırılara, soygunlara tabi oluyor, bazen de eşkıyalara öldürme önünde de durmuyor. Eyaletin iktidarı bir ara hatta seyahat eden her turistin yanına bir polis memurunu koyma girişiminde bulundular (onun parasıyla, tabii ki). Rus ruleti oyunu beni çekmiyordu, onun için ben, biraz dolaşık olsa da, fakat daha güvenilir bir yolu seçtim – demir yoluyla Gaya’ya kadar, oradan da Bodh Gaya’ya yarım saat taksi ile. Herkesi ve her şeyi kendi içine emen negatif duygular ve sair süprüntü bataklığına meydan okuyan insanlarla karşılaşabileceğimi düşündüğüm her defasında, ben, hakiki bir coşkuyu hissediyordum, yine kendimi, önünde az sonra harika bir dünyanın açılacağı bir çocuk gibi hissediyordum.

Derin çocukluğumda, her bakışın bir buluş olduğu zaman, buna benzer şeyleri, fakat çok daha parlak, daha temiz, daha açık olarak hissettiğimi kesin hatırlıyorum... Ben, bebek beşiğinde yatarak, tahta parmaklıkları arasından dünyaya bakıyorum ve birdenbire beni kalkmak için tutkulu bir arzu kaplıyor. Tahta çubuklara tutunarak, ısrarla tırmanmaya başlıyorum ve birkaç dakika gergin tırmanıştan sonra gene de kalkabiliyorum ve bunun yanı sıra nasıl duyguları yaşardım ki! Bu, şu an hatırladığım ilk seyahat idi ve o, öyle çekiciydi ki. Şimdi, tırmanan, dönen, sürünmeye çalışan bebekleri gördüğüm zaman, velileri ise onları “özenle” geri yataklarına götürdükleri vakit, ben, bunun, bir çit sarmaşığı, bir salyangoz ya da bir amipte olduğu gibi, sadece bir hareket tepkisi olmadığını, bunun, bir kâşif tutkusu olduğunu, insanın, çok önemli bir şey yaşadığını, onu ise acımasızca, “bakım” maskesi altında, çocuk arabasına geri tıkadıklarını anlamadıklarını anlıyorum.

En korkunç sapıklıklardan biri – kundaklamadır. Bunun bir faşizm olduğunu düşünüyorum – dolaylı bir manada değil, kelimenin tam manasıyla. Kundaklama – insanın tabiatına yapılan sinik bir hakarettir, bu, hapis cezasına kadar varan en sert cezalandırmayı hak ediyor. Bunu, ancak en erken çocukluk anılarımı hatırladığım zaman anladım – doğumdan hemen sonra, beni, yeni doğmuş bebekler odasına götürerek, kundakladıkları zaman. Şimdi, beze sımsıkı sarılı olduğumdan ve hareket edemediğimden, beni istedikleri gibi çevirdiklerinden doğan hayvani dehşeti çok iyi hatırlıyorum. İşte burnum çarşafın içine gömülü, şimdi de gözlerimin önünde tavan – ben, beni zincire vurmuş, bağlamış bu ucubelerin pençelerine düşmüş bir eşyayım sadece ve güçsüzlükten doğan ümitsizliği hatırlıyorum – hakiki, çocukça olmayan bir ıstırabı. Bunu, bütün bebeklerin yaşadığından eminim. Doğum travmaları hakkında, bunların insanın daha sonraki hayatına olan etkisi hakkında ne kadar konuşurlar ve hatta bir kişilik hapishane hücresine bile değil, daha kötüsü, bir bez tabutuna, bir deli gömleğine birkaç ay için yerleştirerek, çocuklara ne kadar daha müthiş travmayı verdiklerini hiç düşünmezler. Eğer böyle bir imkânım olsaydı, yakında çocukları doğacak her birini muhakkak birkaç gününe sıkı sıkı kundaklardım... belki, o zaman problem kendiliğinden düşerdi.

Başka bir çocukluk hatıram – karın nasıl yağdığını ilk defa gördüğün zaman. Artık bir yaşındayım, odanın içinde koşarak, pencereye yaklaşıyorum, tabureye tırmanarak, dışarı bakıyorum... ve bir şok yaşıyorum – sokakta her şey bembeyazdır ve koyu, yumuşak kar yağıyor. O gün, velilerden, beni sokağa çıkarmalarını istedim, o karı okşayarak, onun kokusunu alarak, onunla oynuyordum, gülüyordum ve mutluydum ve işte böyle masum bir kâşif mutluluğunu yaşadığım anları hatırladıkça, böyle bir şeyin artık hiçbir zaman bir daha olmayacağı daha da netleşiyordu. Bu açıklık – benim posta kutuma her gün gelen bir ölüm belgesi gibidir. Beni, haberim ve rızam olmadan, ben henüz güçsüz bir çocukken, bu belgeye abone yaptılar. Ve sokağa çıkarak, postaya gelerek, bu pis şeyleri bana gönderen kimseye dayak atmaya hazırlandığım her defasında, ben, posta kutumun yanından geçiyorum ve onu iktidarsızca açarak, ölüm belgesini alıyorum, dikkatle metni okuyorum ve içimde her şey iniyor, ölüyor. Ayaklarım zayıflıyor, amaç bulanıklaşıyor, ben gene hiçbir şey yapamıyorum.

Şimdi, bu kadar kaçınılmaz sonuca olan inancım sarsıldı. Posta kutusu çöpe atıldı, ölüm belgelerini koyacak yer yoktur artık ve yeni kutuyu asmalarından önce, benim, postaya uğrayarak, gönderme listesinden adresimi silmek için zamanım vardır.

 

Bodh Gaya’ya yönelim sevinci, Hint hayatının gerçeklerine çarptı. Hindistan’da bir şeyleri önceden planlamak zor aslında, fakat bu kadar boktan bir durumun içine burada ilk defa düştüm. Meğer, bileti, ancak Hint rupilerini nerede aldığıma dair tasdik edici belgeyi gösterirsem, alabilirim (?!). Yani, döviz bürosunda aldığım belgeyi göstermeliydim. Varanasi’ye kadar olan bütün yolda, böyle tuhaf bir şart ile hiçbir zaman karşılaşmamıştım – meğer onu ancak bu sene koymuşlar ve onun için, tabii ki, benim hiç bilgim yoktu. Rupileri dolara çevirmek, sonra da, gerekli belgeyi alarak, dolarları rupiye çevirmek için, acilen döviz bürosuna gitmek zorunda kaldım. Fakat boşuna acele ediyordum... o gün Varanasi’den çıkma şansım yoktu.

Döviz büroları şehirde yoktu. Kendi başına bu şaşırtıcıdır (her yerde, bundan önce ve sonra gittiğim bütün turistik merkezlerde, her köşe başında döviz büroları mevcut), fakat katastrofik değildir – döviz bürosu yoksa, parayı her kuyumcu dükkanında ya da ipek mağazasında değiştirmek mümkün... Bundan başka da, kaldığım otelde parayı değiştirebilirim (orada soyucu kurdan para değiştirmeye teklif etmişlerdi). Kahretsin! Bu hararet düşünmeye mani oluyor... bana, sadece değişim lâzım değil, bana, lanet olası belge lâzımdır, çünkü onsuz bilet alamam ve şehirden gidemem. Peki, şehirde bankalar olmalıdır.

Ve hakikaten de bankalar burada vardır. Karşıma ilk çıkan “Bank of India” oldu. Orada bana, bugün para değiştirmediklerini söylediler. Daha sonra “Andhra Bank”a gittim – orada nakit dolar değişimi yoktu, çünkü onların New Deli’deki şubelerinde bir şeyler bir şeylere uymuyor. Daha kesin bilgi almak imkânsızdır. İngilizce konuşan Hinduları anlamak, her zaman olmuyor – en azından kötü telaffuz, hele o, durmadan çiğnenen betelle karıştırılıyorsa... Konuşanın ağzı, kan kırmızısı tükürükle dolu olduğu zaman, zavallı, bir şey söylemek için, başını arkaya atarak, boğazını gargara ediyormuş gibi konuşmak zorunda. Büsbütün gerçeküstücü bir tablo.

Neyse. Kredi kartım var... Evet, mem, ama şimdi bütün şehirde telefonlar çalışmıyor, karttan para çekmek imkânsız.

Aşağı yukarı bir saat daha sıcakta dolanarak, bu işi boş verdim sorunu yarın halletmeye karar verdim, fakat yarın durum daha da zorlaştı, çünkü şehirde beklenmedik olarak (benim için) yerli “şenlik” başladı ve bu vesile ile bütün bankalar kapalıydı. Bankalardan birinde çalışan bir menajer, yarın açılacakları ihtimalinin mevcut olduğunu, fakat, bayramın üç gün süreceğine göre, parayı değiştirip değiştirmeyeceklerinin belli olmadığını anlayışlı bir tavırla bana anlattı. Bu işte en nahoş olanı da, otelimdeki kapıcının anlattığına göre, aslında öyle büyük bir bayram yoktur, çünkü “şenlikler” Hindularda neredeyse her hafta yapılır. İlahları inanılmaz derecede çoktur ve onların şerefine dini ayinlerin düzenlendiği, her birinin yılda “kendi” haftası ya da en azından üç günü vardır.

Varanasi’de, bu Hint Babil’inde, dünyanın bütün dinleri karışmıştır, ve bayram salgını burada özellikle yaygındır. Bugün sikhiler, yarın müslümanlar, ertesi günü shivaistler, daha ertesi günü yılbaşı ve bir hafta sonra da yılbaşı, - maytaplar ve havai fişekler gümbürtü çıkarır, gökyüzü uçurtmalardan rengarenktir, sokak hoparlörleri kulakları sağır eden kakofoniden yırtılır, sokaklarda, davullu, trompetli ve yoksullara ve şehrin üçkağıtçılarına yemek dağıtan kocaman yük arabalı sayısız alaylar yürür.

Tuhaf bir nedenden dolayı beni, geç kalarak, Bodh Gaya’da hiç kimseyi bulamayacağım fikri hiç endişelendirmezdi. Oraya özellikle gereken zamanda – ne erken, ne de geç – geleceğime garip, hatta ekstatik bir inanç vardı.

Kader anı, iki gün sonra geldi. O gün bayram yoktu, bütün telefonlar çalışıyordu, sıradan bir çalışma günüydü ve bankaların hepsinde... ben, hiçbir açıklama olmadan, döviz çevirmede ret cevabını aldım – değiştirmiyoruz ve bu kadar! İşte böyle. Lanet olası sıçan kapanı.

 

“**Ekim

Planlarım, yine şartların kuvvetiyle bozulmuş. Planlar, planlar... insanın bütün hayatı planlarla dolu. Ben, planlarla değil de, hislerle, arzularla yaşayan bari bir kişiyi gördüm mü?

Gelecek planları kadar hiçbir şey bu kadar rahatsız etmez, geçmişin mengenesinde tutmaz. Ben, hakiki bir şeyi yaşadığım zaman, - direkt şimdi meydana gelen bir şeyi, - paralel olarak bir takım planlar kurabilirim, tabii ki, fakat bu, hislerimin devamından çok onları bozma olur. Ruhumda direkt şimdi meydana gelenlerden hiçbir şey planlarla, perspektiflerle, geleceğe dair fikirlerle ilgili değildir. Tersi de doğru – planlama prosesi heyecan ile asla bağdaşmaz – bir şeyler planladığım her defasında, ben, realiteden koparak, ölüme doğru hareket ediyorum.

Peki, o halde herhangi bir hareketi nasıl yapmak? Nasıl yaşamak? Kendime yumurtayı, onu önceden satın almadan ve mutfağa giderek, ocağı yakmayı planlamadan, nasıl hazırlayabilirim?

Bu soruya nasıl cevap vermeyi bilmiyorum, hâlbuki buna rağmen, cevabı “biliyorum” gibi geliyor bana – onu kelimelerle ifade edemiyorum sadece. Kafamda, bir hikâye dönüp durur – o, bir şeyleri açıklıyor gibi, fakat nereden çıktı ki... ha... bu Andrey, onu Elbruz’da, biz fırtınanın dinmesini bekleyerek, çadırda yattığımız zaman, bana anlatmıştı... enteresan... bu hikaye, işte şimdi çıktı ortaya, bu ana kadar ise, onu anlattığını hiç hatırlamıyordum... ki, o durumda... Hikaye şöyle – bir ara Pamir dağlarında o, yaşlı bir adama rastlamıştı – yaşı 70’in üstündeydi, evi, uzak bir dağ darboğazında idi. Ve işte, o ihtiyar orada yaşıyor, onun bostanı var ve orada bir takım sebzeler yetiştirir, diyelim ki, “kırmızı turpu”. Onu çapalayarak, sabah, öğle ve akşam suluyor. Ve bir taraftan, o, tabii ki, yarın kalkarak, tuvalete gittikten sonra, kendi çapayı eline alıp yine kırmızı turpu çapalamaya devam edeceğini biliyor, diğer taraftan da, o, hayat, akım, cari anın keskin hissi hakkında konuşur, o, bununla yaşar ve çok aşikâr oluyor ki, turp çapalaması, bu, BİR ŞEY’İN – ona tanrı ya da kader de – onun eline verdiği bir iştir, ve onu burada çapalamasaydı, onu başka bir yerde çapalardı, ya da çapalamazdı, bir kahvede tepsiler taşırdı ya da öğrencilere ders okuturdu. Bu, senin akımının seni yerleştirdiği bir şekilden, sana direkt şimdi önerdiği şeyden başka bir şey değildir. Her birimiz, bir yerde kendi sandalyenin üzerinde oturur. Her birimiz, hayatında, muhtemel olaylar ve şartların sayısız çeşitliliğinin belirli bir seçeneğini gerçekleştirir ve o, planlar kurarak, bunun sonucunda bir şeyler elde etmeye ümit ediyorsa, - o, canlı olmaktan çok ölü olur. Ki, eğer ben, kalbimin çektiği, en saklı bir tele cevap verdiği şeyi takip ediyorsam – o zaman ben canlıyım, aklımın bir takım planı kurup kurmayacağından bağımsız olarak gerçekten canlıyım – bu plan, ağır bir kilo halinde yatmaz, bu... tavsiye gibi bir şey olur, aklın tavsiyesi ve, anın tazeliği hissimi artık takip ederek, ben karar vereceğim işte – bu tavsiyeye uymak mı, yoksa bir yana mı çekilmek. Bütün bunlar için ölçü – özel parlak yoğun bir iç huzur duygusu – bir dağ akımının aşağıya aktığı bir huzur. Ben bu duyguyu biliyorum! Onu kesin biliyorum, bunu, galiba, ancak şimdi anladıysam da. Daha neleri biliyorum ve unuttum?... Belki, negatif duygulardan hürriyeti bile biliyorum? Belki, sakin sevinci de biliyorum? Tahminler saçma... akıl açısından... zira, buna rağmen, bu fikirler tuhaf bir şekilde cevap buluyorlar... akıl emniyeti ile canlı iç cevabının enteresan muhalefeti... şu anda, galiba, taraflardan hiçbiri ağır gelemez... bu da bir gelişme ama – eskiden ben zar zor fark edilir duygulara dikkat bile etmezdim, onlar, “bildiğim” bir şeye bu kadar açıkça aykırı olsaydı”.

 



<< Geri İleri >>