« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 27


Dünyanın hiçbir yerinde, Hindistan’daki gibi müthiş koku yoktur. Ben, duyarlı bir hayvan gibi, kokulara karşı her zaman hassastım. Metro, sıkışık dolmuşlar, asansörler – benim burun ıztıraplarımın yerleridir: şu herif bu sabah acı peynir yemiş, şu karı ise, ucuz parfümün tam bir şişesini üzerine dökmüş, yanımda oturan şu adamın, galiba, midesi hasta, sol yandaki ise, asfalt gibi gri sigara tiryakisi... Ya şu naftalin kokan emekliler! Onların kokusu, tam bir mezar dehşetini üzerime yayardı. Acaba, kokulara karşı hassasiyetim daha da mı keskinleşmiş? Olamaz... ama gene de eskiden böyle bir şey yoktu. Belki, mesele, turistlerin gezdiği bölgelerin dışına bundan önce çıkmadığımdadır ve bir yerden başka bir yere de kapalı otobüslerle giderdim. Belki de, Hindistan’ın Himalaya bölgeleri, kıta kesiminden daha temiz. Orada bütün boklar donuyor mu, ne?

Her yerden sızan kokular, onların kaynağı konusundan fazla ayrılmaya izin vermiyordu. Kokular... hayır, bunlar koku değil, bunlar pis, kötü, berbat kokular, miazmalardır!

Aman Tanrım, göz yaşı çıkaracak kadar pis kokan ne olabilir, yahu? Her türlü bok çeşitleri, yakıcı kimyasallar, leş kokusu, koyu toz ve egzos gazları, çürüyen kocaman çöp yığınları karışımı – trenin, her metrenin tadını çıkarıyormuş gibi, inadına yavaş geçtiği Benares’in kenarları beni bununla karşıladılar işte. Ve, hiçbir yere de kaçamazsın... Boğazım gıcıklanıyor, bu zehirle olabildiğince zehilendim artık, onu içime öekmek bir yana, onunla soluyorum artık. Boğazı acıtan bir öksürme, - yok ya, kendini tutarak öksürmemek daha iyi, yoksa bütün bu pislik beni baştan aşağı bulaştırır. Pek yakın zamanlarda Benares’in adı Varanasi olarak değiştirilmişti, ama öyle geliyor ki, Hindistan’da, isimler dışında, başka hiçbir şeyi değiştirmek imkansız.

Benimle aynı kompartımanda giden iki Hintli kadın (herhalde, anne ve kız), hiçbir şey yokmuş gibi aralarında konuşmaya devam ediyor. Bana, ağızlarını kapatamıyorlar gibi geliyor, - gece uykusuna ara vererek, aralıksız konuşurlar, bağdaş kurarak birbirinin karşısına oturarak, zaman zaman başlarındaki sarilerini düzelterek. Tam bir otomatizme vardırılan bir hareket – sarinin son bir metresini, bir başörtüsü olarak, başına sarmak. Çağdaş Hint kadınları, pencap giyer, fakat, sariden vazgeçerek, bu musallat hareketten vazgeçemediler (o, belki, onlara hayatın anlamını katar?), ve her on-onbeş saniyede, kâh bir omuza, kâh öbür omuza, sürekli onlardan düşen ve, büyük ihtimalle, omuzları, boynu ve göğsü yabancı gözlerden tamamen saklamak için taşınan geniş eşarpı atarlar.

Hint kadınları nerede bulunurlarsa bulunsunlar, ne yaparlarsa yapsınlar, - başörtüleri ve eşarpları düşmeye devam eder, onlar ise gayretle onları düzeltmeye devam ederler, ve onları evlerinde bile (!), çamaşır yıkadıkları, zeminleri süpürdükleri, yemek pişirdikleri zaman, çıkarmazlar. Ben, böyle gereklilikten, herhalde, çıldırırdım, onlar ise buna hiç aldrımazlar.

Tren, son birkaç hamle yaparak, nihayet, duruyor. Karanlık pencereden dışarıya bakıyorum – evet, işte, peron. Vagonun içine hemen, hummalı bir şekilde müşteri arayan gözleriyle, kırmızı giymiş Hindular giriyor. Bunlar hamallardır, ve ben onlar için – lezzetli bir lokma. Tam beş tanesi, dirsekleriyle birbirini iterek, yarışrcasına dikkatimi üzerlerine çekmeye çalışarak, kompartımanımın önünde duruyor, fakat beni artık hiçbir şey etkilemez. Ben, kendime hakim, soğuk ve kendimden eminim. Haydin, arkadaşlar... yol verin, - önümden çekilmeleri için işaret yaparak, pis (daha nasıl olabilir ki?) perona çıkıyorum.

Aslında, bu, ancak resmi olarak perondur, - bazıları için bu, evdir, burada yıkanır, uyur, yemek bularak yer, vedanta’nın ince felsefi yönlerini düşünürler ...burası şaka, tabii ki :) – sadece hayatları boyunca, gardaki telaşa manasız manasız bakarak, yırtık döşeklerin üzerinde yatarlar. Az kalsın unutacaktım – burada, daha işer ve sıçarlar, tabii ki. Semiz sıçanlar, kuyrukları komik bir biçimde dik duran fareler, her renk ve büyüklükte sinekler, likenli sefil köpekler, sakatlar, dilenciler, yolcular, sıçan büyüklüğünde hamamböcekleri – herşey, keskin bir sis ve tekerlerin gümbürtüsü ile karıştı. Buradan çabuk çıkmak lâzım...

Gar binasının girişinde – bir imtihan daha: rikşasların saldırısı. Onlar bağırır, yalvarırcasına bir şeyler söyler, yolunu keser, yüzüne bakmaya, bir saniye için bile olsa biraz ümit yaşamak için, bakışını yakalamaya çalışarak, önünde, yanında, arkanda koşarlar. Ben, bana neyin lâzım olduğunu biliyorum. Ne kadar ödemeye hazır olduğumu biliyorum. Otojenik egzersize benziyor – sesli fikirler, “Lonely Planet”de ezberlediğim talimatları tekrarlarlar. Bir adım bile gerilemeyeceğim.

- Shivala Gath’a kadar elli rupi veriyorum.

- İşte şu araba, yok, bu araba, mem, Shivala Gath, elli rupi, mem! – tek bir sesle bağırmaya başladı rikşasların telaşlanmış kalabalığı. Birileri hatta sırt çantamdan tutarak beni çekmeye başlıyor, bedenime dokunmaktan korkuyorlar.

Aralarında, çılgın aktifliği göstermeyen, sanki başka bir şeyi düşünüyor gibi görünen alçak boylu bir delikanlıyı seçiyorum. Onun aşık ya da bir dine bağlı olduğunu düşünmek istedim. Onunla gideceğimi göstererek, başımı sallıyorum.

- Araban nerede?

Parmağıyla küçük tekerlekli siyah bir vosvosu gösteriyor, ve, bu piyangoyu kazanmamış bütün diğer çulsuzlar, düş kırıklığına uğramış suratlarla çekiliyorlar. Fakat, ben arabaya oturur oturmaz, beni ve kendi başarısızlıklarını artık unutmuşlar, - böyledir onların hayatı, böyle bir mücadele içinde her günleri geçiyor. Hiçbir zaman yeni hiçbir şey yoktur, ve, yapışkan hararet ile müthiş oranlarda karıştırılmış pis koku, onlar için aldırış etmedikleri her zamanki havadır sadece.

Araba çalışmaya başlıyor, kulakları sağır eden bir gürültü çıkararak, titremeye başlıyor ve, Schumacher’e layık bir meydan okuyuşla ileriye, kaotik sokak trafiğinin içine, atılıyor. Sıcak ve kirli hava, her taraftan yüzsüz bakışlar, benim küçük sığınağıma giriyor... Yol pek fazla değil, galiba. Soğuk duşa çabucak ulaşsam bari. Dışarıya bakmak istemiyorum – bütün Hint şehirleri aynı şekilde renksiz ve çirkindir, tarihi eserlerin ve turistik yerlerin bulunduğu yerler müstesna. Sen, eğer kandaki adrenalin seviyesini artırmak istemiyorsan, o halde Hindistan – deneyler için uygun bir ülke değildir, burada, yol rehberinin talimatlarına ve bu ülkede seyahat etmenin tecrübesine artık sahip kişilerin tavsiyelerine tam tamına uymak lâzım.

İşte kutsal Benares de, başka herhangi bir şehirden hiç farklı değil. Burada nasıl yaşamak mümkün, tasavvur edemiyorum... Moskova’da, yogi konferanslarının birinde, budalaca bir konuşmacının, herşeyi bırakıp, Benares’de bir Ashramda yerleşmek istediği hayalinin olduğunu, fakat şimdilik karmanın ona Hindistan’a hocasını ziyaret etmeye bile gitmeye izin vermediğini düşünceli düşünceli söylediğini hatırladım. O zamanlar o bana, tabii ki, budala gelmezdi ve “Benares”, “Ashram”, “Hoca” kelimeleri, bir beklenti heyecanını uyandırırdı – bir yerlerde vardır O.

Hinduizmde ölüm tanrısı olan Shiva’nın, kutsal Ganj kıyısında bulunan şehri, - buraya, inançlı ihtiyarlar gelerek, ölümü beklerler. Benares’de, Ganj nehrinin kıyısında yakılmış olmak, - bu, onların anlayışına göre, - milyarlarca reankarnasyonlarda koyulan nokta, karmanın sona ermesi, Shiva ile birleşmedir. Ne kadar basit... Hayatını nasıl yaşadığın, neler yaptığın, neler duyduğun önemli değil – bedeninin özellikle bu yerde yakılacağı dışında, hiçbir şey önem taşımaz. Bu kadar ilkel inançlarla yaşamak için, insan böylesi bebeksi olabilir ya! Yoksa bu inançlar, işte, bir milletin karakteristik özellikleri sonucu mu meydana geliyor? ...Canımı çıkaran bu yol daha ne kadar sürecek?... Yok, Hinduizm benim için asla sempatik değil, - bu olayın detayları netleştikçe, o kadar daha çok hoşuma gitmiyor. Varanasi’de çok kalmam.

Geldik eninde sonunda! Kısmen Avrupa yapısına benzeyen bina, benim otelimdir işte. Adı pekala lirik – “Sunrise Hotel”... Rutubet ve pislik filizleri, onu saraya başlamıştı artık, ve, aşağı yukarı on yıl sonra, şehir demeye dilimin dönmediği taşlı çöplüklü cengellerle estaz içinde birleşir.

İçerde ise hep aynı rutubet ve, daha hava limanında başlayan ve Hinduların değindiği herşeye işleyen o spesifik koku. Karşıma, dazlak bir herif çıkıyor... ağzı kan içinde! Ne oldu ona? Ağzının kan dolu olduğu gibi geliyor, ve o, normal konuşamıyor bile – başını arkaya atıyor, kelimeler, iğrenç bir fıkırdama içinden geliyor (Nereye telefon etmeli? Polise mi, acil yardıma mı?)... ama tuhaftır, bu, kimseyi şaşırtmıyor, hiçkimse dikkat bile etmiyor! Kahretsin... bir adam daha, ağzı aynı şekilde kan dolu, bol tükürükle kırmızı bir şeyi asfalta tükürüyor. Bir mide bulantısı, başımı çeviriyorum... Biri daha beni karşılamaya çıkıyor, herhalde, otelin personelinden biri. Görevliyi, sokaktan geçen sıradan bir kimseden nasıl ayırmayı hiçbir zaman bilemezsin, - hepsi aynı şeklide kirli, ve gözleri de tamamen aynı – cam gibi, tıpkı kuklalarınki gibi. Gözbebekleri hemen hemen görünmüyor... lanet olsun, onlar vampirlere benziyor, yahu.

Ancak daha sonra, birçok Hinduların, betel bağımlısı olduğunu öğrendim – bu, yasal olarak her köşebaşında satılan hafif bir uyuşturucudur. Benares’in bütün sokaklarının asfaltı, ve de birçok binanın duvarları insan boyu seviyesinde, betel ile zehirlenmiş tükürükten kırmızı. Bu şehir, camlaşmış gözlerin yansılarında parıldayarak, betel içinde batıyor adeta!

En sıradan bir oda – kirli duvarlar, gri çarşaflar, çılgın vantilatör, taş zemin, sallanan tozlu küçük masa, rahatsız bir sandalye... Ancak uyumak için uygun olan bir hücre. Balkon kapısı, pancurlar gibi, sımsıkı kapalı. Taze havanın girmesine izin vermeyen engelleri kararlılıkla kırıyorum... kahretsin, nerede bulunduğumu unuttum... sokaktan, sıcak, boğucu duman içeri doluyor. Herşeyi tekrar kapatıyorum. Ama buna karşılık sıcak su vardır, ve hatta televizyonu teklif ediyorlar günde sadece bir dolara. Ondan vazgeçiyorum, ve, nihayet, yalnız kalıyorum, tecavüz eden dış dünyadan nispeten bir sessizlik ve izolasyon içinde.

Acaba, neden odalardan koridora pencereler yapmışlar?... Şimdi şu pencereyi kapat, bakalım... ya, pancurlara yumruk atarsam, ne olur... Böyle daha iyi, işte... Neden her türlü saçmalık hakkında düşünüyorum ki? Nereye sığınayım, peki? Bazen fikirler diniyor biraz, bazen de adeta çılgınlık yaşıyorlar, ve o zaman kırpışan bir aleladelik herşeyi kaplıyor. Kendimi, kedinin kuyruğuna bağlanmış demir bir kutu olarak hissediyorum – fikirler uçuyor, ben de onların peşinde uçarak, kulakları sağır edecek kadar sesli asfalt üzerinde tangırdıyorum... Bu aleladelik, fiziksel halsizliğe benzer, - hareket yapmak için, kası geriyorsun, o ise hemen gevşiyor... En korkunç olanı da, bu ölü alelade halde “kendi çekiciliğinin” olması; ben, şöyle kokuşmuş bir salebe dönüşmekten zevk duyuyorum. Kendime, direkt şimdi düğmeye basarak, dinçliği, toplanmışlığı yaşamanın mümkün olduğunu tasavvur etmeye çalıştım... Dehşet!!! Böyle bir seçeneğin olması yanında bile ben hiçbir değişiklik İSTEMİYORUM. Yani, hiçbir şeyi değiştirmek istemiyorum... hem istiyor, hem istemiyorum, ve işte onun için de hiçbir şey olmuyor... onun için de, istemediğin bir şeyi yapmaya kendini zorladığın zaman, bir memnuniyetsizlik meydana geliyor. Yok, öyle değil – aynı anda hem istediğin hem istemediğin bir şeyi yapmaya kendini zorladığın zaman. Saçma bir şey ama... Toplanmışlık yerine bu aptallığı kendim seçiyorum, bu nasıl olur, yahu? Ve, aynı anda “istiyorum” ve “istemiyorum” ne demek? Böyle bir şey olamaz, ben gene bir yerlerde bir şeyleri anlamıyorum, düşüncelerimin bir yerinde bir yanlışlık var. Burada nasıl yerleşsem ki... Şu masayı yatağa doğru çekersem... onun üzerine not defterimi koyarsam – bayındır bir hapishanede çalışma odasına benzer bir şey ortaya çıkıyor – fena değil ama! İlkin, etine dolgun bir ev hanımı dehşeti meydana geliyor – BÖYLE şartlarda nasıl yaşanır, yahu, incelemek, bir şeyler yazmak nasıl olur, fakat, eğer ayık ve önyargısız bir şekilde bakılırsa... pek de uygun şartlar – hiçbir şey oyalamıyor, tamamen kendi işinin üzerinde konsatre olmak mümkün. Hapishane şartlarına benzeyen şartlardan zevk almayı hiç beklemezdim :)

Neyse, geri dönüyorum – ben şimdi neler yaşıyorum? Ben, halimi değiştirmek istiyor muyum, yoksa istemiyor muyum? Hatta yok, öyle değil. “Değiştirmek” – bu, artık aktif bir şeydir, şimdi sorun bunda bile değil. Ben, düğmeye basarak, aleladeliğin kendi kendine yok olmasını istiyor muyum? İstemiyorum. Yok be, istiyorum! Ve aynı zaman da istemiyorum. Neler oluyor, yahu... bu aptallık ya! Karar veremiyorum – ben direkt şimdi bir şeyler istiyor muyum, yoksa istemiyor muyum? Bu kadar basit bir şeyi anlayamıyorsam, daha zor olan şeyleri nasıl anlayayım ki! Peki, istiyor muyum, istemiyor muyum?! İstiyorum. Yok, istemiyorum. Yok, istiyorum. Olamaz böyle bir şey... Peki, böyle bir şeyin imkansız olduğunu ben nereden çıkardım? Yaşamama mani olan kurbağayı buldum, galiba... – işte şu “olamaz”. Neden şu “olamaz”a dayadım ki? Gerçekleri kabul etme cesaretine sahip olmalıdır, ve gerçek, benim aynı anda hem istediğimden, hem de istemediğimden ibaret. Fakat, tuhaf bir şey ortaya çıkıyor – eğer direkt şimdi ben istiyorsam, o zaman direkt şimdi isitemeyen kim? Ve, eğer ben gerçekten istemiyorsam – aynı anda isteyen kim? Kim istiyor? Kim istemiyor? Bu soru artık daha enteresan olacak... Kim? Peki, “kim” nasıl bir şey?... evet... çıkmaz. Gene bir çıkmaz. Neyse, algıladıklarıma tekrar dönelim. Gerçek kalıyor – aynı anda iki arzu var – “kim”in kim olduğuna bakmadan. Ve, meydana ne gelir... meydana terazi gelir, kim daha ağır basarsa, o da olur işte. Peki, beni şaşırtan da ne? İşte şimdi, ben, hem gidip işemek, hem Ganj’a gitmek, hem de burada oturup düşünmeye devam etmek istiyorum. Bu, her zaman öyledir ya, her zaman birkaç arzu var, sonuçta ise, bu kuvvetlerin sonucu olan bir şey meydana geliyor – eğer balık, kerevides ve turna balığı, benim teknemi farklı yönlere doğru ve farklı kuvvetle çekerlerse, eninde sonunda o, bir yerlere sürüklenir işte. Onun için soru başka türlüdür – bir arzuyu kuvvetlendirmek, ötekileri ise zayıflatmak mümkün mü? Of!... bu boktan bir durum, yahu, şu labirentlere de bak :))

Kapıya vurdular – daha ne var? Pasaport mu? Ha, pasaport... sonra... sonra, diyorum! Pasaportumu kendim getiririm, evet, sonra, kendim getiririm, evet, resepsiyona, biliyorum, evet...

Peki, demek, birkaç arzu var – direkt şimdi. İşte bir tane daha eklendi – pasaportu resepsiyona götürmek. Arzuların her biri, öylesine ortaya çıkmadı. Çiş etmek istiyorum, çünkü sidik torbası patlamak üzere – bu histen hiçbir yere kaçamazsın, o, ısrarla tuvalete sürüklüyor. Daha doğrusu, ben, tuvalete giderek, bu histen kurtulacağımı anlıyorum... burada herşey açık. Ganj’a gitmek isityorum, çünkü izlenim edinmek arzusu var, beni merak sürüklüyor, ve sadece merak da değil, daha can sıkıntısı, tabii ki, zira eğer canım sıkılmasaydı, gidip bakmak arzusunun da o özel ateşliliği olmazdı. Ben, sevinçli, sakin arzu ile arzu demek de zor olan tutucu spazmlar arasındaki farkı bilirim. Tam şimdi de o spazmodiktir, çünkü etrafta izlenimlerin alışılmış takımı yoktur – ancak çıplak duvarlar ve not defterimle ben. Daha, pasaportumu götürmek arzusu var – o, sıkılganlıkla dikte edilmiştir – beni orada bekliyorlar ya... ve, tabii ki, bu aptallıktır, çünkü beni orada hiçkimse beklemiyor, onlar, kişiliksiz bir betel substansı içinde yüzerek, asla hiçbir şeyi hiçbir zaman beklemezler, endişe ise gene de var – alıştım, alıştırdılar... Ve, şu meseleyi anlamak arzusu vardır – “kim istiyor aslında”. Bu arzu en canlı – önceden sezme, ilgi ile eşlik ediliyor, ben, hantal gayretlerimden hakiki bir zevk alıyorum.

Peki, “kim istiyor” sorusunu ben bir yanda bırakıyorum – ona nasıl cevap vermeyi hiç bilmiyorum, halbuki çelişki ortadadır – eğer “ben” bir şeyi istiyorsam, aynı anda başka bir şeyi “ben” nasıl isteyebilirim? Yoksa bu, dikkatin bir arzudan başka bir arzuya geçmesi mi sadece? Zira ben, aynı anda hem masayı, hem not defterimi, hem de duvarları görebilirim – birileri tarafından şöyle bir deneyin uygulandığını biliyorum: gözbebeğine, lazer ışınını yansıtan bir detektör takmışlar, ve, kişi, “aynı anda” bütün nesneleri görerek, sadece “masaya baktığı” zaman, onun gözbebeği, meğer, muazzam sayıda mikroskopik hareketler yapardı – çok büyük bir hızla bakış, görüş alanına düşen mekanı tarardı, ve onun için bize, bütün bunları aynı anda görüyoruz gibi gelmektedir. Aynı şey de, herhalde, arzular ve saire şeylerde – aynı anda iki şeyi düşünmek mümkün, odayı görmek, falan ve filan şeyi istemek mümkün – dikkat, hızlı bir şekilde geçiş yapar sadece. Neyse, bu açıklama, eninde sonunda, doğru olabilir, ya da yarıya kadar doğru olabilir, ya da tamamen yanlış olabilir, olsun, canı cehenneme – bana, açıklamalar lâzım değil, bana başka bir şey lâzımdır. Bir arzuyu, ötekilere ağır gelmesi için, nasıl kuvvetlendirmek mümkün?

Nasıl kuvvetlendirmek... peki, ya “kim” bunu yapacak? Of!... bunu, özellikle de “bir kimse” yapmalı, ya “kim”? “Ben” mi? Peki, ya “ben” kim? Ve neden o “ben” özellikle şu arzuyu kuvvetlendirecek? Ve nasıl?... Geldik işte... Çıkmaz.

Bir şeyleri, bari mekanik olarak değiştirmeye deniyorum – duruşumu değiştirerek, omuzlarımı doğrultuyorum, yüzümün ifadesini değiştiriyorum, ve, bu şekilde oturmaya devam ettikçe, rahatsızlığım daha da artıyor. Yatak, yastığıyla, dayanmak mümkün olan başıyla kandırarak, kendine doğru çekiyor... Çekebildi. Şimdi, hiçbir şey beni tekrar kalkmaya zorlayamaz, şimdi yatmak istiyorum. Yeter ki, az önce olanları düşünmeyeyim, yoksa rahat rahat da yatamam. Aleladelikle mücadele kaybedilmiştir, o, kendi kirli ve donuk yokluğu içinde herşeyi büsbütün eritmeye çalışarak, beni sardı ve yuttu. Bir iğne yapıp kendinden geçmek... aleladelik – en güçlü uyuşturucu.

Ben, yeni bir yere geldiğim zaman, ilk bir-iki gün içinde yeni izlenimlerin beni çok büyük bir kuvvetle sersemlettiğini çok kez farkediyordum, öyle ki, bu zaman için sanki büsbütün yok oluyorum gibi geliyor, - ne alışılmış arzular, ne duygular, ne de hatta hisler kalıyor, - alelade bir boşluk, ilgisizlik, izlenimleri spazmodik bir şekilde yakalama – daha, daha, daha. Sonra, izlenimlerden alınan zevk düşmeye, yorgunluk ile, dinlenmek, kendi kendimle baş başa kalmak arzusu ile değiştiriliyor, ve paralel olarak da ben kendime gelmeye başlıyorum, arzular, hayata karşı ilgi geri dönüyor. Acaba, bu ne ile ilgili? Bu, bir zehirlenmeye benzer... İlk günler, dikkat, benim isteğim dışında, paramparça dağılıyor. Benim... peki, o halde kim izlenim istiyor? Gene aynı saçmalık... Ben, nerede bulunduğumu bilmeliyim, onun için herşeye bakıyorum, halbuki burada, bakan ben olmadığımı söylemek daha doğru olur, bakış, her detaya yapışıyor, fikirler, gördüklerimi sürekli emer, örümceklerin ağlarını hızlı hızlı ördükleri gibi, - böyle, yeni yerin tablosu oluşturulur. Buna nasıl karşı koymak mümkün, hiç anlamıyorum. Ya etrafa bakmazsam? ...Bir uçurumun içine bakmışım gibi... Yeni bir yere gelerek, etrafa bakmadığımı, etrafta nasıl bir dünyanın olduğunu bilmediğimi kendime tasavvur ediyorum. Şuna bak! Öyle bir şeye değiniyorum ki... Dünya tablosunun arkasına bakıyorum, orada ise – ona az çok değinen herşeyi toz toprak eden, fıkır fıkır kaynayan acımasız bir tabiat.

...Yatmak artık istemiyorum. Bu, “ben” mi artık yatmak istemiyorum, yoksa “o kendisi” mi istemiyor? Eğer “o kendisi” ise – o zaman burada “ben” nerede ve bu “ben” bir şeye nasıl etki yapabilir? Bıktırdı beni bu soru! “Beni” mi? “Kim” “beni” biıktırdı?? Evet... böyle, kafayı da yemek mümkün, be :) Saat iki henüz, tam hararet, gidip meşhur rıhtımda biraz dolaşsam mi ki? Resepsiyondaki şahıs (kimdir bu aslında – görevli mi, yoksa yoldan geçen rasgele biri mi – kim bilir...), söz yağmuruna beni tutarak, çok şanslı olduğumu, yarın burada bayramın olacağını, ve bunun, sabah kayık gezisini sipariş etmek için tam zamanı olduğunu, sonra da müslüman mahallelerini gezerek orada el ile nasıl ipeğin yapıldığına bakmak mümkün olduğunu anlatmaya başlıyor.

- Yarın sabah, çok çok kişinin, kutsal suya girmek, dua etmek, nehre armağanlar getirmek için, şafak vaktinde Ganj kıyısına geldiğini görebilirsiniz. Ve ancak yarın, bir gün için, ipek ustaları, atölyelerinin pencerelerini yabancı gözlemciler için açacak, bu çok çok enteresan bir gösteridir. Siz, nadir foroğraflar çekebilirsiniz... Demek, yarın sabah saat beşte Sizi burada bekleyeceğim.

Harika! Bir yığın izlenim edinirim. Kim mırıldanır kafamın içinde? Hipnoza kapılmamalı ve vaatlere inanmamalı mı? Eh, olsun, ne var ki bunda... canım sıkılırsa, eve dönerim. Daha sonra, bu konuşmayı, yeni gelen herkesin önünde yaptığını gördüm – bunu, kendi gözlerimle görmek fırsatım olmuştu, üstelik o, bu sirki gördüğüme hiç aldırmadan, bunu tamamen utanmasızca yapardı.

 



<< Geri İleri >>