« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 28


Benares – Hindistan’da ipek endüstrisinin merkezidir, ve, sokakta sana hitap eden HER kişi, büyük ihtimalle, ipek ajanıdır. Onlar, en çeşitli yöntemlerle dükkanlarına çekerler – pasta satıcısı, tesadüf eseri gibi, şu köşe arkasına geçmeyi teklif eder, rikşas – yüzdeyüz dükkana uğramayı önerir, çoğu kez de, kapıya getirerek, durur, bak – girmek ister misin, der gibi. Resepsiyondaki görevli... koridordaki hizmetçi... herkesi, herkesi ipek virüsü vurmuş. Varanasi’nin her sakini – aynı zamanda ipek ajanıdır. Her karşına çıkan biri, bu illeti taşır kendinde. İnsanla şundan bundan konuşuyorsun, sonra on-onbeş saniye geçiyor, ve derken onun gözleri bulutlanarak şeytani bir ateş ile yanmaya başlıyor, burnu keskinleşiyor, davranışları vahşice ve sokulgan olmaya başlıyor, yüzünde Mona Lisa gülümsemesi dolaşır... evet işte, virüs aktifleşti, beynini bulutlandırdı, karaciğerine vurdu, insan yoktur artık – onun yerinde ipek ajanı var şimdi. Sen, dar sokakların labirentinde dolaşabilirsin, ve birdenbire, gülümser bir Hindu, sanki yerin dibinden gibi, ortaya çıkarak, yeminler ederek, senden hiçbir şey istemediğini, aradığın yolu mutlulukla ve bedava göstereceğini, ve, karşı değilsen, onun evine bile uğrayarak misafir olmanın mümkün olduğunu temin eder – evi, hemen şuracıkta, şu köşenin ardında imiş, orada ailesi var, onlar, Hindistan hakkında birçok enteresan şeyi anlatır, çay içeriz... Romantik! Tabii ki, köşenin ardında, önüne ilk çıkan ipek atölyesi olacak, ve onun sahibi ile ajanı, kelimelere lüzum görmeden birbirini anlıyorlar, ve işte hemen “akraba” karşılaşması oyunu oynanmaya başlıyor, herkes, hemen şurada, halılar üzerinde, çay içmek için toplanıyor, işte rahat yastıklar, alın bir tane daha, buyurunuz... evet, Hindistan, evet, Avrupa, evet... çok kast, kutsal şehir, karma, kültür... şu karım, şunlar da çocuklarım... şurada ise ipek yaparız... evet... bunu öylesine, laf olsun diye, söyledim, yaparız, evet... sabah erken vaktinde Ganj’da kayık seyahati, bu o kadar güzel ki... işte ipek de, ne kadar güzel, değil mi?... ve işte... çok güzel bir tane daha var, aramızda söyleyeyim ki, el işidir. Ve sonra yavaş bir soru – “gösterelim mi?” Ve bakış – hafif yandan. “Gösterelim mi”? Sadece göstereceğiz, bu enteresan ama... “gösterelim mi”? Sen, belirsiz bir işaretle omuzlarını kaldırıyorsun. HA, GÖSTELERİM DEMEK!! Islık, gümbürtü, ayak patırtıları – yukarıdan bir yerden üç oğlan düşüyor, her biri, bir gergedan gibi, üzerinde yarım tonluk ipek tomarlarını taşır. Getirdi – yığdı – ve tekrar yukarıya, daha ipek getirmeye koşuyor. Sen, yanlış yere giden çaydan öksürmeyi bitirmeden, etrafında artık ipek DAĞLARI yükselir, beş kişi, “sadece bak, sadece bak, satın almak şart değil, sadece bak” büyü sözlerini monoton bir sesle tekrarlayarak, sonsuz bezekli bezleri önünde açıyor. “Karıyı” ve “çocukları”, mahir ellerin kaldırdığı ipek yelkenlerinin çıkardığı rüzgar alıp götürüyor, dükkanın sahibi ise, bütün bu gösterinin üstünde yükselerek, dikkatle gözlerinin içine bakıyor ve hesaplıyor – senden ne kadar para alınabilir? Şu eşarp – sadece elli Rupi... ve gerçekten de ucuz, bizde böyle bir şey on kat daha pahalıdır... şu yatak örtüsü ise – bu, üç bin Rupi... dikkatli bakış – ha, “üç bin” sözlerinden şoka uğramadın, iyi, yardımcılara gizli işaret – yeni bulutlar gözlerini kamaştırıyor – şu ise el işidir, çok pahalı, yirmi bin Rupi, ama Avrupa’da bunun fiyatı on bin Dolardır... ha, müşterinin bakışı bulandı, demek, tekrar daha ucuzuna dönelim... İnce iş! Ve onlar, işlerinin ustalarıdır. İpek fabrikalarını, Grimpen bataklığını gibi, yandan geç – oradan, geyikler bile çıkamaz. Onlardan, vebadan gibi, koş – en iyi ihtimalde hayatının iki saatini kaybedersin, en kötü ihtimalde ise – ipekle yüklü ve boş ceplerinle ayrılırsın.

Rıhtıma henüz gelmedim, ama her taraftan, her köşeden ve delikten gelen “ipek” kelimesini duyunca, arı sokmuş gibi sıçrıyorum artık... Yedi ile on yaşındaki pis ve çok enerjili bir çocuk kalabalığı, önüme çıkıyor, ve, beni görünce, tam bir çılgınlığa kapılıyorlar. Bağırıyor, ellerimi tutuyor, sırtıma binmeye çalışıyor, saçlarıma dokunuyorlar. Çocuğun biri, elimi yakaladı ve, saatimi göstererek, artık beşinci kez aynı cümleyi tekrarlıyor: “saatini bana hediye et, saatini bana hediye et”. Bu bitli yapışkan hayvan yavrularını öfke ile üzerimden atıyorum... O zaman gözlüklerini, bana gözlüklerini hediye et, bana gözlüklerini hediye et. NO!!! – diye bağırdım var gücümle, fakat, çocukların küstah gülüşü ve pencerelerden dışarı bakmış birkaç meraklı surat dışında, hiçbir şey olmuyor. Hissediyorum ki, bu küçük hortlaklar şimdi yine üzerime çıkmaya çalışacak; yerimden fırlayarak, onlardan adeta kaçıyorum, onlar, ıslık çalarak ve eşyalarımı – kimi kalemimi, kimi saatimi, kimi gözlüklerimi, kimi bir rupi, kimi çikolata – istemeye devam ederek, zıplaya zıplaya peşimden koşuyor... Beni rahat bırakacak mısınız, yahu??!! Ayağımı yere vurarak, tehditkar bir yüz ifadesini yaptım, birini yakalayarak, ensesine profilaktik bir şaplak atmak istedim, ama onlar o kadar pis ki, bırak dokunmayı, yanlarında bulunmak bile korkunç... Of, işte, kaderin iltifatı, - bir yabancı! Mamafih, onun yüzü, benimkinden daha az şaşkın ve korkmuş değil. Beni görünce, canlandı – evet, işte, o da kurtuluşu bende gördü... Halbuki, otelde, rıhtıma kadar yaklaşık beş dakikalık bir yolun olduğunu, çok kolay varabileceğimi söylemişlerdi bana... Burada, acaba, artık kaç zaman dolaşır? Yüzünde donakalmış tedirginlik ifadesine bakılırsa – az değil.

- Hello, rıhtıma nasıl varılacağını biliyor musun?

Gergin gergin güldü.

- Biliyorum, peki sen, rıhtımdan nasıl gitmek mümkün olduğunu biliyor musun?

- Biliyorum, sanırım :))) Bak, ben şöyle gittim, - az önce nereye döndüğümü, hangi sokaklardan geçtiğimi anlatıyorum. O da, nehre giden yolu gösteriyor, ve biz, birer umut bularak, ayrılıyoruz.

Benares’in efsanevi rıhtımı. ...Şuna bak, buranın köpekleri nasıl ama! Bunlar, köpek de değil, bunlar, kocaman sıçanlardır! Hepsi, çok zayıflamış bulteriyerlere benzer – tüysüz, likenli, yaralı... Oh, be... Şu ana kadar, bütün hayvanları sevdiğimi düşünürdüm, ama bu köpekler...

Çok uzun taş merdivenler, direkt suya iniyor, hafif ve geniş dalgalar, plastik şişeleri, çürümüş bez parçalarını, yığın yığın ayin çiçekleri, bok ve hemen adını bulmak zor daha bir takım şeyleri alt basamaklara tembel tembel çıkarır. Suya daha yakın iniyorum, - o, o kadar kirli ki, oraya parmağı bile batırmak korkunçtur... Bir ses! Olamaz ama! Erkek çocuğu, suya daldı, biri daha, ve daha. Burada suya girilir mi ki? Dalarak, su sıçratarak, gülüşerek, hiçbir şey yokmuş gibi, kıyıya yakın yüzen tüm bu bokları birbirine atarlar. Ve bunlar, sefillerin teki değil, - sıradan şehir çocuklarıdır.

Buradan on metre ötede, birkaç kadın, dizlerine kadar suyun içine girerek, çamaşır yıkıyorlar, galiba. İlk başta onu büyük taşlara iyice vuruyor, sonra, taşın üzerine sererek, sabunluyor ve sert fırçalarla fırçalıyorlar, daha sonra da, etraflarında bulanık beyaz gölcükler çıkararak, suyun içinde duruluyorlar. Yukarıdaki bütün basamaklar, temiz (???) çamaşır dolu – beş metrelik sari bezleri, çarşaflar, yatak örtüleri, sıcak güneş altında kurur...

Rıhtım, birkaç kilometre uzayarak, sonsuzlukta, gri-mavi bir sisin içinde kaybolur. Burada temiz hava yoktur, ancak dördüncü ya da beşinci katın seviyesinde, bir bulantı nöbeti geçirmeden, soluk almak mümkün, onun için sonsuzluk çok çabuk başlar – bir-iki kilometreden daha uzağı görünmez. Sıcak. Ucuz rayiha, inek gübresi ve sidik (insan sidiği) kokar – tuvalet burada her yerdedir, direkt rıhtımda, turistlerin ve yerli halkın gezindiği yerlerde. Eğer erkek, mütevazi bir şekilde bir-iki metreye uzaklaşarak, arkasını dönerek, duvara işiyorsa, burada bu, herkes tarafından, o, tuvalete uzaklamış gibi algılanır. Kadınlar, biraz daha mütevazi davranır, ama pek de fazla değil – zaman zaman, özellikle hava kararınca, çömelerek, direkt Ganj’a usul usul sıçan bir ya da iki kadını bulmak mümkün. Uzakta görünen karşı kıyıdaki bodur cengellerin kıvırcık çizgisi, bu Hint serabında yarı gerçek bir şey gibi görünür. Bir yerlerde sessiz, temiz bir yerin, taze havanın olabileceğini hayal etmek bile imkansızdır...

Renkli renkli mabetler, kirli ve yarı çürük saraylar, birbirinin üstüne kaotik bir şekilde yığılmış konutlar, beş asrın tek bir monoliti halinde birleşir, fakat, onları kim saymış ki, bu asırları... burada zaman asla yoktur. Etrafımda bulunanları, gerçek bir hayat olarak bir türlü algılayamıyorum, - içinde insanların bulunması imkansız kocaman bir dekorasyon... Birileri için BUNUN tek bir gerçeklik olduğuna inanamıyorum. Belirsiz bir kaygı, içimden yaladı... Kaderin bir cilvesi, ve ben de burada doğabilirdim. Neden ben, özellikle olduğum yerdeyim? Neden bir milyar mümkün cisimleşme içinde özellikle bu meydana gelmiş? Bu nasıl olmuş? ...Sonsuzluk fırtınalarında bir kabuk, kasırganın alıp götürdüğü bir yaprak, okyanusun dışarı attığı bir damla... Bir gün, tabiat, şu anda “ben” diye adlandırılan şeyi yok eder, eğer ben, onu kuyruğundan yakalayarak, yumruğumun içinde sıkmaya yetişemezsem.

...Shivala Gath, Tulsi Gath, Reva Gath, Ganghamahal Gath, Badaini Gath... – onlar burada onlarca, belki de yüzlercedir, rıhtımın tümü, kesilmeden birbirine geçen “gath”lara bölünmüş. Kızıl akisleri, gurup içinde batmış Ganj’a bırakarak, cenaze ateşleri yanmaya başlıyor. Birbirinin arkasından alaylar yürüyor. Bambu sedyelerin üzerinde, altın püsküllü kırmızı kumaşa sarılı ölüleri taşıyorlar. Sedyeleri, nehrin içine koyarak, cesetleri özenle kutsal suda yıkıyorlar. Ne gözyaşı, ne feryatlar, ne de hatta ıztırap iafedeleri yüzlerde var. Varanasi’de olağan durum – oğul, babasının vücudunu yiyen ateşteki külü uzun bir sırıkla karşıtırmakta... Çok yüksek ağaç yığınları hemen yakında, ölüm artık buradadır, bugün henüz hayatta olan, ama yarın onun için de bir bağlam ağaç satın alınabilir olanları bekler... Beyaz karamsar yüzlü turistler, Hariccandra Gath’ın basamaklarında oturarak, ateşe bakar.

Yavan tatlı rayiha kokulu dumanla karışık sıcak yüzüme vuracak kadar yakın yaklaşıyorum. Ateşin içinde, ayaklar, baş net görülür... Birkaç metre ötede ise – çok küçük bir ateş, büyüğüne para yetmedi, ve vücudun tümü onun içine giremedi. Bunun için, ilk başta orta kısmı yanıp bitti, şimdi de omuzlarıyla başını ve ayaklarını akrabalar ateşin içine yerleştiriyor... çocuklar, el bende oynayarak, ateşlerin arasında koşar... biraz ötede, bir kadın, beline kadar suyun içine girerek, bir yaşındaki çocuğunu yıkıyor, onun etrafında cenaze çelenkleri ve ateş külü yüzer... uzak bayramların müziği, sokaklar ve sayısız geçitlerin labirenti arasından buraya ulaşır... sıçan sırıtışlı köpekler, sahilde koşuşarak, kemik ve et kalıntılarını arar... Kahretsin, evet, işte, şu hayvan, yanmış insan oynağını kemiriyor. Hayat ve ölüm, dehşet verici bir oranda karışmış, bir istikrarın, bir himayenin, hemen şimdi veya yarın ölmeyeceğimin bir garantisinin olduğuna inanmaya imkan verene bütün kalkanlar benden düştü. Açılmış bir kavkı... ölüm, her an sokabilir, onun için hiçbir engel yok, hiçbir şey onun için engel değildir –her bir sonraki saniye heveslerine bağlı işte hayatın hakiki sahibidir. Ona neyi karşı koyabilirim? Cüretkar bir meydan okuyuşundan, varlığımın tümünü onun içine yerleştireceğim kurtuluşa tutkulu bir atılımdan başka, neyi?

Cenaze ateşlerinin foroğraflarını çekmenin kesinlikle yasak olduğunu biliyorum, bunun hakkında her yerde uyarı var, ama belki izin verirler? Direkt ateşin üzerinde sarkan alçak bir balkonda durarak, ateşte kemikleri karışıtran adama soruyorum: “Sadece bir fotoğraf yapabilir miyim?” O, düşünerek, birdenbire başını sallıyor: “Evet, olabilir”. Harika! Eşsiz fotoğraflar beklentisiyle, fotoğraf makinesini çıkarıyorum... ayarlıyorum... Flaş! Bir daha!... Oh, kahretsin! Çığlıklar, gürültü, bana parmaklarıyla işaret ederek, bağıran suratlar. Aynı anda birkaç taraftan, kollarını sallayarak ve bağırarak, öfkeli Hindular koşa koşa geliyor. Zar zor fotoğraf makinesini çantama koymaya yetişiyorum.

- Bu yasak!!! Burada fotoğraf çekmek yasak!!! Kuralları çiğnediğin için bin dolar öde!!! Filimi buray ver!!! Polis!!!

Böyle şiddetli tepkiden şaşkına dönmüş, ağzımı açarak, ateşlerin sıcaklığıyla ısıtılmış parmaklıklara dayanmış, duruyorum. Galiba, beni şimdi, hayvanların avını yırttıkları gibi, paramparça yırtacaklar. Onlar, geri çekilmeye ve kuşatmanın içinden beni serbest bırakmaya asla niyetli değiller. Ümitle, basamaklarda sıra sıra oturan turistlere bakıyorum. Ama onlardan hiç tepki yok! İşte öyle, demek... geleceğe ders olur – eğer bir şey olursa, hiçkimse arka çıkmaz. Oturuyorlar, korkak sıçanlar, herkes kendi alemde.

Hareketli gözleriyle, beyaz eski elbise giyili, alçak, zayıf bir Hindu, ölüm dansından çıkmış ibr asura’ya benzer. Kalabalığın tepkisine göre, o burada başkan. Bakışı sert, ses tonu savcınınkine benzer.

- Burada fotoğraf çekmenin kesinlikle yasak olduğunu biliyor musun?

- Yok, ilk defa duyuyorum!

- Yalan, bu, bütün rehberlerde yazılıdır. Rehberin var mı?

- Var.

- Ver onu buraya.

Lonely Planet’i çantamdan çıkarark, ona veriyorum. Adam, kendinden çok emin, ve bu hoşuma gitmiyor. O, sayfaları karıştırırken, ben, yakayı nasıl kurtaracağımı düşünüyorum. Hindular, meğer, pek de barışsever insanlar değilmiş... sırıtmış suratlar, vahşi bakışlar. Peki, ne var orada... ha, buldu... işte... Hariccandra Gath – yüzüme sokuyor – oku!

Zamanı uzatarak, sesli okumaya başlıyorum. Çerçeve içine alınmış metne geliyorum, herhalde, burada yazılı, işte, kahretsin... en görünür yerde, çerçeve içinde... itiraz edecek bir şey yok... ne yapayım, kim bilir... Wow!!... Çerçeve içinde, gezgin sadhulara dikkat etmek gerektiği yazılı. Aralarında, turistleri soyan ve bazen hatta öldüren, sadhu kılığına girmiş eşkıyalar olabilir. Fotoğraf çekme yasağı hakkında – bir kelime bile yok! Şansa inanmıyorum, bir daha okuyorum – yok! Kırgın bir tavırla, rehberi ona, onun yaptığı gibi, burnunun dibine sokuyorum – al, bak, yok burada bir şey. Gözlerine inanamıyor, dik dik bakıyor. Şaşkına döndü.

- Ama diğer rehberlerin hepsinde...

- Bende diğerleri yok, Lonely Planet’in en iyi olduğunu herkes bilir!

Tamam, ben kazandım. Hissediyorum ki, onun kararlılığı kayboldu, hatta biraz şaşırmıştır. Kurnazca bana göz kırparak, kudurmuş din savunucularını çabuk sakinleştiriyor, ve ustaca beni başka bir tarafa çekiyor.

- Benim adım Jay. Burada en büyük benim. Haydi, şurada oturalım, - direkt ateşlerin üzerinde sarkan küçük bir sahanlığı gösteriyor.

Dar merdivenden yukarıya çıkıyoruz, sırt çantamdan döşeği çıkararak, onun yanında, sırtımı duvara dayayarak, oturuyorum.

- Burada fotoğraf çekmenin yasak olduğunu sahiden de bilmiyor musun?

- Ben burada ilk defa bulunuyorum. Bilseydim, kuralları çiğnemezdim.

- Bu, bütün rehberlerde yazılı, ya... – hemen hemen kırgın konuşuyor, ve hemen de başını sallıyor, - evet, tabi tabi, senin rehberinde bunun olmaması tuhaf ama... Hem de sonra, onun ölmüş akrabasından bir müze numunesinin yapılmasının hiçkimsenin hoşuna gitmeyeceğini anlamıyor musun? Annenin öldüğünü kendine tasavvur et (hemen rahatladım), ve birdenbire, tanımadık bir adam, gelip, onun cesedini fotoğraf makinesiyle çekmeye başlıyor... Anlıyor musun?

- Tabii ki, anlıyorum. Ben haksızdım, fakat burada gördüklerim beni o kadar şaşırtmıştı ki, kendimi tutamadım... Ben gazeteciyim.

- Öyle mi? Eğer iznin olsaydı, o zaman problem olmazdı. İznin var mı?

- Yok.

- O zaman yasak, işte. İyi ki, iş, polise kadar gitmedi, o zaman kesinlikle para cezasını ödemek zorunda olurdun... Seni zamanında kurtardım.

Kuşku ile ona baktım, - galiba, bu, teşekkür borcunu ödemek iyi olacağı iması idi. Jay bu bakışı yakaladı.

- Hayır, beni yanlış anladın, paran gerek yok bana, sana öylesine yardım etmek istedim. Hem, bu, benim için zor değil – zira bu benim işimdir. Bu, birkaç asırdır ailemin mesleğidir.

- Ve ne, senin hoşuna gidiyor mu?

- Tabii ki. Bu iyi bir iş. Güvenli bir kazançtır.

- Bu doğru, işte, - ölüme karşı böyle laubali tutumdan hafif irkildim, ama o, işi hakkında, hava balonlarını satıyormuş gibi, konuşurdu.

- Hindistan’da insanların kastlara bölünmüş olduğunu biliyor musun? Kastlar çok çok sayıdadır, ben kendim bile tam olarak ne kadar olduğunu bilmiyorum. Ailem, en aşağı kastlardan birine ait, ve biz, başka bir iş yapamayız, biz, özellikle bunu yapmalıyız – odun, ateş ve yakma yerlerini satmalıyız.

- Ateş mi?

- Evet, sana daha sonra gösteririm, bu uzak değil, - odunları yakmak için, kibrit ya da çakmak kullanılamaz, ateşi Shiva’dan almak lâzım mutlaka, yoksa herşey yanlış olur.

- Hangi anlamda?

- Ölü, Shiva’ya ulaşmaz. Sen bunu da mı bilmiyorsun?

- Evet, biliyorum, fakat bu, benim için anlaşılır değil. Demek oluyor ki, sen, istediğin şekilde alçak biri, mesela, bir katil, olabilirsin, fakat, burada ateşe verilirsen, tanrıya ulaşırsın.

Kem küm etmeye başladı. Bu çelişkiyi görmek istemiyor, açık seçik olmayan bir şeyler söylüyor.

- Neyse, birşeyler daha anlat.

- Cesetlerin hepsini yakmazlar. Müslümanları, hamileleri, sadhuları, yılan tarafından ısırılmış olanları, çiçek hastası olanları ve kendini öldürenleri yakmazlar.

- Onlar gömerler mi?

- Yok, nehre atarlar sadece.

- ???

- Seni şaşırtan ne?

- İnsanların orada yıkandıklarını ve çamaşır yıkadıklarını gördüm... Hatta, bir kadının orada çocuğunu yıkadığını gördüm.

- Ganj – hepimiz için bir anadır. Ben, her sabah, onun içine giriyorum ve, birkaç yudum su içerek, puja’yı yapıyorum, binlerce insan da aynısını yapar, ve işte şimdi ben kırk yaşındayım, ve bana HİÇBİR ZAMAN hiçbir şey olmamıştı henüz. Ganj, ilahidir, onda pislik olamaz.

- Jay, insalar, belki de, hastalanır, gene de, fakat, bunun Ganj’dan dolayı olduğunu düşünmeyi bile korkuyorlar?

- Sen anlamıyorsun...

- Burada her zaman birileri hasta olur, ya! Neden bu sudan olmasın ki? Onda, bir Avrupa kentinden akan bir nehirden üçyüz bin kat daha fazla zararlı bakterilerin olduğunu okumuştum.

- Bunun öyle olması muhtemeldir, fakat bu, hiçbir önem taşımaz. Ganj – nehir değil, o, tanrıçadır, anadır. Shiva – baba, Ganj – anadır.

- Anladım :)

- Sana nehirden su getireyim, ister misin? Kendin görürsün ki, hiçbir şey olmayacak, bu, senin karmanı iyileştirir ancak.

- Yok, Jay, gerek yok, - yerimde kıpırdanmaya bile başladım, sanki beni zorlayabilir.

- Korkuyor musun?

- Benim dinim başka, - yalan söyledim, bunun, gereken tesiri yapacağını bilerek. Evet, işte, saygıyla başını salladı. Konuyu değiştiriyorum. – Burada hiçkimsenin ağlamaması tuhaf. Hinduizmde, diğer dinlerden farklı olarak, ölüme karşı çok başka türlü bakıldığını duydum. Siz ölümden korkmuyorsunuz, öyle mi?

- Burada yalnız erkeklerin bulunduğuna dikkat ettin mi?

- Evet.

- Neden, sence?

- Kadınlar, evlerinde mi ağlar?

- Doğru! Ölümden herkes korkar, fakat burada kendi acını göstermek adet değildir.

- Demek, ölümden korktuğuna göre, öldükten sonra tanrıya ulaşacağına inanmıyor musun?

- İnanıyorum, tabii ki, inanıyorum, ama gene de korkuyorum. Ve, akrabalar öldüğü zaman da, canım acır... Geçen sene annem ölmüştü, ben kendim onun için ateş yaptım; dışardan kendime hakim ve sakin görünüyordum, ama içimde, işte şurada, - yüreğini gösterdi, - acı vardı.

- Sen, her gün ölümü görüyorsun, herşeye artık alışık olduğunu sanırdım.

- Zaten de öyle, bu, bana ve aileme dokunmadıkça.

- Anladım... Peki, şu binada ne var? Korkunç görünüyor.

- Krematoryum. Burada, odunu satın almak için parası olmayanları yakarlar. Odun, birçok kişi için – lüks bir şey... Senin ülkende ölüleri gömerler mi?

- Evet. Sonra da yıllarca mezarlığa, akrabalarıyla görüşmek için, giderler.

- Ama onlar artık yeniden doğmuşlar ya!

- Benim ülkemde buna inanmazlar :)))

- Peki, neye inanırlar?

- Cennet ve cehenneme. Aslında da – herkes kendine göre bir şeye inanır. Birçoğu, ölümden sonra bir şeyin olduğuna hiç inanmaz.

- Peki, nasıl yaşarlar ki??? Bu, korkunç ya, - ölümden sonra hiçbir şeyin olmadığını düşünerek, yaşamak.

- Bence, neye inandığın önemli değil, nasıl yaşadığın önemlidir.

- Haklısın, ama ben, ölüm ile beraber herşeyin biteceğini düşünseydim, nasıl yaşayacağımı hiç tasavvur edemiyorum... Peki, ya sen, sen de mi öyle olduğuna inanıyorsun?

- Ben, bunun hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Benim böyle bir tecrübem yoktur, onun için, ölümden sonra bir şeyin olup olmadığı hakkında hiçbir şey söyleyemem.

- Benim de böyle bir tecrübem yok, ama ben, Vedalar’da yazılanlara inanırım.

- Ben anlıyorum, Jay, bu, senin seçimin.

Ortalık iyice kararmıştı. Ben, dönüş yolunu pek iyi bilmediğimi hatırladım, ve vedalaşmaya başladım.

- Sana, daha Shiva’nın ateşini göstereyim.

- OK.

Rıhtımın biraz ötesinde, dökme demirden yapılmış bir sobayı andıran bir şey duruyor ve onun içinde, bütün cenaze ateşlerine hayat veren küçük bir ateş, durmadan, yanıyor.

- Daha da gel, konuşuruz.

- Belki de, gelirim. Shivala Gath’a kısa yolu biliyor musun?

- Orası yakın, - yaklaşık on dakika sonra oraya varırsın, şu sokaktan git ve hiçbir yere sapma. Ve, köpeklere dikkat et, - geceleyin onlar sürüler halinde toplanır ve saldırabilirler, o zaman işin fena... Onlar, ölesiye bile paralayabilirler... Seni uğurlayayım, ister misin?

Sevinçle kabul etmek için ağzımı açtım artık, fakat gözlerine baktım. Evet, işte. İpek virüsü aktifleşti...

- Yok, teşekkür ederim, ben hemen şurada, yakında, oturuyorum.

- Amerikan pastanesinin yanında mı?

- Henüz bilmiyorum. “Sunrise Hotel”de kalıyorum.

- Evet, evet, yan kapı – pastane kapısıdır. Bana pasta getirir misin?

Ricası, beni duygulandırmıştı, - ölüm işlerini yöneten adam, küçük evsiz bir çocuk gibi, pasta getirmemi rica ediyor.

- Getiririm :) Sana muhakkak pasta getiririm.

 

“**Kasım.

Üç günlük bir çalışma. Aslını söylemek gerekirse, üç önemli engelin biçim kazandığı dışında, konstrüktif hemen hemen hiçbir şey yapamadım. Bence, şu önemlidir – bundan önce önümde sadece kör bir duvar vardı, şimdi ise onda ayrı ayrı tuğlaları görüyorum. Her halükarda, ben, bunu, pozitif bir değişiklik olarak hissediyorum, ve, soru sormak için hiçkimsenin olmadığına göre... neyi sormalı ki, aslında... bu değişikliği, pozitif bir değişiklik, bir başarı olarak hissediyorum, ve bu kadar.

Birinci problemin şundan ibaret olduğunu görebildim – negatif duygu meydana geldiği zaman, onu gidermeye başlayarak, kendimi, herhangi sevniçli, aydın bir halin içinde hatırlamaya çalışmak yerine, ben, falan filan şeyleri düşünmeye başlıyorum – neden ortaya çıktı, şimdi ne yapmalı, bir şeyler yapmak mümkün mü ki aslında, ve saire, ve saire. Ve, yapmak yerine, düşünmeye başlamam, işte, yenilgimin temelini oluşturur. Negatif duygu meydana geldiği anda, herşeyden önce YAPMAYA başlamak – şu an benim için aktüel olan hedefin ortaya konulmasıdır. Onu halledeceğim.

İkinci problem – meydana gelen acıma, kayıptan dolayı acıma duygusu. Castaneda’da okumuştum ki, tuvalete gittiğin zaman bile, suyu açmadan önce, herkes, orada bıraktığı şeye bakar, sanki kendi malıyla vedalaşır. Gülünç, ama gerçek – benim negatif duygularım – bunlar, BENİM negatif duygularımdır, ve, onlardan kurtulmaya çalışmadan önce, her defasında onlara bakıyorum, o zaman içinde de onlar, yayılmaya, sağlamlaşmaya, tamamen beni uyutmaya yetişiyorlar. Tay’ın haklı olduğu çıkıyor – “yapamıyorum” değil, herşeyden önce “istemiyorum”, zira, acıyorsam, taşkın gayretler nereden gelir ki? Sanki malından oluyorsun. Diyelim ki, biri, ahmak olduğumu söylüyor bana, ve, karşı antipatinin ortaya çıkmasını engellediğim için, nedense, bir acıma duyuyorum. Bu engeli nasıl aşmak? Şimdilik bilmiyorum. Herhalde, çok istemek lâzım. Çok defalar denemek ve eninde sonunda kazanmak lâzım. Kendi kendini tembihlemeye, kendi kendini hipnoz etmeye benziyor... yok, benzemiyor. Ya da benziyor... ne farkeder ki? Benim için sonuç mu önemli, yoksa, hazineyi kazıp çıkardığım küreğin neye benzediği mi? Kürek, bende, galiba, belirmek üzere – kazmaya devam edeceğim. Belki, asgari hedefleri önüme koymak, bari asgari zaferleri elde etmek lâzım. Bari on, bari beş saniye için negatif duygunun dışında tutunabilmek.”

 



<< Geri İleri >>