« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 29


Kapının vuruşu, uyku arasında çok sesli gibi geldi, sanki beni birkaç defa iyice sarmışlar. Karanlık. Bugün, sabah Ganj gezisi var bende... Kapının arkasından, uyandım diye bağırıyorum ve, gözlerimi kapayarak, ışıkları yakıyorum... Giyinirken – düşünceler, imajlar kargaşası. Yarı uykulu halim ve odanın hapishaneye benzeyen ortamı, içinde bir rahatsızlığın ve bekleyişin karıştığı bir kaybolmuşluk duygusuna neden oluyor. Fotoğraf makinesi, not defteri, kalem, kalın kazak (sabahleyin nehirde serindir), saat. Çıkıyorum.

Erken uyanış ve ortalık henüz karanlıkken sokağa çıkış, erken çocukluğumun hatıralarıyla çok çağrışım yapar. Ancak sabahın erken saatlerinde, şafaktan önce, ben, kendi kendimle baş başa kalabilirdim. Herkes uyuyor, sen tamamen yalnızsın, sessizce giyiniyorsun, kapının gıcırdamasına yol vermemeye çalışarak. Dışarı sızıyorum. Kapıyı kapatıyorum. Dilimi çıkararak, anahtarı çeviriyorum – tamam! Hürriyet! İçimi doldurup dışarı taşan duyguları zaptediyorum. Sessizlik... Yavaş adımlar, gümü güm diye etrafa yayılır, düğmeye basıyorum ve birdebire asansör müthiş bir gürültü çıkarıyor – şimdi bütün evi uyandıracak gibi geliyor... ama hayır, herşey eskisi gibi. Kendimi, başka bir gezegendeymiş gibi hissediyorum. Harika – otalıkta hiçkimse yok! Ancak o anda anlıyorum ki – onların hepsinden ne kadar da bıktım... Sokak karanlık, serin, esrarengiz. Burada hafif bir sis yaşar... o çok başkadır şimdi, o, canlıdır. Sarar, ama ayırmaz, tersine, şu ağaçlarla, hatta göremediğim bir şey ile, ağaçların arkasındaki şu koyu leke ile, yakınlaştırır, sanki bu, sadece bir karanlık değilmiş. O, nefes alır, o, yaşar! Hafif bir korku, ve derken – tam bir yalnızlığın beklenmedik sevinci. Onun geleceğini biliyorum, onu bekliyorum ve o parlayıveriyor, tatlı bir gıdıklanma ile yüreğimi okşuyor, şefkati, sevmek arzusunu uyandırarak, sızıyan bir huni halinde, burularak, vücudumun içinden çıkıyor. Kimi sevmek? Sevmek işte. Hiçbir “kimi” olmadan, bu bekleyişe kendini vermek sadece, ve o yaşamaya başlıyor, ona hiçbir şart lâzım değil – o sadece var. Yavaş, rüyadaymış gibi, evin boyunca geçerek, köşeyi dönüyorum. Şimdi ben yoğum. Herşey karanlığın içinde batmış, fenerlerin ışığı buraya ulaşmaz. Islak gecenin kokusu, bende olmayan bir hayatın kokusu. Yarım saat sonra ortalık ağarmaya başlayacak, ve son gelir – girdap, içine çeker ve bığulmaz. Ben, bu ıslak karanlık ile, bu ıslak hürriyet ile ebediyen kalmak istiyorum. Bir gün buraya dönmek istiyorum – bu hürriyete, sevmenin bu sakin mutluluğuna. Az sonra gideceğimi, uyuyacağımı, herkes gibi, bir mankene dönüşeceğimi biliyorum. Uzun, çok uzun bir süre için, uzun yıllara. Biliyorum ki, dönmeliyim, ve yalnız olmamalıyım. Ben yalnız dönmek istemiyorum. Bu duyguyu başkalara hediye etmek istiyorum, etrafa dökip saçmak, uyandırarak harekete getirmek, herşeyi vermek istiyorum, ve, sevinçli bir kendini veriş imajları ne kadar daha parlaksa, katılık o kadar daha serttir, o, belirsiz bir hacim halinde katılaşıyor, onda, herşey yatar, tamamen herşey. Ben buraya döneceğim, bunsuz ben – hiçbir şey.

Aşağıda birkaç yabancı oturmaktadır artık. Beni görünce, derhal uykulu gülümsemeleri taktılar. Beteli, dudağının arkasına dökerek, “otel adamı” (bu elemanları İngiliz dilinde özellikle bu şekilde adlandırırlar), zevkle kıçını kaşıyarak, hareket edeceğimiz yere bizi uğurladı. Hakikaten de serin... kalın kazak tam yerinde oldu. Kayıkçı, bizi rıhtımda karşılıyor, yola çıkmak zamanı.

Kayıklar, birbiri arkasından kıyıdan sessiz sessiz hareket ederek, yavaş bir kayışa çıkıyorlar. Kürekler, uyuyan Ganj’ı rahatsız etmek istemiyor, sanki uyuyan bir kaplanın tüyünü ayıklar gibi, yavaş yavaş onun içine dalıp çıkar.

- Burada ne kadar “gath” var? – sordu biri.

- Yaklaşık 360, - kayıkçı, konuşmak niyetinde değil, açıkçası.

- Peki, hepsinin önünden geçmek için, ne kadar zaman gerek?

- Yaklaşık üç saat.

Konuşma öldü. Herkes, elbisesine sıkıca bürünerek, kendi tarafına bakıyor.

Bir gün, bambaşka bir gerçekliğe harika seyahatler yapabileceğim. Yolu bulmalıyım. Ve birdenbire korku iğnesi – ya, eğer çıkış yolunu bilmediğim bir yere tesadüfen beni getirirse – ya kaybolursam? Etrafta, galiba, aynı şeyler olur, insanlar, şehirler, bir hayat sürüyor, ama bu, başka bir hayat, başka tarihi olan başka insanlardır ve belki de bunlar, tam olarak insan da olmayacak hatta... ya da hiç insan da olmayacak? Ben, kayboldum ve geriye nasıl dönmeyi bilmiyorum – benim, sevdiğim kimselerin, ortak pratikle uğraştığımız kişilerin yaşadığı yere. Topyekün bir yalnızlık... başka bir uzama, başka bir gerçekliğe, bizim zamanımızdan yüzlerce, belki de binlerce yıl uzak duran başka bir zamana götürüldüm.

Tam, topyekün bir yalnızlıkla özellikle parlak bir şekilde çağrıştırılan bir tablo var. Öğle sonrasının yumuşak güneşi, küçük, eski bir şehir, sonbaharın başlangıcı, küçük bir parkta tozlu bir yol, bir bank, ben onda oturuyorum, önümden zaman zaman insanlar geçer, onlar, sunsuzca uzaktır benden. Burada, yakın birini – bari azıcık yakın birini – hiçbir zaman bulamam. Herkes, kendi rüyasının içinde uyur, herkes, benden sonsuzca uzak bir hayatın içinde bulunur. Ben, tamamen yalnız kaldım, çıkış yolu bulmak imkansız bir yere ebediyen bırakılmış, ve, bana kalan herşey, yalnız uçan bir kuşun coşkusunu hissetmek, ilerde olanların önceden kestirilmez oluşunun taşkın ekstazını, artık hiçbir zaman rastlamayacağım kimselere karşı beni dolduran sevgiyi hissetmek, ve, herşeye rağmen, kendi yoluma devam etmek.

Issız sahilin üstünde, aydın bir çizgi yanmaya başlıyor, - az sonra oradan güneş görünecek. Kayık, sahile yakın gidiyor; sahile, durmadan insanlar akın akın geliyor. Büyük güğümlerle su alıyorlar (onu yemek pişirmek için kullanıyor olmasınlar??? Öyledir, galiba...), herkes yıkanır, dişlerini fırçalar, erkekler, donlarına kadar soyunarak, basamaklardan suya dalarlar, kadınlar, sarileriyle suya girer ve bu sariler, hemen vücutlarına yapışarak, o kadar titizlikle gizlenen göğüsleri açıkça ortaya sergiler. Onlar yıkanır da sârilerle! Bu artık anlayışımın üstündedir... Ellerini birleştirerek, gözlerini kapayarak, yüzlerini doğan güneşe vererek, dua ediyorlar. Yüzlere bakıyorum... hiçbir sevinç görünmüyor ama, daha çok dini alışıklık... Orada burada, ıslak adamlar, küçük gruplar halinde oturarak, kendi hocalarını dinler... Yunus balığı! Nasıl olur böyle bir şey? Bir tane daha!

- Yunus balıkları mı?

- Evet, – nehir yunus balıkları!

- Ama burada nehir o kadar kirli ki!

- Bu yerde ona bir nehir daha kavuşur, onun için burada temiz akım var, ve güçlü – bakın, kayık ne kadar ağır gidiyor.

Güneşin kırmızı kursu... ona dimdik bakmak mümkün; böylesini henüz görmemiştim. Bu renk, hipnotize ediyor, herşeyi üzerimden atarak, bir hamlede onun içine fırlamak istiyorum... Kartalların kanatlarıyla yarılan hava, monoton dua okuyuşları, kuvvetli akımın sürdüğü büyük kuru yaprakların üzerindeki küçücük mumlar, fotoğraf makinlerin flaşlarıyla parlayan renk renk kayıklar... Rengarenk ve gürültülü rıhtım, taş basamaklarıyla, güneşin doğuşunda yanan suya iner.

Bu da ne??? İnsan vücuduna benzeyen bir şey, kayığımızdan bir metre ötede yüzüyor. Karşımda oturan bir Alman kadın da bunu gördü, yüzü sararak, büzülerek, kocasına sokuldu. Evet, işte, bir ceset...

- Ölü beden, - kayıtsız bir tavırla söyledi kayıkçı. – Burada bunlar fazlasıyla vardır... Şimdi, yakma gath’larının önünden geçeceğiz, onun için fotoğraf makinelerinizi saklayın. Eğer birileri görürse, hemen polis kayığını gönderirler.

- Ama orada şimdi ateş yok ki!

- Olsun, gene de yasak. Kanun öyle.

Sahile çok yakın gidiyoruz. Kordan siyahlaşmış sahalıkta, kirli parlak-pembe entarisiyle yaklaşık beş yaşındaki dağınık saçlı bir kız çocuğu, çömelmiş, oturuyor... Ayakları iki yana açık, amcığı utanmasızca dışarı çıkmış... Burası, galiba, onun kumluğudur, - ne yapıyor orada?

- Burada her sabah altın toplarlar. Diş taçları, yüzükler, - anlıyor musunuz... – kayıkçının hımhım sesli yorumu.

Dizlerine kadar suyun içinde girmiş bir erkek, elinde büyük bir elekle, duruyor – anladım, bu şekilde altın arar... Ve kız da, - onun çocukluğu böyledir işte.

Maine Gath, burada duruyoruz; sahile çıkarak, oyunun içine dalmak mümkün. Fakat bu, enteresan olarak görünür sadece, - gerçekte ise, kendimi, tatlı bir reçelin içinde tuzlu bir salatalık olarak hissediyorum. Burada, başka bir kültürün yeri yoktur. Kaygan pis basamaklar, tatarcık hızıyla yapışan dilenciler, ıslak vücutların hemen hemen geçilmez kalabalığı, ya küfürlere, ya da neşeli bir konuşmaya benzeyen bağırmalar. Herkes bana bakar, kahkahalar atarak, selamlaşır...

Güneş doğuşunun hemen ardından hararet başladı. Evet, bu, fantastik, sarsıcı bir dekorasyondur, ama ona ancak uzaktan bakmak istiyorum.

- Şurada dursana! – küçük açık kahvehanesi olan tenha bir yer buldum, galiba.

- O-o-key, mem.

Dört tahta masa, eski püskü sandalyeler, tozlu mönü, bir-iki kirli garson – Hindistan’nın tipik bir sokak kahvesi. Bu da, daha en kötü seçenke değil! Oturmaya hazırlandığım sandalyeyi hafif bir tedirginlikle gözden geçirerek, parmağımı masanın üstünde gezdiriryorum, - her yer pis görünüyor, fakat dokunuşta, galiba, temiz gibi.

- Merhaba! Burada kahvaltı edebilir miyim? – duyuldu bir ses arkamda.

Bir delikanlı, dış görünüşü fena değil, gerçi, lastik bir gülümseyişi var…

- Tabii :)

- Ben – Roy.

- Mayya.

- Çok memnun oldum.

Yakışıklı, ancak, neden ona karşı büsbütün ilgisiz olduğumu bir türlü anlayamıyorum. Eskiden böyleleri hoşuma giderdi, - hareketli, esmer, siyah saçlı… Onunla daha konuşmalıyım, belki, o zaman hoşuma gider? Biraz karasız görünüyor, ben ise, aktif olmasını isterdim. Yok… galiba, susmaya devam edecek ya da saçmasapan bir soruyu sorar, en iyisi ben kendim konuşmaya başlayayım.

- Bugün yerli tapınakları görmeye hazırlanıyorum, istersen, beraber gidelim.

- İstiyorum! – hemen canlandı, gözlerinde, ya bir umut, ya da, bundan sonra ne yapmak hakkında artık düşünmeye lüzum kalmadığından, artık her şeyi onun yerine karalaştırdıklarından dolayı bir rahatlama sevinci belirdi.

- Bu yerleri bilir misin?

- Aslında, evet, burada artık iki aydır yaşıyorum...

- İki ay mı??? – birilerin burada iki ay yaşayabileceğine bir türlü inanamıyorum. – Benim burada ikinci günümdür, fakat, daha temiz ve sakin bir yeri bulmak zamanı geldiğini düşünüyorum artık. Bütün bu zaman içinde burada neler yapıyorsun?

- Bazı etnik aletleri çalmasını öğreniyor, yogi ve vedik felsefe kurslarına gidiyor, insanlarla tanışıyor, kitap okuyorum.

- Fakat bütün bunları Hindistan’ın başka yerlerinde de yapmak mümkündü, herhalde?

- Herhalde... Fakat benim burası çok hoşuma gidiyor.

- Yapma ya!

- Peki, sen yakında mı gidiyorsun? – bu sözlerinde, hafif bir endişe duyulur, herhalde, umudu yine kaybetmeye başladığındandır.

- Sanırım, evet. Burada, daha Sarnath’a gitmek istiyorum. O yer hakkında bir şeyler duydun mu?

- Orada Buda, ermişliğe ulaşmadan önce, son vaazını okumuştu.

- Bunu ben kendim de bilirim :) Orası enteresan mı?

- Çok tapınak var, temiz, orman alanları, parklar... Ama ben orayı beğenmedim, - müzeye çok benzer. Varanasi’nin tapınakları özel bir güç ile doludur, bunu hemen hissedersin, orada ise her şey oyuncak gibi.

- Güç mü dedin? :)

- Evet, güç. Varanasi, yerli tapınaklar, Ganj – bunlar, güç yerleridir.

- Castaneda’yı okudun mu?

- Biraz, ama mesele bu değil. Ben hakikaten bu gücü hissediyorum.

- Onu nasıl hissediyorsun, peki?

- Nasıl? Nasıl... Bunu tasvir etmeyi hiçbir zaman denememiştim. Tasvir etmekte mana olmadığını düşünüyorum, bunu yaşamak lâzım :)

- Tasvir etmek ve yaşamak – bunlar birbiri için bir engel oluşturmaz. Bilir misin, birçok kişi, özel bir tecrübeye sahip olduklarını söyler, fakat doğrudürüst bir şekilde hiçbir şeyi tasvir edemiyorlar.

- Belki de, onları anlamıyorsundur? ...Oh, affedersin, seni kırmak istemiyordum, fakat böyle bir şey olabilir. Namkay Norbu Rinpoçe, diyordu ki, sende, ermiş hallerin tecrübesi olmadıkça, soru soracak, bir şeyleri aklınla anlamaya çalışarak, herşeyi şüpheye tabi tutacaksın, fakat onun anlattıklarını akıl ile anlamak imkansızdır. Bu durumda o, Budizm öğretisine karşı inancı yitirmemeyi, onun söylediklerinin ise, akla değil de, kalbe ulaşacak şekilde değişmeye çalışmayı tavsiye ediyor.

- Kendimi bir dersteymiş gibi hissediyorum :) Peki, neden sen birilere atıfta bulunuyorsun? Senin kendinde bu sorunun anlayışı var mı?

- Evet, tabii ki, benim anlayışım, Namkay Norbu Rinpoçe’nin görüşüne uygun düşmektedir.

- Yani, sen, kendi görüşünü, bağımsız olarak, Rinpoçe’nin sözlerini işitmeden önce, oluşturdun?

- ...Hayır, ondan önce değil, - bir sıkılma hissettiği için, ezilip büzüldü, - fakat, bu sözleri duyduğum zaman, hemen anladım ki, bu, işte, uzun zamandır formüle edemediğim şeylerdir. Bu görüşü hemen kebul ettim... Ve, hatta, kabul ettim de, tam o kelime değil... Bu, bana çok anlaşılır gibi geliyor, işte.

Bildiğim motifler... fakat, neyin içinden seçeyim ki? Gözlerini fal taşı gibi açarak dik dik bakan çulsuzlar arasında gezmek istemiyorum, kayıkta dolaşmaktan da yoruldum... çocuk... sempatiktir, evet... belki, daha az konuşmak lâzım? Sandalyede arkama dayanarak, arzularımı kokluyorum. Neyse, bakalım, bundan ne çıkar.

- Demek, sana bu anlaşılır gibi geliyor. Peki, olsun, varsayalım ki, öyle. Şunu anlamanı istiyorum ki, ben, senin tecrübeni yalanlamak istemiyorum, şimdilik onu sadece tasvir etmeni istiyorum. Bu, eğer bende böyle bir tecrübe yoksa, seni anlayacağım anlamına gelmez, bu benim için açıktır, fakat, belki, tasvirin kendisinde senin samimiyetini, canlılığını hissederim, belki de tersini. Senin söylediklerin ile benim senden istediğim şeyler arasındaki farkı görüyor musun?

- Doğrusunu söylersem, pek değil... Ben, mistik tecrübeyi tasvir etmenin imkansız olduğunu düşünüyorum.

- Peki, mesela, Castaneda, onu bir şekilde tasvir ederdi. Ramakrishna tasvir ederdi. Krishnamurti tasvir ederdi, hem Namkay Norbu Rinpoçe de tasvir ederdi! Ve bende, sözgelimi, bunun bir hayal ürünü olduğuna dair şüphe uyanmaz. Eskiden bunun dahiyane bir uydurma olduğunu düşünürdüm, ama şimdi – değil.

- Neden böyle oldu, anlatır mısın?

- Belki... başka bir sefer.

Son dakikalar, sohbetten bir zehirlenme meydana gelmeye başladı, ve, konuşmaya devam ettikçe, zaman zaman sinirlenmeye geçen garip bir ağırlığı yenmek gitgide daha zordu. Tuhaf... Bu konuşmalar her zaman hoşuma giderdi, hele de yakışıklı çocuklarla. Ben, büyücüler, yogiler, psikologların yeni buluşları hakkında saatlerce konuşabilirdim, fakat şimdi bu fıskiye şaşırtıcı bir şekilde soğulmuştu. Ben, belirli olarak konuşmaya devam etmek istemiyordum, şu anda bu, özellikle bir “çene çalma” gibi algılanıyor.

- OK, Roy, ben şimdi tapınaklara kadar gezinmek istiyorum. Haritaya bakılırsa, bu pek uzak değil. Benimle gider misin?

- Evet, evet, biz anlaşmıştık ya.

Bu kadar alımlı görünüşlü delikanlıların, sıkılma, çekinme, bozulma, senin görüşünden dolayı kaygılanma gibi problemlerin olabileceğini hiç düşünmezdim. Yoksa onlar, ancak kendinden emin olmayan kızlar yanında mı kahraman oluyor?

Öyle geliyor ki, oğlanlar ve kızlar arasında şefkatli ve samimi ilişkiler asla olmuyor. Hiçlik ve kendini beğenmişlik arasındaki mücadele. Belki ilk günler, veya hatta saatler, terazi, dengeyi korur, sonra ise, karşılıklı ıztıraplar başlıyor. Biri, onu “sevmedikleri” için ıztırap çeker, öbürü – onu “sevdiklerinden” dolayı. Bu ne biçim bir aşk öyle? ...Evet, işte, bu, özellikle de ıztıraptır! Ve işte ona da aşk derler! Birçok defa kendimde şöyle bir mekanizmayı gözlemlemiştim – oğlandan, galiba, bıktım artık, ve ondan nasıl ayrılmayı bile düşünmeye başlıyorum, fakat birdenbire o bana karşı soğuk davranmaya başlıyor, ve ben artık ondan ayrılmak istemiyorum, onun dikkatini elde etmeye uğraşıyorum, telefon açmasını beklemeye, kıskanmaya başlıyorum... Kıskançlık – bu da işte hemen hemen aşkın eşanlamlısıdır. “Kıskankıyor, demek, seviyor” – ne kadar da müthiş bir saçmalık! Ben, kıskandığım zaman, kıskançlığa neden olan her şeyi yok etmeye hazır soğukkanlı, kindar bir canavara dönüşüyorum. Bunu görmemek nasıl mümkün yahu? BUNA aşk demek nasıl mümkün? Kıskançlık, şefkat, coşku, sempati, yönelim ile nasıl bağdaşabilir? Bu, şu anda benim için o kadar açık ki... bütün bu yıllar, bu açıklık olmadan, nasıl yaşadım, anlamıyorum...

“Cinsler” arasındaki ilişkiler örneği olarak, herkesin, birbirini kıskançlıktan, endişelerden korudukları bir davranış tarzı sayılır. Ve, bunun karşılığında topyekün bir rutin ve aleladeliği aldığın önemli değildir, - bu da evli çiflerde “hakiki bir aşk” olarak adlandırılır. “O, onu hiçbir zaman aldatmamıştı” gibisinden sözleri sık duyuyorum, ve bu otomatikman onun, ona karşı olan sevgisinin kanıtı olarak sayılmalıdır. Ve, bu arketipik “O”nun, bunun yanısra, neler hissettiği kimseyi ilgilendirmez, ki, o, iktidarsızın biri de olabilirdi, belki... Bir cümle daha: “onlar, 50 yıl mutluluk içinde yaşadılar”... mezar... “mutlu” cesetler imajı: kadın – yaratıcı biri, reçel pişirir ve şeftali çekirdeklerinden testere ile oyma yapar. Erkek de gene enteresan biri...

Tam kulağımın dibinde, öyle bir hayvan narası patladı ki, ben, yerimde hoplayarak, bir yana sıçradım. Dönerek, yaşını yaklaşık bile kestirmek imkansız bir yaratığı görüyorum. Galiba, erkek, göğsünün yokluğuna ve, Afrika kabilelerinde erkeklerin yaptıkları gibi, küçük bir bez parçasına sarılı şeyin ayakları arasında sarktığına bakılırsa. ...Uzun, kalın ve ürkütücü bir kuyruk; boydan boya delici, hayvan gözler; her yana dimdik duran karışık kısa saçlar; ellerinde, üzerinde kızıl-sarı kurdelelerin sallanıp durduğu uzun bir asa... Nedir bu böyle??? İnsan olduğu kesin, daha doğrusu – bunun bir zamanlar insan olduğu kesindir, ama şimdi... Dikkatlice bakarak, anlıyorum ki, kuyruğu, tabii ki, gerçek değil, fakat çok da gerçek görünüyor. Deli bir dilenci mi? Hipnotize edilmiş gibi, ona bakıyorum, onu kendi dünya tablomda bir şekilde tanımlamaya çalışarak.

- Hel-l-lo! – yine keskin bir çığlık kopardı yaratık, durmadan dik dik bana bakmaya devam ederek. – Bahşiş? Para? Sadece bir iki Rupi...

Ha, anladım şimdi kim olduğunu! Bu adamlara ne dediklerini hatırlamıyorum, fakat anlamları, tapındıkları ilahı tamamen taklit etmeye çalıktıklarından ibaret. Ramakrishna’nın bu şekilde maymun bir Hint ilahı olan Hanuman’a tapındığını okumuştum. Şu önümdeki de, demek... Fena değil ama :) Al işte, 10 rupi! Bir iki kere memnun çığlık atarak, eski kültlerin ermiş talipçisi, zıplaya zıplaya yem verme yerine koştu, - bu, muz, kuruyemiş ve her zamanki beteli satan küçük bir araba idi.

Onun kıllı hısımları, dallı budaklı kalın ağaçlarda ve büyük bir tapınağın düz çatılarında oradan oraya çılgın çılgın koşuyor. Bazıları, arada bir, lezzetli arabaya saldırmaya çalışıyor, ve satıcı, kalın bir cop ile tehditkar bir yüz ifadesini sürekli hazır bulundurmak zorundadır, saldırmaları halinde bu sarı maymunlara layık bir karşılık vermek için.

- Burası hoşuna gidiyor mu? – soruyorum Roy’dan.

- Evet, çok. Bu eski bir tapınak, burada her şeyin içinde Shakti’nin olduğunu hissetmiyor musun?

- Yok, hissetmiyorum. Biraz merakım var, ama daha fazla bir şey değil. Burada fotoğraf çekmek mümkün mü?

- Dışarıda – mümkün, fakat şu yerden artık yasak, - hiçbir hayranlık ifade etmediğim için, biraz bozuldu, açıkçası.

Güzelliklerine hep hayran olduğum yerli kızların fotoğraflarını çektim, ve, sıradaki kutsal yere artık gidebiliriz diye, Roy’a işaret verdim.

Trafikten nispeten serbest olan sokaklarda, trafik yolu, belli olmadan, insanların yaşadığı kirli “alancıklara” geçer. Onların, kartondan, çamurdan ve polietilenden yapılmış “evleri”, hayvan yuvalarına benzer; buraya, bütün kalabalık aileleriyle gece yatmaya girerler. Burada, her yaştan çocuklar var. Hepsi, üstü başı kirli, tozlu, yalınayaklı, çoğu zaman büsbütün çıplaktır, her Avrupalı bir annenin, görünce, hemen yüreğini paramparça edecek bu pislik içinde sürünür, koşar, takla atarlar. Fakir Hint kadınları ise buna hiç aldırmazlar. Onlardan bazıları, “ev işleriyle” meşgul, - hemen burada demir bir fıçının içinde ateş yanar, onun üzerinde de, eğri bir tencerenin içinde, büyük çocuklarının az önce getirdikleri su kaynar, bazıları da, hayvan dişileri gibi, etraflarını çocukları sarmış, tahtakurusu dolu minderlerde uyur. Erkekler görünmüyor. Herhalde, ancak akşamüstü geliyorlar... “işten” demeye dilim dönmüyor... Burada nasıl bir iş olabilir ki? Bütün bu kargaşanın içinde, yırtık elbiseli, hamile (kaçıncı defa?), çok güzel genç bir kadın yerde oturuyor. O, tamamen mutlu görünüyor, yüzünü sıcak güneşe vererek, gülümsüyor ve, hayallere dalıyormuş gibi, gözlerini kapatıyor. Belki, gerçekten de mutludur?

Bütün bu insanların hayatı, doğuştan belirlenmiştir. Onlar, hiçbir zaman hiçbir şeyi değiştiremeyeceklerini, sefaletin içinden çıkabilecek kadar para kazanamayacaklarını yüzdeyüz bilirler. Yapabilecekleri tek şey, yemek parasını ve minimum giysi bulmaktır. Onların kafaları, ne eğitim edinmek arzusu, ne kariyer yapmak ya da malvarlığı edinmek hevesi ile doludur, ki işte bunlara gidiyor Avrupalı insanının bütün hayatı... Onların hiçbir şeyleri yoktur ve hiçbir zaman da hiçbir şeyleri olmayacaktır, o halde endişelenmek niye? Belki de, bu sefillerin hayatı ancak dışarıdan zor gibi görünür, gerçekte ise onu hiçbir şey ile değiştirmek istemezler, zira bu hayat onlar için anlaşılırdır, ve onu sürdürmek için asgari gayret sarfetmek lâzım.

Sıradaki tapınak, aynı önceki gibi, beni etkilemedi, ve Roy, galiba, büsbütün üzülmüştü, hem bütün yol boyunca da onunla ancak bir iki kelime konuştum. Ama bir şey beni belirli olarak ona doğru çekerdi, görünürdeki tam ilgisizliğe rağmen. Otel girişinde, onu bir daha gözden geçirdim ve, bari azıcık bir insiyatif gösterirse, onu öğle yemeğine davet edeceğimi düşünerek, ona kurnaz kunrnaz gülümsedim. Ondan bir insiyatif gelmediği durumda da pek üzülecek değildim.... Canım sıkılıyordu.

- Dinle... biz seninle çok farklıyız, Mayya, ama ben demek istiyorum ki, sen yine de benim çok hoşuma gidiyorsun. Ben, her insanın, kendine göre bir şeyde kendini bulduğu fikrindeyim... Haydi beraber yemek yiyelim. Buranın lokantası iyi mi?

- Fena değil :) Gidelim.

 

Uzvu, çok hoş çıktı ama, - hem tadı, hem dokunuşta. Büyük değil, hafif kıvrık, esnek... Boşalmaya bu kadar acele etmeseydi, her şey biraz daha enteresan olurdu... Belki. Belki de, olmazdı. Hiçbir şey anlamıyorum, - zevk aldım gibi, halim ise, boşalmadığıma bile rağmen, sanki içimi dışarı çıkarmışlar. Her şey, o kadar çabuk geçti ki, sanki, çatıdaki lokantaya giderken bir dakikalığına odama uğradım. Ve gene de her şey boş ve alelade, öyle ki, şimdi masamdan kalkıp hemen o anda kaybolsa, daha iyi olurdu.

- Neler yazıyorsun not defterinde? Bu, günlük gibi bir şey, öyle mi?

- Aha, - güçlükle cevap veriyorum.

- Benim günlüğüm var, ancak onu yanımda taşımıyorum...

Yemeğimi zorla onun yanında bitirerek (konuşkan biri olmaması ne kadar da harika!), vedalaştım ve, kapıdan hemen hemen çıkmak üzereydim, ki o anda da o, bana yetişerek, e-mail adresimi sordu. Nasıl reddetmeyi bilmeyerek (ki, özellikle de bunu istiyordum), biraz tereddüt etim, fakat daha sonra gene de verdim adresimi ve nerdeyse kaçarak gittim, onu tam bir şaşakınlık içinde bırakarak.

 

“**Ekim

Rıhtımda dolaşırken, bu izlenimleri birilere nasıl anlatacağım hakkında aktif bit iç diyalog meydana geldi. Ve anın birinde, onu durdurmak, bundan ne çıkacağına bakmak için kararlı bir arzu uyandı. Hummalı bir şekilde fikirleri kuyruklarından yakalayarak, onları ortada kesmeye çalışıyordum, fakat onlar hemen yeniden ortaya çıkıyordu. Bu girişimleri hemen hemen bırakmak üzereyken, trendeki o adamın, iç diyalogdan bahsettiği zamanki yüzünü çok canlı hatırladım, ve bari bir dakikalığına onun derisi içinde bulunmayı o kadar istedim ki... bari bir dakikalığına fikirlerden hürriyeti hissetmek... acaba – bana bu durumda yardım edebilir miydi?

Ve birdenbire sessizlik geldi ve fikirlerin akımı durdu. Aynı zamanda, bu fantezilere eşlik eden memnunluk da kesildi. Bir an için sessizlik meydana geldi, her şey durdu. Her şey, sakinleşti, sanki bundan önce etrafta bir şeyler gürültü çıkararak, dönüyordu hep, şimdi ise her şey kayboldu ve ben yalnız kaldım, fakat sadece yalnız değil, hayal edilemez bir şeyin önündeymiş gibi – ona, “kişiliksiz tabiat”, “buz gibi, sessiz bir boşluk” kelimeleri uygun gelir. Ben, sessziliğin içine dalarak, onun içinden hayatımı yavaş yavaş “gözden geçirdim” sanki. Güçlü bir cevap uyandıran fikir meydana geldi – “Ben, nasıl yaşayacağım hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Ben, şu kadar zamandır bir şeyler yapıyorum, amaçlarım, tercihlerim var, gerçekte ise, neden yaşadığım ve hareket ettiğim, ve bu hareketlerin nereye getireceği hakkında ben hiçbir şey bilmiyorum”. Bu fikir, içime işliyor, derinleşiyordu sanki, beni dolduran bir büyüklüğe ve ağırlığa sahipti. Şöyle demek daha net olur – ben bu fikri yaşıyordum: “nasıl yaşacağım hakkında hiçbir şey bilmiyorum”. Bu fikir, bir soru olarak yaşanıyordu, fakat cevap hiç önemli değildi. Sonra yine sessizlik meydana geldi, ben, uzaktan gelen bir uğultu duydum. O vakit, gath’ın yüksek duvarından Ganj’a bakıyordum, ve şöyle bir imaj doğdu: nehrin üzerinden, onun arkasında, öbür tarafta bulunan bir şeyin çağrısı geliyor bana. Bu – hayatımda karşılatıklarımdan farklı, akla hayale gelmez, bambaşka bir şeydir. Bu bir şeyin – benim olabileceğim bir hal olduğuna güven vardı, daha doğrudu şöyle – bu halin içinde ne ben, ne de başka bir kimse vardır, fakat şu anda benim “ben” olarak adlandırdığım şey, bu hal olabilir. Bu çağrının daha yoğun olması için, hareketsiz durmaya, sessizliğe – fikirlerin ve duyguların tam yokluğuna – ihtiyacım olduğuna bir inanç oluştu (ki, bu da yeni bir şey – meydana gelen fikirlerde şüphe yoktu, onlarda sadece samimilik değil, daha özel bir inanç vardı). Çağrının geldiği şey, erarengiz idi, fakat, sır duygusunun genellikle olduğu gibi, çocuksu ve masalımsı değildi, o, acımasız, buz gibi, büsbütün uzak idi. O, çekici, fakat çok istikrarsız idi. Bu algıda tanıdığım hiçbir şey yoktu.

Kendimden şu garip emin oluş... O, çok sade ve sevinçli, çok tabiidir. Topyekün bir korkusuzluk tonu. Bu halin meydana gelişinin, son zamanlarda çok sayıda arzuyu gerçekletirdiğimle ilgili olduğu fikri meydana geldi. Eskiden arzular her tarafa çekredi öylece, şimdi ise biraz bıraktılar, ben serbest oldum ve bana en çok lâzım olanlara döndüm. Ben, hürriyeti, istediğimi yapabileceğime dair emin oluşu yaşıyordum, halbuki o anda hiçbir arzu da yoktu. Bu istememe, özel bir sevinç verirdi. Arzularımın çok büyük bir kısmının hiç de benim arzularım olmadığına, bunların, ya taklitten, ya da korkudan dolayı bir zamanlar çalıştırılmaya başlamaış mekanizmalar olduğuna dair bir açıklık meydana geldi, ve böyle arzular – hakiki bir ıztıraptır, onlara son verildikten sonra da, çok başka arzular meydana geliyor ve bunlara, rüzgara, akıma ya da başka bir tabiat olayına gibi, kendini vermek mümkündür, ve, böyle yüzdeyüz bir kendini veriş anında da sen bu tabiat olayısın işte.

Kendinden şu garip emin oluş... “Kendinden” kelimesi burada gerkesizdir. O, mutlak bir olgunlaşma gibi algılanır. Bu emin oluş içinde bulunma tecrübesinin biriktiğine, onun içinde bulunmanın her saniyesinin önem taşıdığına, bir şeyleri değiştirdiğine dair bir emin oluş var. Onda, özel bir nitelik vardır: geriye dönemezlik, döndüremezlik, sanki, eğer onun içinde bulunduysan, başka biri oluyorsun, hatta o gittiği zaman bile. O, kendi izini bırakıyor. Geride kalan her şey – daha sathi, süreksizdir, ve, yaşın biriktiği hissi yok, bu ise – bu, bütün önceki hayattan beni ayırır. Bir şeyler belirli olarak değişmektedir... O adamı görmek, ona anlatmak, sadece yanında bulunarak dinlemek, onun dostlarını görmek istiyorum. Ancak şimdi anlamaya başladım – böyle bir imkanımın olması ne kadar da harika bir şey, zira o kendisi beni davet etmişti, ama ben, bomboş ellerle gitmek istemiyorum, ben de ona kendi hediyemi yapmak istiyorum – artık biraz değişmiş olarak gelmek istiyorum, daha fazla tecrübeyi edinmek istiyorum”.

 



<< Geri İleri >>