« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 26


Hararet biraz inmişti ve Rishikesh’in sokaklarında turistlerin sayısı arttı... Ben, 10 gündür burada yoktum. Otelde, yokluğum için hiçkimse şaşırmamıştı, odam ödenmiş olmadığı için eşyamı toplamışlardı ve o, çarşaflar, battaniyeler ve sair hırtı pırtı ile birlikte büyük bir kümeye yığılmış, küçük bir odada beni beklerdi. İnsanlar Hindistan’da kaybolur ve bilmem kimin topladığı sırt çantamı bana veren çocuğun kayıtsız yüzüne göre, burada buna alışmışlardı.

Kendimi, dağ tepesine tırmanıştan sonra gibi hissediyorum, algıların yassı tabloları, slaytlar gibi, kayar. Şu insanlar nasıl yaşıyor? Kayıtsız yüzlü uzun boylu oğlanın karşısında oturan şu kız, neye gülümseyebilir? O, sahiden mi gülümsemek istiyor, acaba? Başka bir bir kız, ya hulyaya dalmış gibi, ya da hiçbir şey görmeyerek, bakışını defterinin sayfalarından Gnj’a kaydırarak, özenle oraya neler yazıp çiziyor? Turistler, gevşek gevşek birbirine gülümseyerek, geniş renkli renkli gömlekleri ve yıpratılmış pantolonları ile sokaklarda yüzer. Kahveden kahveye, bir abideden başka bir abideye geçen böyle uyuşuk ve düzenli hayat onların hoşuna gider. Aramızda – üzerinden ne onların, ne de benim atlayabileceği bir uçurum.

...Birkaç gün daha. Tay ile karşılaşma, bir rüyaya benzer. Hiçbir şey, O Şey’in belli belirsiz yankıları bile, kalmadı. Muazzam bir şeyin olduğunu hatırlıyorum, fakat neydi o? ...Her yer boş, O Şey hiçbir yerde yok. Ve, olmayacak mı? Olmayacak... Bütün sohbetlerimizi adım adım hafızada canlandırmak, adım adım çalışmaya başlamak. Başka yol yok, fakat şimdilik buna da güç yok, - herşey yanıp kül oldu, boş göğsümde soğuk bir rüzgar esiyor ancak, ne arzu, ne de korku var. Her yeni sabah ile ben hep daha fazla sıradan insan oluyorum.

 

Hindistan’a gitmeye henüz hazırlanırken, pratik tavsiyeleri aramak için İnternet’e girdim, fakat, soyut teknik veriler ile psikopatik ve coşkun tasvirler dışında, hemen hemen hiçbir şey bulamadım, bu tavsiyelere de zerre kadar güvenim oluşmadı – bu yazıların yazarlarının, burada mucizevi bir şey bulmak arzusuyla bu mucizeyi her şeyde görmeye hazır oldukları ta uzaktan hissedilmektedir... bari şu domuzlukta bile... bu fikirle, bir çocuk tabiiliğiyle burnunu karıştıran Hindudan çekiliyorum. Yine tıka basa dolu bir otobüs... yoksa, buraya gelmemeli miydim? Ama Lpnely Planet, “Hindistan’ın en kutsal şehirlerinden biri olan Haridwar’ı” ziyaret etmeyi çok tavsiye ediyor. Rishikesh’de mümkün olan herşeyi gördüğüme, Haridwar’a ise otobüsle sadece bir saatlik bir yolun olduğuna göre, yeni izlenimlerin arayışı peşinde gittim. Yerli tapınak kopmleksi Har-Ki-Pairi’ye turistlere hemen hemen iki yıl önce girmeye izin vermeleri de işe esrarengizlik katardı.

Har-Ki-Pairi, gerçekten de büyük bir izlenim verir. Kendi apaçık manasızlığıyla mı, ne... Gene frapan boyanmış tapınaklar, gene Ganj’a giden basamaklarda oturmuş, uzanmış insan yığınları... hayır, bu yerin çekiciliklerini bir türlü anlayamam ben. Stadyum gibi bir yer, ancak saha yerine burada Ganj akar, seyirci yerlerinde ise Hindular oturur, uyur, yemek yer, konuşurlar – tek tek kişiler ve ayinlerini yapmak için uzaktan gelen kalabalık aileler. Bazen, nehre girerek, orada dururlar, dualar okurlar, dalarlar, özel güğümlerle su alarak, onu üzerlerine dökerler. Erkek çocuklar... evet, erkek çocuklar burada güzeldir... oniki-ondört yaşlarında birkaç çocuk, özel yapışkan başlıklı ve yarıya kadar suya daldırılmış büyük camlı değneklerle, beline kadar suyun içinde dolaşırlar. Bütün bu ekipman, suyun dibindeki madeni paraları bularak, değneğin yapışkan ucuyla toplamaya onlara yardım eder. Çocukların vücutları, harikulade mükemmeldir, ve ben, kendimi tutamayarak, birkaç fotoğraf çekiyorum. Ganj’ın fotoğraflarını çekiyorum görünüşünü yaparak, gizlice onların vücutlarını çekiyordum, - işte, suyun içine bakarak, hafif eğilmişler, işte, onlardan biri, el kol işaretleri yaparak, öbürüne bir şeyler anlatıyor, başının zarif dönmesi, elinin sallayışı, ıslak mayoların içinde ne kadar da esnek popolar, mayolarda ne kadar da çekici çıkıntılar, ne kadar da dar, fakat kaslı onuzlar, kollar, ne kadar da güzel ayak tabanları... tam bir mükemmeliyettir işte! Böyle vücutlara bakmaktan, onlara dokunmaktan zevk yaşamamak için, her türlü duygululuktan yoksun, azman gibi bir aptal olmak lâzım... evet... ne kadar büyük bir zevkle avuçlarımla, dudaklarımla değinirdim ben... ama onlar henüz çocuktur, yahu... fakat erotik duygu yaşa bağlı mı ki?... hayır, o hiçbir şeye bağlı değildir – o, duygululuk saçan her şeye karşı tezahür eder sadece, erotik zevk ve seks gibi öyle farklı şeyleri karıştırmak niye? Ve gene de, yarı çıplak oğlanları seyretmekten doğan zevk içinden hafif bir suçluluk duygusu sızıyor. Öyle ince bir zevk ki – tabiatın bu mükemmel ederlerine bakmak...

Neyse, demek, boşuna gelmemişim... Rishikesh’e dönüş yolunda otobüsün sarsılması bana dokunmuyor – ıslak oğlanları hayalimde okşuoyrum ve, onların fotoğraflarına bakarak, daha bir şeyler hakkında fantezi kuracağımı önceden tadıyorum... Bundan sonra nereye gitsem? Her halükarda, otobüslerden çok yoruldum. Demek, trenle gitmek mümkün. İnternet’te Hint trenlerinin tasvirlerini okumuştum – onların çok güzel olduklarını, perona, hareketinden bir saat önce gelmek gerek olduğunu, çünkü orada vagonların numaraları yoktur, bunun yerine ise, direkt vagona asılan yolcu listeleri var, ve kendi soyadını arayıp bulmak lâzım... Sonuçta, hayalimde, yolcu listelerini trenin kalkışından bir saat önce sevgiyle çerçeveli levhaların içine yerleştiren kasketli pek resmi kondüktörler, sonsuz tarlalar içinden uçarak geçen güzel temiz vagonlar kaldı, ve bana çok komik geldi – trene bu kadar ciddiyetle bakmak mümkün mü, fakat diğer taraftan bunda bir çekicilik vardır – insanların 19. yüzyılda trenlere karşı duydukları o çzel saygıyı duyabilirm, belki? Artık çoktanberi sıradanlaşmış olan bir şeyde mucizeyi duymak – bunda ilginçlik vardır... evet, bundan sonra trenle gideceğim.

Bilet satın alma işi, Hint realitesiyle karşılaşmaktan doğan sıradaki şoka dönüştü. Zaman zaman üzerime çöken paniği yenerek, Puşkin’in “Veba Ssırasında Ziyafet”i yazdığı zaman, herhalde, bunun gibi bir şeyi kendisine hayal ettiğini düşünüyordum. Gar meydanı, boğucu egzos gazları çıkaran arabalar ve motorlu rikşaslarla tıklım tıklım dolu, içerde ise büsbütün akla hayale gelmedik şeyler oluyor. Önlerinde müthiş uzun, sülük gibi kuyrukların uzandığı birkaç gişe buldum. Ve, bu kuyruklarda kimler yok, kimler... herhalde, işte bilet kuyruğunda Hint toplumunun eski çağlardan günümüze kadar olan bütün kastları, sınıfları ve sair strüktürel elemanları ile tanışmak mümkün. Asırların karışmasının tam hayali – bir kuyrukta hem kolunda altın saati ile modern ceketli, rugan ayakkabılı saygın Hint beyefendisi, hem bidonu ve elindeki bastonu ile beyaz uzun elbiseli çok yaşlı ak saçlı ihtiyar; hem, başında kadın başörtüsü ile sıradan bir şehir sakini, hem bezlere sarılmış ve büsbütün vahşi görünen adamlar... mamafih, Hindistan’da, dış vahşilik arkasında pekala barışsever insanların gizlendiğine, ve dış medenilik arkasında da törelerin hep aynı eşsiz Hint vahşiliğinin gizlendiğine alıştım artık... ve işte – önümde duran saygın beyefendi, zevkle yere sümkürerek, arkasından da geğirdi, bunun yanısıra, yüzü de, saygınlık ifadesini kaybetmedi, görünüşü de, onurundan hiçbir şey yitirmedi – uyumsuz olanın uyumu – katarsis yaşamak zamanı geldi, ve, bir şey gayet hissedilir bir şekilde arkamdan böğrüme ittiğinde, ben gülmeye artık neredeyse başlamak üzereyim. Birileri kendini unutmuş, galiba – ben, gene de, Beyaz bir Hanımefendiyim, bunu unutmamanızı isterim... dönerken, herşeyi görmeye hazırdım, ancak gördüğüm şeyi değil – kocaman siyah bir İNEK, oh... işte o, katarsis... İnek, flegmatik hayvanı az ya da çok nazik bir şekilde gişeden kovmaya çalışan Hinduların bağırmalarına ve vuruşlarına zerre kadar aldırış etmeden, ağrı ağrı sıranın içine girdi ve, dostça bir pis kokuyu üzerimize yayarak, bağırsaklarını boşalttı ve yoluna devam etti. Ben, Gogol’un “Müfettiş” oyunundaki sessiz sahneyi gösterirken, Hindular kendi işlerine döndüler ve, yan sıraya geçmiş inek, onlar için varlığını yitirmişti, ayakların altındaki gübre kümesi ise... ilginç ne var ki bunda, gübe işte... bir küme daha, işte, hem kutsaldır bütün bunlar – inek de, gübre de, onun üzerine hemen üşüşen sinekler de, gübre kümesine çıplak ayakla basarak, kutsal ziyaretin izlerini gar içinde peşinden sürükleyip götüren şu sadhu da...

 

Dikkatle etrafa bakındıktan sonra, kadınlar için, meğer, burada da ayrı bir sıranın olduğunu keşfettim, üstelik bu sıra, ötekilerden çok daha kısaydı. Bu durum, bugün gitmek ümidini bana yeniden verdi, ve ben hemen oraya geçtim. Mamafih, trenimin hareketine artık bir küsür saat kalmıştı, sıra ise çok yavaş ilerliyordu. İleride – tam bizde, Rusya’da, olduğu gibi – bir takım dalavericiler hep sırasız sokuluyor. Kadınlar, bağırarak, onları kovmaya çalışıyor, ama başarısız – onlar, suçlu suçlu ve dostça gülümseyerek, sırayı bir yana itiyor ve ısrarla gişeye sokuluyordu. Ben, sıralarda bizim eski Sovyet mücadele tecrübesini uygulamayı denedim, fakat fiyaskoya uğradım – benim öfkeli ve küfürlü bağırmalarıma Hindular asla hiçbir şekilde tepki göstermiyor, gülümsüyorlar ancak, onları itmek ve onlara dokunmak ise hiç istemiyordum – güzel beyaz bayanın dokunuşlarına nasıl bir tepki verecekleri belli değil – ya hemen şurada orgazm yaşarlarsa... neden olmasın ki? Eğer direkt burada sümkürerek işeyebiliyorlarsa – neden direkt burada da boşalmasınlar?

Bütün bu kargaşanın içinde birdenbire polis memuru ortaya çıktı – sırasız geçmeye çalışan heriflerin sırtlarına ve kıçlarına tembel tembel, fakat şiddetle sopasıyla bir iki vuruş attı. Aman Tanrım, ne olacak şimdi... ama yok, hiçbir şey olmadı – aynı nazik, ve neredeyse samimi tebessümler, suçlu bakışlar, affedersin, dostum, ama acelemiz var, gibisinden, kıçlara bir iki vuruş, sopanın bir iki kaldırışı ile bir iki tehditkar bakış daha – ve düzen yeniden kurulmuştur.

Hindistan’da birkaç yüz, belki de birkaç bin farklı dil vardır. Üç tanesi resmi dil sayılır – Hintçe, İngilizce ve işbu eyaletin dili, fakat, bütün hayalarını akla hayale gelmez ücra ve sapa yerlerde geçirmiş, eninde sonunda kutsal Ganj seyahatine, nihayet, çıkabilmiş şu siyahlara bürünmüş ihtiyar kadınlar bunu nereden bilsinler ki, - onlar, kendi lehçelerinde bir şeyler söyleyerek, onları anlayabilecek birini telaşla arıyolar. Nihayet, el kol hareketlerinin yardımıyla herşey hallediliyor, kadınlar biletlerini almış, paralar üç kere tekrar tekrar sayılmış, ama zaman... benim zamnım gidiyor! Tozlu Dechradun’da sabaha kadar öylece kalırdım, fakat şans, koyu kırmızı renkli monden sarıklı genç bir Hindu şeklinde yine bana gülümsedi. O, benim yanıma yaklaştı ve, gülümseyerek, gişelerin arkasına doğru beni hafif itmeye başladı. Ben, kötü bir şeyi düşünmeye başlamak üzereydim, ama o anda, gişelerden de birilerin bana el kol salladığını gördüm – bu, gişe memurlarından biriydi. Derken, sanki sessiz bir impuls geçti gar salonunun içinden, sıranın tümü bir anne içgüdüsüyle doldu ve eller, tebessümler, gözler okyanusunun iradesine kendimi teslim ederek, ben, Kali ananın ellerinde Gopala olarak kendimi hissettim ve görevli odasına giden geçişe doğru ilerledim. Orada beni bir sandalyeye nazikçe oturttular, bir şeyler sormaya başladılar, bir takım kategorileri... daha ne kategorileri ki?... ha... çeşitli yer kategorileri, ama benim için farketmez ki – daha ucuzunu verin... evet işte, ne bakıyorsunuz?... dik dik bakıyorlar bana, nedense... evet, daha ucuzunu istiyorum, lüks yerler lâzım değil bana, en basit bilet yeter... ve işte, bana bir bilet kestiler, beş kere anlattılar – trenim ne zaman ve nereden kalkıyor ve veda olarak el salladılar. Gene de Hindistan’da seyahat etmek mümkün! Daha sonra, Hindistan’da, yabancı bir turist için bilet almak için genel sırada durmak gerekmediği, arka kapıdan girerek, sandalyeye sere serpe oturarak, biletini almasının normal bir şey sayıldığını öğrendim.

Ne kadar ucuz ama! Bu fikirle perona çıktım. Sadece 150 Rupi! Afallamak mümkün. Üç Dolara trenle bin kilometre gitmek mümkün! Üf be... burada gerçekten seyahat etmek mümkün işte... Bir şey yavaş yavaş geliyor... aman Tanrım, bu ne – yük treni mi? Böyle bir şeyi baş perondan da geçirmek niye – yedek yollardan bir şekilde geçirebilirlerdi... çabucak bir yere geçse, keşke... anlamadım... anlamadım... bu ne – BENİM TRENİM Mİ!!?? Berrak nehirli yeşil vadiler içinden ağır ve yavaş geçen rahat vagonlar hayali, yoluğa geçerek kayboldu. Ağız, anlaşılmaz sesler çıkararak, geniş geniş açılıyor, fakat durup bakmak zamanı yok – tren, hareketinden 15 dakika önce geldi, onun için bir saat önceden gelmenin anlamı yoktu. Peron, harekete geçti, yığınlar dalgalanmaya başladı, balyalar başımın üstünden uçuyor, herşey karıştı, kabardı, hareketlendi. Burada bir yerde benim vagonum da olmalı, işte, onun üzerinde de – soyadımın yazılı olduğu liste. Biletimde vagon numarasını, nedense, bulamadım... Dikkatini üzerime çekebileceğimi pek de beklemeden, önümden koşa koşa geçen ilk Hinduya biletimi gösteriyorum, ama o, birdenbire duruyor ve biletimi, buna pnun kaderi bağlıymış gibi, büyük bir dikkatle incelemeye başlıyor. Yanına iki Hindu daha yaklaşıyor, ve, ortak gayretlerle bir şeyler anlayarak, biletimin olduğunu, fakat yerimin olmadığını bana anlatmaya başlıyorlar. Bu da nasıl olur, yahu?? İşte öyle, yerim yok... Yok, nasıl olur? Peki, nasıl gideceğim? Oraya mı gitmeliyim? Peki... Onlar benimle yürüyorç

Trenin kirli olduğunu söylemek, hiçbir şey söylememektir. O, müthiş BOKLANMIŞTI. Belki, bu, yedek tren... ama hayır, hiçkimse şaşkınlık yaşamıyor, herşey normal, demek, bu normaldir... ha, işte aşağı yukarı temiz bir vagon – kara camlar, kasketli kondüktör... ona biletimi gösteriyorum – o, başını sallayarak, yan vagonu gösteriyor. Neyse, oraya gidiyorum, şimdi orada uzanarak uyurum düşüncesiyle... ben burada mı gidiyorum? Burada... Peki, peki... BURADA MI??!! Boğucu hararete rağmen, gördüklerimden kafamdaki fikirler donakalıyor. Acaba – saçlarım şimdi kendiliğinden mi kmıldıyor, yoksa bu rüzgar mı esmeye başladı? Durmak istiyorum, fakat duramıyorum – benim etrafımda, üstümde, altımda – her yerde insanlar, balyalar, bidonlar, çuvallar hareket ediyor – bütün bunlar, bir girdabın içine beni sürükleyerek, vagonun içine sokuyor. Şimdi BUNU içinden görüyorum. Gerçekten fena oluyorum, başım dönmeye başladı... düşmek olmaz – ezerler... burada, hiç boş yer yok. Bizim, yerleri numaralı vagonlara benzer, fakat dikine iki değil, üç raf sırası, ve koridor boyunca üç raf daha. Her birinde, omuz omuza, başlar ayaklara, birbirinin yanına sımsıkı sıkışmış en az dört-beş kişi oturur, “Puzzle” ouyununa benzer, yerde de insanlar oturuyor... birileri arkamdan itiyor – arkamda Hinduların öfkeli suratları – ne duruyorsun, inek, geçsene, der gibi, ama NEREYE geçeyim ki?? Beni kabaca bir yana itiyorlar, bir takım çuvalların üzerine düşüyorum, ve yanımdan, eşyalara, diğer insanlara basarak, halk vagonun içine giriyor. Ne yapayım ki... şimdi, en ucuz bileti istediğim zaman, gişedekilerin bana neden öyle baktıklarını anlıyorum... ama ben bilmiyordum ki... dirseklerimle şiddetle çalışarak, vagonun içinden perona çıkmaya çalışıyorum... akıma karşı gitmek imkansızdır... bir ümitsizlik doğuyor, peşinden de öfke – anasını satayım, şimdi size gösteririm Rus köylü kadını... atı durduramam, ama şu suratı kesin altıma alırım... ve şunu da... bir ayı gibi böğürdüm, bir kuş gibi havalandım, birinin suratına dişlerimi gösterdim, öyle ki, zavallının artık bir ruh doktoruna ihtiyacı olacak... çıktım... üf... anasını satayım... yaşıyorum. Bir kadını görüyorum – kontrolöre benziyor! Onun yanına koşuyorum, bir şeyler söylemeye lüzum yok – o, herşeyi yüzümden anlıyor, o, “Lenin” buzkıranı gibi sakindir, ve bir kadın daha, gülümsüyorlar, biletimi alarak, orada bir şeyler yazıp çizdikten sonra, uzakta duran bir vagonu gösteriyorlar – hayır, bana bir şey göstermeyin, yakanızı bırakmam artık! Bu buzkıranla birlikte, onun dümen suyunda gideceğim artık, benim kurtuluşumsun sen, ve bu şansı elimden kaçırmayacağım. Onlara, dulavratotu gibi, yapıştım, ve kontrolörler beni o vagona kadar uğurluyor, içeri giriyoruz – aman Tanrım, burası ne kadar da iyi... aynı sınıftandır, fakat her rafta ancak ikişer-üçer kişi oturur... birilerini kovuyorlar... ha, bana KENDİ YERİMİ verdiler! Şimdi kendi rafım var, bir tane, benimdir... bu sınıf biletinin parasını ödemek lâzım – önceki geneldi, bu ise – “sleeper”, ödüyorum – gene de ucuz – sadece 450 Rupi, on Dolar. Yüz olsa da, ne yazar.

Yarım saat içinde kendime geliyorum, yavaş yavaş etrafa bakınıyorum, sakinleşiyorum, hazmediyorum, ve yine ısınıyorum, bu kez dayanılmaz bir havasızlıktan. “Sleeper”, genel olarak, pekala kabul edilebilir bir seyahat aracı çıktı – her rafta muhakkak üçer kişi oturur, kontrolörler birkaç saatte yaklaşık bir defa vagonun içinden geçer, ara istasyonlarda da halk gelir, gider, soru sormadan senin rafına oturur, ve onu kovmak imkansız – birini kovdun mu, hemen rafta boş yer açılıyor ve o anda koridordan geçen biri hemen oraya oturuyor. Rafı tamamen işgal etmek için tek yöntem – ona uzanmaktır, bu durumda ancak bir kişi ayak ucuna oturabilir. Herhalde, buna alışmak mümkündür... ama şimdi değil, daha sonra başka defasında denerim, şimdi ise, trende daha üç tip “AC” esrarengiz vagonlarının olduğunu yanımdan geçen kontrolörden çabucak öğreniyorum (ben müthiş uyanık oldum!) – orası tam bir şık ve konfor imiş, çantamı alarak, kontrolörün peşinden gidiyorum, AC-2 – evet... şuna bak... ayrı, hem de yarıboş kampartımanlar, her yer perdelerle örtülü, serindir – klima çalışıyor (yaşasın boğucu Hint sıcaklığından kurtuluş!), kasketli kondüktör, kara camlar, temiz çarşaflar, öteki vagonlardan koridor anahtarla kapalı... evet, ben burada kalıyorum. Bu ucuz değil – 40 Dolar, onun için de vagon yarıboş – Hindistan’da az kimseler yolculuk için bu kadar parayı harcayabilir – ben kompartımanımda yalnızım, yan kompartımanlarda birkaç yabancı turist ile saygın görünüşlü Hinduları görüyorum – şimdi uyumak istiyorum, kendime yemek sipariş ederek, yatıyorum – şimdi Varanasi’ye kesin ulaşırım.

Akşam oluyor... tekerlerin tıkırtısı, serinlik, sessizlik... iki saatine yokluğa dalarak, tekrar hayata dönüyorum. Ha, yemek mi getirdiler? Bu iyi – müthiş acıktım. Şu yemeklere de bak! Ben, kızarmış yumurta ile tavuklu bir şey ısmarlamıştım, bana ise tam altı çeşit yemek getirdiler! Tavuğun yanına, meğer, daha dört tabak getirilmiş – pirinç ve çeşitli haşlanmış sebzeli karışımlar. Ekmek yerine çapati – lezzetli! Ancak çatalı bana getirmeyi unutmuşlar... ey, çatal nerede? Ne?? Ne demek “çatalımız yok”?... kaşık verin o zaman... “kaşık yok” da ne demek...?? Perdeyi açarak, bakıyorum – yan kompartımanda neler oluyor, orada birileri zevkle yemeklerini yiyor artık, onlara kaşık yetti ya, bana ise, demek, yok, ha? Oh!... bir inilti kopuyor göğsümden, ve nazik ve gülümser bakışlar bana doğru çevriliyor – yan kompartımanda zengin bir Hint ailesi gidiyor, bağdaş kurarak, raflarda oturuyorlar, her birinin önünde tepsi duruyor – orada pirinç ile sebze, ve iki kolunu da yemeğin içine daldırmışlar. Yemekleri karışıtrarak, gene elleriyle salçaları döküyor, tekrara karıştırıyorlar, pirinç gereken kıvamı kazanıncaya kadar, sonra topaklar yaparak bütün bunları ağızlarına sokuyorlar, yooo... ben böyle yapamam, yahu... heh, Hindistan-ana... Hindistan hakkında psikopatik bir hikayede şöyle bir cümleyi okumuştum: “Hindistan-ana beni bütünüyle aldı!”; ve şimdi, dirseklerime kadar yemeğe bulanmış, yenir biyokütle yığınını zevkle hallettiğim zaman, bu cümle, tekerlerin tıkırtısıyla beraber, çeşitli şekilleriyle kafamda dmnüp durur... Hindistan-ana... Hindistan – anasını satayım... Hindistan – ananı... chicken, senin ananı ben, senin Hindistan’ın nerede... tamam... doydum... üf... bunların hepsini içime aldım...

Vagona henüz girerken, onun pek de kısa olduğuna hemen dikkat etmiştim, ve şimdi, hararetten kendime geldikten, midemi tıka basa doldurduktan sonra, son derece acılı olan pirinçli ve soslu omletten sonra ağzımdan ateşler savurarak, komşu mekanları incelemeye gittim. Buranın tuvaleti pekala iyiymiş, bu arada... bizim trenlerimizde buna benzer bir şey yoktur, peki, öbür tarafta ne var... ha... vagon, ortasında koridorun kıvrımı olduğu için, kısa gibi göründü, peki, onun ardında ne var... üf be... şuna bak... ardında “AC-1” kompartımanları varmış... evet... aferin ama Hindulara! Bizde böyle bir şey yok. Hakiki lüks odalar, kanepe, geniş oda – bir ya da iki kişilik, dizaynları farklı – birinci sınıf otelde gibi. Odalar boş. Herhalde, çok pahalıdır bunlar. Sıradaki odada biri var ama! Evet...

Kanepede bir adam oturuyordu, onun milliyetini belirlemek zordu, fakat dış görünüşü çok da belirliydi – yüzünün çizgileri oldukça kişiseldi, fakat bu, tuhaf bir şekilde güzeldi, sanki bir hayırhahlık kokusu onu çevreler gibiydi. Adam, başını çevirerek, baktı. Ne kadar enteresan bir bakış... ben, işte öylece durup insana dik dik bakmanın bir nezaketsizlik olduğunu anlıyordum, fakat bakmadan edemiyordum, ve daha, bilmem neden, ama komik bir şekilde içim sevinç doldu ve bundan başka da bir merak uyanmıştı. Yüzünün bir gerginlik, saldırganlık, memnuniyetsizlik ifade etmemesi – bu, beni artık şaşırtmıyordu, Hinduların bu özelliğine biraz alışabildim artık, halbuki ilkin bu şoke ederdi – her türlü saldırganlığın görünürde tam yokluğu. Çzellikle “görünürde”. Bir kültürün içinde uzun zaman yaşadığında, birincisi, başka yerlerde insanların tamamen farklı yaşadıklarını unutuyorsun veya bunun hakkında hiçbir fikrin yoktur, iknicisi de, gördüklerine o kadar alışıyorsun ki, artık, aslında, hiçbir şeyi görmez oluyorsun. Elbruz dağına yarım ay süren tırmanıştan eve döndükten sonra, harika bir dünyanın içine düştüğümü hatırlıyorum – işte, metroda, bir adam oturup gazete okuyor... inanılmaz! Bu nasıl olur – iç sessizliğini, siyasi ve sosyetik haberleri okumakla doldurmak? Onlar nasıl konuşur, nasıl davranır... herşey çok tuhaf gibi gelir. Tırmanışta her dakikan çalışma içinde geçer, her saatin ağır bir çalışma içinde geçiyor, her adımın sonuncu olabilir, ve her türlü saçmalık kafadan gidiyor ve, herşey gittiği zaman, sende kalan şeyler kalır ancak – atmak imkansız olan, berrak bir tazelikle içten dolduran, sakin bir taş halinde donup kalan şeyler. Ve, eve giderken – hava limanı, metro, otobüs, sokak – olup bitenlere hayret etmeyi bırakmıyorsun. Hep aynı soru dönüp durur: “Onlar ne yapıyor??” Fakt işte bir hafta, peşinden de bir hafta daha geçiyor, ve o hayret artık yok, artık alışıyorsun, ve, çevredeki insanların seçtikleri o tuhaf yaşama tarzlarına artık o kadar şiddetle tepki vermiyorsun. Ve, buraya, Hindistan’a, geldiğim zaman, Rus insanları ile, Hindular olsun, seyahat eden yabancılar olsun, diğer insanlar arasındaki muazzam farkı özellikle açık bir şekilde gördüm. Rus insanını, saldırgan, asabi davranışından her zaman ve her yerde tanımak mümkün. Buna istediğin şekilde bakılabilir, fakat gerçek, gerçektir, ve bu, bütün milletler büyük bir Babil yığını halinde karışık olduğu zaman, özellikle çıkık görünür. Öyle geliyor ki, en aşağı negatif duygularla dolu olmakta az millet Ruslarla yarışabilir – hoşgörüsüzlük, saldırganlık, asabilik, memnuniyetsizlik, öfke, kavranılmaz derecede yüksek konsatrasyonda nefret, ve bunların tersi – çılgınlığa varan kendine acıma – öyle görmeye başladım Rus insanının hayatını diğer milletlerin yanında. Bunu tasvir etmek imkansız, bunu, farklı bir ortamın içinde bulunarak, hissetmek lâzım, Hindistan’da ise bu özellikle çıkı görünüyor. Rus insanını, diğer turistlerin arasında gördüğüm zaman, patlamaya hazır bir çıban sokağın ortasında meydana gelmiş gibi bir his doğuyor içimde. Herhalde, bu, bizim gerçek trajedimizdir. Gerçek trajedimiz. Zira, her türlü inisiyatif cezalandırlır, her türlü fikir kınamaya, eleştiriye tabi tutulur, her hareket, herşeyden önce ıslıklanarak, bastırılır. Bizde, Rusya’da, bir mahmuz, çelikleşmiş bir savaşçı olmak lâzım, böyle bir ortamda ise istidatların yetişmesi çok zor, yaratıcı, bir insan olmak çok zordur, hem sadece bir insan olmak da çok zor. Ve ben şimdi, kendimin de bu ortama çok iyi “adapte” olduğumu, yani birçok şeyde herkes gibi olduğumu anlıyorum. Çok iyi hatırlıyorum ki, kız arkadaşlarımdan biri hemen hemen hergün kocasının dayaklarından ıztırap çekerdi, ondan nefret ederdi, ona acırdı, fakat, ondan ayrılayı düşünmek bile istemezdi – bana öyle geliyor ki, kocası onun yanında olmadığı zaman, onun canı sıkılırdı... bir, işte bu ıztırapların hayatı daha canlı yaptıklarını düşünüyoruz gibi bir izlenim doğuyor, ve enteresan olan şu ki – birçoklarımız, bunların özellikle ıztırap olduğunu çok iyi anlıyor, fakat onlardan vazgeçmek... – hayır, asla... işte ben de... bari bir tane, bana gereksiz olduğu apaçık olan bari bir tane zehirleyici duygudan vazgeçebildim mi? Zira, açıkçasını söylemek gerekirse, hayatımın TÜMÜ bu her türden süprüntü ile baştan aşağı dopdoludur – her dakikası... hatta her saniyesi bununla tam manasıyla doldurulmuştur. Kıskançlık, acıma, korku, öfke, sinirlenme, memnuniyetsizlik, kırgınlık, azgın öfke, şaşknılık, hakaret, kin, haset, korku, endişe, istihkar, tiksinti, utanma, kuşku, apati, tembellik, hüzün, hayal kırıklığı, açgözlülük, kendine acıma, kincilik... içinde canlı hiçbir şeyin hayatta kalamayacağı pis kokulu bir lapa... ya eğer abartıyorsam?... belki, herşey bu kadar kötü değil... zira, bu sıralamadaki birçok şeyi özellikle negatif duygular olarak artık hemen hemen saymıyoruz. İşte, eğer insan, patlayarak, birine bağırmış ya da onun üzerine yürüöüşse – burada evet, çok kötü davrandığını bazen kabul edebilir. Buna karşılık, hafif bir memnuniyetsizlik yaşamışsa, sonuna kadar direnir, burada hiçbir negatif duygunun yeri olmadığını savunur, ki ben de hep öyle yaparım... peki, nasıl yaşamalı... zira bir şeyleri görüşüp tartışmak da büsbütün imkansız, çünkü hemen bir yabancılaşma, bir kuşku ortaya çıkıyor, ondan sonra akıl artık net düşünemez... herşey bu kadar mı kötü?... yoksa bu, Deny’nin anlattıkları mı üzerime büyük bir etki yapmış? Lobsang’ın, büyük yaşına rağmen, ne kadar güzel olduğunu söylediği zaman, bizim Rus ihtiyar erkek ve kadınları hatırlamıştım. Aman Tanrım... bu nasıl bir sefalet ama... bu, insanı, eğer ona insan demek mümkünse, tam bir çürüme aşamasına ulaştıran cisimleşmiş bir aptallık, bunaklık, nefrettir... burada insan nerede kaldı? İşte küçük bir kızcağız, avluda top oynayarak zıplıyor, o, şirin ve narindir, fakat 40 yıl sonra o, torunlarına homurdayan, sıradaki dedikoduyu nerede yakalayabileceğini düşünen, devasız hastalıklarla yüklü, cam gözlü, hantal, iğrenç, pis kokulu bir vücuda dönüşür. Peki, ya ben – işte özellikle ben – evin önündeki bankta oturan şu ihtiyarların yapmadığı bir şeyi yapıyor muyum? Ben, “evet işte, ben de öyle bir ihtiyara dönüşürüm” diyen bir insanı henüz görmedim. Herkes, bir koro halinde, “yok, ben bambaşka biri olurum” der... ve, tabii ki, bunun yanında hep aynı zehiri kendilerinde yetişitirirler, ve sonuçta herkes hep aynı şeye dönüşür. Yok, yahu... kendini böyle bir kocakarı olarak tasavvur etmek bile korkunç. Bir şeyler yapmalı, BİR ŞEYLER YAPMALIDIR! Zira artık otuz, yirmi beş yaşlarında insanlar toptan yaşlanmaya, büyük bir hızla yağ bağlamaya, akraba, dost, korkular, kaygılar, sonsuz kaygılarla kaplanmaya başlıyor...bu, hiçbir yere getirmeyen manasız bir koşuştur, ve hepimiz henüz hayattayken çürüyor ve ölüyoruz. Gençlik ve yaşlılık arasında olsa olsa on yıl geçiyor, ve bu kısa sürede de hiçbir mana yoktur, çünkü insanın bütün zamanı görevleriyle çalınmıştır – çocuk bahçesine, okula, üniversiteye, işe, işten de eve ailesinin yanına gider... orası, onu çektiği için, oraya gitseydi, neyse! Biz, hayatımız boyunca kendimizin ve başkaların ahmaklıkları uğruna kendimizi “kurban” ediyoruz. Annemi üzmek istemiyorum, büyükannemin darılmasının istemiyorum... hem de iyi değil bu, böyle bir şeyi yapmamalı... sonra da, çocuklarımızı ve torunlarımızı, kendilerini kurban etmeye zorluyoruz, ve böyle, insan kaderinin dehşet verici çarkı dönüp durur... Samsara...

Artık beş dakikadır durup o adama dik dik bakıyorum... yine, oyalanarak, endişeleri unutmaya başarabildim, hem o da hiçbir memnuniyetsizlik belirtisini göstermiyor – kanepede oturuyor ve, kendi düşüncelerine dalarak, önüne bakıyor, ben ise ona bakmakatan zevk duyuyorum... onunla konuşmaya denersem, ne olur, acaba? Yazık olur, eğer herşeyi aklımda hayal etmişsem, ve şimdi, ağzını açtığı zaman, esrarengiz çekicilik halesi kaybolarak, önüme en sıradan zengin bir Hindu ya da aptal bir turist çıkar.

- Sen Hinduya benzemiyorsun.

Başını benim tarafıma çevirdi. Yok, en iyisi, ağzını açmasın, vallahi, öyle derin bir bakış ki, - biraz daha hayal içinde bulunayım. Ben, yapay bir tebessüm takınarak, her zamanki tatlı “bay bay”ı söylemeye hazırlandım.

- Ben Hindu değilim.

Ha... sesi düş kırıklığına uğratmadı. Sümkürmeye, geğirmeye, yumurtalarını kaşımaya ve kollarını yemeğin içine sokmaya da, galiba, hazırlanmıyor.

- Peki, nereden geliyorsun? (Böyle aptal soruları niye soruyorum ki... her önüne çıkan birinin ilk iş olarak “Hello” diye bağırarak, daha sonra “Where are you from?” diye sorması benim kendimi sinir ediyor). İngilizcene dikkat edilirse, Avustralya’dan ya da Yeni Zelanda’dan geliyor olmalısın.

- Ben, kani kozmopolitim.

Ha... “kozmopolit” kelimesi bir şeyler anlatıyor artık – böyle kelimeler sokakta yatmaz ve ilk önüne çıkan biri bunları kendi cebinde bulundurmaz... doğrudan deneyelim...

- Senin etrafında uçar gibi olan armosfer hoşuma gidiyor, eğer şairane bir ruh halim olsaydı, güçlü, yumuşak bir şey ile ışımakta olduğunu söylerdim. Meler hakkında düşünüyorsun?

Eliyle kanepeye, karşısına oturmaya beni davet etti. Otururken, ellerine dikkat ettim – bakmılı değil, fakat kaba da değiller, görünüşte hoş. Elinin hareketi zarif, fakat yapmacıklı değildi. Belirli olarak gülümsemezdi, fakat ciddi de değildi – aslında, yüzünün belirli bir şey ifade etmediğini söyleyebilirdim ve, gene de, gülümseyen, aydın bir şeyin tamamen belirli bir hissi oluşurdu... Kyara’nın tebessümü... Öyle bir his ki, sanki yüzünün özel bir yapısı var, öyle ki, açık bir mimiği olmadan bile gayet belirli bir hali, keyfi ifade eder.

Bütün bunları da ona söyledim. Bana ilgi ile bakıyor gibi... yoksa gene mi öyle geldi sadece? Fakat, gene de, öyle bir yüz ki... sanki devamlı olarak ilgiyi ifade eder, hatta bu, belirli bir şeye karşı ilgi değil, daha çok genel olarak bir ilgidir, bir beklentidir, evet, böyle daha kesin olur – yüzü, beklenti halini ifade eder.

- Neler hakkında düşünüyorsun? Adın ne? Benim adım Mayya.

- Şu an hiçbir şeyi düşünmüyorum.

- Peki, ne yapıyorsun?

- “Yapıyorsun” kelimesiyle neyi kastediyorsun, herhalde – gene fikirleri mi? :)

- Evet... herhalde, evet.

- Sıradan bir insan her zaman düşünür, daima, aralıksız. O sanki yürür, yürür, sonra dinlenmek için sandalyeye oturur, ayakları ise kendiliğinden durmadan hareket etmeye devam eder. Ben kanepeye oturduğum zaman, ayaklarım hareketsiz duruyor.

- Yani sen kendi iç diyaloğunu mu durduruyorsun? Ben birkaç defa denemiştim, fakat bende hiçbir şey olmuyor, ben bir dakika bile bir şeyleri düşünmeden edemiyorum. Bir dakika bile çok, aslında... – Hafif gerginliği üzerimden atmak için, güldüm. Onun yanında gergin olmayı hiç istemiyorum. – Ben, iç diyalog durdurulursa, özel bir şeylerin meydana gelmeye başladığı hakkında çok okudum... “Castaneda” gibi bir ismi duydun mu?

Başını salladı.

Ha, demek – benim adamım. Eveeet...

- İç diyaloğu durdurduğun zaman, sende neler oluyor?

- Bu soru, o kadar basit değil, Mayya. Sen, iç diyalog hakkında bahsettiğin zaman, asıl neyi kastediyorsun?

- ?? Yani? Onu kastediyorum işte – iç diyaloğu.

O, başını salladı, ve bu hareketinin, kabulden farklı bir şeyi ifade ettiğini anladım.

- Söylediklerine bakarak, aklın sessizliğini tanımadığını kesin söylemek mümkün, çünkü, insan, aralıksız iç diyaloğu durdurma çalışmasına başladığı zaman, tek bir diyaloğun olmadığını, tamamen farklı özelliklere sahip birkaç tabakanın mevcut olduğunu keşfediyor ve, bu tabakaları döndüren kör mekanizmayı durdurmak için, çok farklı gayretler gerekir.

Ben, bir şey söylemeden, dikkatle dinliyordum, ve o devam etti.

- En birinci tabaka – biz ona “sesli iç diyalog” ya da “sesli fikirler” diyoruz. Bu, kendi içinden açıkça söylenen, mantıksal olarak tamamlanmış cümleler veya yarım cümlelerdir. Onların tamamlanmasından biz bir takım sonuçlar bekliyoruz, onlar üzerinde daha sonraki çıkarsamaları kuruyoruz. Bu fikirlerin, bir sebep, amaç ve anlama sahip olduklarına göre, onları, bir taraftan, en başlangıçta ya da artada durdurmak ve böylece onlara son vermek teknik olarak kolay, diğer taraftan ise burada bir zorluk var, ve bu zorluk, şundan ibaret: bu mana, bizim için bilinen bir değeri teşkil eder, ve onu “kaybetmek” yazık olabilir, hatta bu mana kıt olsa bile, zira o, ne kadar kıt olursa olsun, gene bunlar izlenimlerdir ve, bundan önce mekanik zihinsel izlenimler arzusu üzerinde çalışmadıysan, kayıp duygusunu başarmak zor olur.

Durdu, sustu, dikkatle ve aynı zaman da hififçe benim yüzüme bakıyor. Orada ne arıyor? Anlamaya çalışıyor – onun söylediklerini anlıyor muyum. Anladığımı anlıyor. Peki, anladığımı anladığını ben nasıl anlıyorum?... Karnımda garip bir his...

- Çok önemli bir nokta daha var. Negatif duyguları gidermek için titiz bir çalışmayı yapmamış biri için, sesli fikirler tabakasını gidermek çok zor, çünkü negatif duygular..., - yüzümde, negatif olmasa da, fakat duyguların tam bir fırtınasını görünce, sustu.

- ?!?!?!

Bir şeyler söylemek istiyorum, fakat hiçbir şey olmuyor, bir balık gibi ağzımı açıp kapatıyorum, şoktan gözlerim fal taşı gibi olmuş – düz yol pratiği mi, sahiden?

- Ne? – zengin mimiğimle onu şaşırtabildim, galiba.

- Tay’ı tanıyor musun? – herşey dindi, ve bu soru, sohbetin devamına yol açtı.

O, kanepede hafif uzanarak, bana artık daha ciddi baktı. Bundan önce, sineği izleyen bir kediye benzerdi, şimdi ise, dişisini görmüş bir kediye dönüştü. Yoksa, fareyi mi görmüştü?

- Düşler evinde mi bulundun?

- Nerede?

- Anladım.

- Neyi anladın? Neyi anladığını anlat bana, lütfen, çünkü kendim asla hiçbir şeyi anlamadım, - bunları söylerken, hissediyorum ki, bütün bunlar yanlış şeyler, hayat yoktur söylediklerimde, fakat neden – anlamıyorum.

O, bana bile değil, benim içimden bir yere dikkatle bakıyordu, - bakışı, ruhumun içine bir yerlere öylece dalıyor gibi gelirdi, ama bundan içim ısınırdı ve birdenbire onu, bir çocuğu gibi, kendime bastırmak istedim, hafif, yumuşak, öyle kuvvetli istedim ki, bu beklenmedik içtepiden korktum bile.

- Görüyorum ki, belirli olarak hiçbir pratikle uğraşmadın...

- Evet, uğraşmadım, onun hakkında çok duydum, fakat ayrıntılı talimatlarım yok, onun için de ben...

- Eğer bu pratiği biliyorsan, onunla uğraşmaya başlamak için artık gerekli hemen hemen herşeyi biliyorsun demek – onun için o, düz yol pratiğidir, işte, detaylar ise çalışma sürecinin kendisi içinde netleşiyor, onun için detayları bilmediğine atfın – sadece bir bahane, fiilen bu, pratikten vazgeçiştir.

Cevap olarak söyleyecek bir şeyim yok, aslında – onun söylediklerini belirli olarak anlıyordum, fakat tartışmak arzusu yoktu, sözünü tamamlamasına imkan vermek arzusu vardı – belki, söylediklerinden önemli bir şeyler alabilirim? Fakat o da sustu. Böyle, daha beş dakikadır susarak oturduk, ve eğer ben, kâh bir daha Tay hakkında soru sormak, kâh susmaya devam etmek arzuları arasında hep sallanıp durduysam, o, galiba, kendini pekala rahat hissederdi, ondan, telaş ve endişe için yer olmayan spesifik bir doluluk havası eserdi adeta. Evet işte! Elbruz dağında beni saran yekpare, anestezi edici huzurun zynı serin parçası. Bu hissi tanıdım, onu bin tane diğer hislerden tanırım.

Karar verdim.

- Tay’ı tanıyor musun? Onun hakkında anlatabilir misin? Kimdir o? Neden o yere düşler evi diyorsun, bu ne anlama geliyor?

- Sanırım, o, istediği herşeyi sana anlatmıştır, - kendisi hakkında da, o yer hakkında da.

- Ama ben hala hiçbir şeyi anlamıyorum! – ya ümitsizlikle, ya da şikayet ederek, haykırdım ben.

- Bu beni ilgilendirmez, - manası itibariyle katı bir cümle, ama, nedense, hiç kırıcı değil.

O, bana karşı her türlü ilgiyi kaybetmiş gibi görünüyordu, ve ben, hemen, Tay ile ilgili sorularıma cevap vermeyeceğini büsbütün belirli olarak anlattıktan sonra bile, cevap vermesini isteyerek, çığlıklar attığım için öyle olduğunu düşündüm.

Fakat, dönüp gitmeyi, şüphesiz, hiç düşünemezdim. Nasıl gidebilirdim ki... Böylesi olamaz. İlkin Deny ile karşılaşma – beklenmedik bir şekilde bambaşka bir açıda açılan sıradan bir tanışma... Kulu’daki sadhu – rüya mıydı? Zira işte o, bana Rishikesh’e gitmemi söyledi, ve orada Tay’a rastladım... Ve işte şimdi bir karşılaşma daha. Galiba, benim yol arkadaşım için bu hiç de şaşırtıcı değil, - ona Tay’dan bahsettiğim zaman, o hemen herşeyi anlamış gibi oldu – bu arada, neden onun kompartımanına geldiğimi de... Ya eğer bütün bunlar mahsus tezgahlanmışsa?

Aklımdan, beni kendi ağlarına düşürme planlarını kuran komplocuların imajları geçti, otobüslerin izlenmesi, vagon numaraları... Hayır, benim planlarım hakkında bir şeyler bilmeleri imkansızdı... Hem, ne farkeder ki – tezgahlanmış mı, yoksa tezgahlanmamış mı, buna hayatım bağlıdır, ve bu artık tumturaklı bir sıfat değil. Bir saniye bile kaybetmek olmaz, onun kendisinin başlattığı konuşmaya dönüyorum.

- İç diyalog hakkındaki bahsi tamamlamadın, daha nasıl tabakalar mevcut?

- Daha, sesli kör fikirler tabakası mevcuttur, - hiçbir şey olmamış gibi devam etti o, - sonra hızlandırılmış fikirler tabakası, sembol fikirler tabakası... pratik ile uğraşmaya başlarsan, bütün bunları kendin keşfedersin, şimdi ise bunun hakkında konuşmanın bir anlamı yok – sen, ortaya çıkan bütün negatif duyguları kusursuz bir şekilde giderme aşamasına ulaşmayınca, sesli fikirlerin en kaba tabakasını bile durdurmak için hiçbir imkanın yoktur. Tüm bu konuşmalar, sana iç diyalog için yeni bir gıdayı verirler sadece.

- O nasıl durdurulur?

- Bunu, nacak o arzu en kuvvetli olduğu zaman yapabilirsin. Yoksa hiçbir şey olmaz. Şu an bunu daha ayrıntılı anlatmanın bir anlamı yok, tekrar söylüyorum – sen, negatif duyguları yaşamaya devam ettikçe, sende hiçbir şey olmaz.

Devam etmesi üzerinde ısrar etmenin bir anlamı olmadığı açık. Onun ses tonunda bir yumuşaklık, hatta bir okşama ile sert bir inanç, sarsılmazlık hayret verici bir şekilde birleşir, ve onun kararına karşı çıkmak arzusu artık doğmuyor.

- Tay ile beraber olduğum müddetçe, bende negatif duygular yoktu. Bunun yerine ise... Şu anda bunun hakkında bir şey söyleyemem, bunu hatırlayamıyorum. Peki, ya sen neler yaşıyorsun?

- Bunun hakkında sana birkaç kelime söyleyeceğim, çünkü sende cevap veren bir şeyin olduğunu gördüm. Sende, müracaat edecek biri var. Sende, sadece kulakları, sadece merakı, sadece dış köpüğü görmedim – sen kendin de hissetmeliydin, için cevap verdiği zaman. Birşey, benim Birşeyime cevaben...

- !! Evet, ama bunları bilmen hayret verici, bunun BENİM heyecanım olduğunu düşünüyordum, sen nereden bilebilirsin ki – sen de mi düşünceleri okuyorsun?

- Bunlar, düşünceler değil, bunlar heyecanlardır, onlar ise hiçkimseye ait değiller, onlar, hiçbir yerden çıkmaz, hiçbir yerde bulunmaz, hiçbir şeye yönelik değil. – O, “heyecan” kelimesi üzerinde özel bir vurgu yaptı. – Onların düşünceler ve duygular dünyasında benzerleri yoktur – bu, bambaşka bir şeydir, bak işte – hissediyor musun? – bu bambaşka bir şeydir.

Ve yine bakışını benim içime daldırdı, ve yine varlığımın ta derininden keskin bir şefkat dalgası yükselerek, herşeyi kapladı, o, sahiden de hiçkimseye yönelik değildi, fakat düşünebildiğim herkesi kucaklardı, ve bunları “ben yaşıyorum” fikri sahiden de saçma gelirdi – bu şefkat, hiçbir yerden çıkmazdı, hiçbir “ben”den, ve başka hiçbir şeyden.

- Bunu nasıl yapıyorsun?

- Ben, bilirkişiyim. Ben, bu heyecanın taşıyıcısıyım, ve bu konuda bir bilirkişiyim.

- Bu ne anlama gelir?

Kondüktör geldi. Ben, nedense, bir rahatsızlık duydum – ya bir şeyler düşünürse... kahretsin, onun neler düşüneceği benim umrumda mı ki... bu endişe, an önce yaşananların ince büyüsünü büsbütün silip yok etti, ve ben, kendi kendime karşı bir sinirlenme duydum, hatta, nedense, benim sohbet arkadaşıma ve kondüktöre bile karşı, ve, AC-1’de yolculuk yapmanın AC-2’den yaklaşık ne kadar pahalı olduğunu ona sormaktan daha iyi bir şey bulamadım. Kodüktörün, bir rakam söyleyerek, gideceğini beklerdim, ama yanıldım. O, kanepeye oturarak, yavaş, komik bir gururla, rakam dolu küçük bir kitapçığı, bir defteri ve kalemi alarak, kitapçıktan rakamları deftere geçirerek, onları toplamaya ve bir takım işlemleri yapmaya başladı.

- Aşağı yukarı!! – yalvardım ben, ama o beni duymamış gibiydi! Bir-iki dakika sonra kutsal ritüel sona erdi, ve fiyat farkı bir Rupiye kadar net hesaplanmıştı. Gerçekten de pahalıydı – yaklaşık 80 Dolar, ve ben, tabii ki, bu fazla konfor için bu kadar para ödemeyecektim. Akıllı bir eda ile başımı sallayarak, kondüktöre teşekkür ettim, ve o bizden ayrıldı.

- “Bilirkişi” ne demek?

Kondüktör ile bu kadar aptalca davranışımdan dolayı muhatabımın hiçbir memnuniyetsizlik belirtisi göstermediğine dikkat ettim. Sözü kesildiği her defasında, o, hep aynı kalırdı – sakin, gizli enerji ile dolu, emin bir şefkat yayardı, tekrar konuşmaya başladığı zaman ise, sanki hiç durmamış gibiydi. Şartlardan şaşırtıcı bir bağımsızlık işte.

- Kısaca söylersek, düz yol pratiği – bu, istenmeyen algıları istenenlere direkt değiştirmedir. Yani, eğer direkt şimdi sen yorgunluğu yaşamak istemiyor, onun yerine ise, diyelim ki, şüphesiz bir sempatiyi yaşamak istiyorsan, sen, gayret sarfederek, gereken halin içine “atlıyorsun”, sanki kendini direkt şimdi o halin içinde hatırlıyorsun, eğer onu daha önce yaşama tecrüben varsa.

- İstenmeyenleri istenenlerle değiştirmek... ama, dur, bekle, ki eğer öyleyse, demek, bu durumda sürekli hep aynı daire içinde dolaşmaya mahküm değil miyim? Sırf istenen algıları yaşamaya başlarsam, ne olacak? Son mu? Yoksa, kâh birini, kâh öbürünü, bir kağıt gibi, karıştırmaya öylece devam mı edeceğim? Burada yeni, bilinmeyen şeylerin yeri nerede? Anladığım kadarıyla, her pratik – yeni bir şeye doğru harekettir, öyle değil mi?

- Düz yol pratiği – yeniye doğru bir harekettir, bu doğru. Ve aynı zamanda, bu, bilinenden bilinene doğru bir harekettir.

- ?... Ama...

- Bilinenden bilinene doğru, Mayya. Sen, bilmediğin bir şeyin arzusunu duyamazsın. Sen, ancak bir zamanlar artık yaşamış olduğun bir şeyi isteyebilirsin, ve özellikle böyle bir yaklaşım bu pratiğe onun inanılmaz etkililiğini kazandırır.

- Peki, o zaman...

- Sonuç çıkarmaya acele etme. Diyelim ki, “memnuniyetsizlik” algısını “şühesiz sempati” algısıyla değiştiriyorsun, ve bu değiştirme antrenmanı esnasında, anın birinde, yeni, keskin, taze, bundan önce hiç yaşanmamış bir şeyin, sanki parlayarak, meydana geldiğini birdenbire farkediyorsun. Bu yeni algıya, kolaylık için, bir isim verebilirsin veya, onun tasvirini, diğer insanların tasvirleriyle karşılaştırarak, aranızda ortak bir isim üzerinde anlaşabilirsiniz; ama bunun asıl manası ve özü aslında şundan ibaret: bilinen ve istenmeyen bir şeyden bilinen, fakat istenen bir şeye doğru hareket esnasında, büsbütün yeni, bundan önce hiç yaşanmamış bir şey birdenbire kendiliğinden tezahür etmiştir, ve şimdi o, bilinen bir şey olmuştur, ve sen artık, algıları direkt değiştirmek için aynı teknikleri kullanarak, onu daha sık yaşamaya çalışabilirsin, ve şimdi sen yine bilinenden bilinene doğru hareket ediyorsun, ve gene yeni bir şey tezahür edecek, ve böylece şuurun seyahati gerçekleşir işte.

- Harika... – bu tablo, gözlerimin önünde öyle parlak bir şekilde canlandı ki, nefesim bile kesildi. – Anlattıklarında, öyle bir kuvvet, öyle sınırsız bir sevinç var ki, anlamıyorum – neden öyle... herhalde... evet, herhalde, bunun, hiçbir engel, hiçbir dış şartlar olmadığı anlamına geldiği içindir, ne tanrılara, ne öğretmenlere, ne de öğretilere ihtiyacın vardır, - dünya, senin içinde açılıyor, sadece var olduğun için! Of... bu harika...

Hafif afallamış bir halde, oturup aptal aptal gülümsüyorum, ve o da gülümsüyor bana cevap olarak... bütün bunlar o kadar hoşuma gidiyor ki...

- Ne – hürriyeti hissettin mi?

- ...

- Karamsar algıları değiştirme pratiğine başladığın zaman... karamsar algılar altında negatif duyguları, mekanik arzuları, mekanik iç diyaloğu ve saireyi kastediyorum... evet, onları, aydın algılarla – ışıyan sempati, sessiz sevinç, huzur ve saire ile – değiştirmeye başladığın zaman, sende, kendiliğinden, saniyenin kısa anları için, heyecanların pırıltıları tezahür ediyor, ve her kişide ilk sırada ona haz olan bir şey, Heyecanların belirli bir takım tabakasının o kişiye özgü bir takım renk tonları teahür ediyor. Bu pırıltılar – bunlar, en yakın çalışma cephesinden daha çok gelecek başarıların imasıdır. Bu, bir işarettir – o insana daha çok özgü olana, gelecekte ona daha kolay, daha çabuk, daha dolu, daha emin olarak verilecek şeye işarettir. Karamsar algıları giderme pratiği devamınca bu Heyecan pırıltıları artar, onlar ve şu anda var olan şeyler arasında aydın hallerin yeni adacıkları tezahür eder, ve sen, sonuçta, bu yerde Heyecanları doğruma sanatını pekala öğrenmiş bulunuyorsun. Gelecekte ise, bir Heyecanın, peşinden diğerlerinin tezahürüne yol açtığını ve, bunun yanısıra, bazı kişisel özelliklerin muhafaza olduğunu görebilirsin. Biri için, Koyu Üstün Mutluluk heyecanının daha yakın ve... daha mahrem olduğu çıkar, bir başkası için böyle bir heyecan olarak Işıyan Sempati olur, üçüncü biri için de – Boşluk Küresi heyecanı, ve o zaman bu kişi, o Heyecanın bilirkişisi, onun temiz özelliklerinin taşıyıcısı, bir ayar ölçüsü, bir diyapazon olabilir.

- Orada, düşler evinde, bana nelerin olduğunu şimdi biraz anlamaya başlıyorum... Peki, insan, birkaç Heyecanın bilirkişisi olabilir mi?

- Tabii ki! Fakat, ona özgü olan, yani kendiliğinden ilk sırada tezahür eden şeyde o, nispeten daha çabuk ve kolay başarı kazandığına karşın, başka bir şeyde çok daha fazla emeğe ihtiyacı olabilir, onun için çok defa biz değiş-tokuşa, karşılıklı derse vermeye başvururuz. Mesela, ben, bildiğim bir Heyecanın temiz tınnetine başka bir insana “ayar olmasına” yardım edebilirim – mesela, az önce sana böyle bir hediyeyi yaptığım gibi – o insan ise, kendi tarafından, onda tezahür eden bir şeyi algılamama bana yardım edebilir. Bilirkişinin fonksiyonlarından biri de bundan ibarettir – kendi ayarını öteki pratikçilere iletmek.

- Fonksiyon altında, bir görevi anlamıyorsun, değil mi? Ne biçim kelime... fonksiyon... :)

- Tabii ki, burada hiçbir görev kastedilmiyor. “Fonksiyon” kelimesi, gerçekten de pek isbetli bir kelime değildir, herhalde; “yetenek”, “imkan” kelimeleri daha yakınıdr. Ben, belirli bir Heyecanın taşıyıcısında, çoğu zaman, kendi sanatını, öğrenmek için karşı arzusu olan başka bir arayana vermek için aydın bir arzunun meydana geldiğini kastediyorum.

- Bilirkişinin daha hangi fonksiyonları var?

- Onlar birkaç tane ve oldukça aşikârdır. Mesela, bilirkişi, işbu Heyecanın çeşitli renk tonlarını inceler – onlar, ona daha kolay açılır, bu tonlara kesin ayarı daha kolay bulur, her renk tonu ise, kendisinde, bir sırrı, hayatın doluluğunu gizler, çünkü onun yaşanması, birincisi, kendi kendine değerlidir, Heyecanın her tezahürü kendi kendine değerli olduğu gibi, ikincisi de, her renk tonu – başka algılara, yeni Heyecan boyutlarına giden bir yoldur, ve ayar sanatı da, gene, öteki pratikçilere aktarılabilir.

Ben, bu treni de, Hinduları da, sırada itişip kakışan inekleri de, genel vagonda beni o kadar korkutan çılgın vahşileri de sevdim artık, “sleeper”de rafıma otura otura, sonuçta, beni oradan kovan insanları da sevdim, beni koridorda dolaşmaya kovalayan acılı omleti de sevdim. Bu kompartımanda hayatım boyunca oturabilirim gibi geliyordu. Fakat, zaman akıp gitmekteydi, sorularım ise tükenmeyecek gibiydi, ve ben bundan kendime hesap verirdim.

- Budizmde şöyle bir terim var – “inisiyasyon”, ve ben, bazı rahiplerin, onların söylediklerine göre, bu “inisiyasyonların” bir yığınına sahip olduklarını duydum, ve, bana öyle geliyor ki, eğer bu inisiyasyonları, senin söylediğin üzere, belirli Heyecanlara ayarlama sanatı anlamında yorumlarsak, o zaman, nihayet, “inisiyasyon” kelimesi bir mana kazanır, fakat bu, hiçbir gizemi olmayan, pekala somut bir manadır...

- Evet, böyle bir paralellik kurmak mümkün, belki de, ki düz yol pratiği ile uğraşanlar arasında birçok budist verdır, daha doğrusu, şu ya da bu Budizm okuluna resmi olarak ait kimseler az değildir.

- Peki, ya Lobsang’ı tanıyor musun?

Cavp yerine, bana öyle baktı ki, ilkin susarak kalakaldım, ve ancak birkaç saniye sonra, bakışından, iyi bir şamardan sonra gibi, kendime gelerek, gene benim için hiçbir önemi olmayan, sırf meraktan dolayı doğan bir soruyu sorduğumu anladım.

- Blirkişinin hangi fonksiyonları daha var?

- Sen bilgi koleksiyonu mu yapıyorsun, Mayya?

Sıhbet arkadaşım, başka hiçbir şey anlatmak niyetinde değildi, galiba, ki, gerçekten de, bu konuya karşı ilgimin pek soyut olduğunu kabul etmeliydim, zira ben kendim, aslında... ben kendim bu pratikte neler yaptım? Hiçbir şey – asla hiçbir şey...

- Evet, haklısın, ben, pratiğin kendisi üzerinde konsantre olmak yerine, izlenim almaya koyuldum... başlamak lâzım... bana, hep bilgi yetersizmiş, talimatlar eksikmiş gibi geliyor, fakat gerçekte – herşey tam manasıyla apaçık ortadayken, daha hangi talimatlara ihtiyacım var ki! Şu anda, mesela, endişe yaşadığımı biliyorum. Sakin emin oluşun da nasıl bir şey olduğunu biliyorum, ayrıca, - onu çok defa yaşamıştım. Birincisinin benim için istenmeyen bir duygu olduğunu biliyorum – yani, onu yaşamak istemiyorum. İkincisinin benim için istenilir olduğunu biliyorum – onu yaşamak istiyorum... ve, sahiden, daha ne lâzım ki? Neden o zaman ben, bahane uydurarak, kendi kendimi aldatıyorum?

- Çünkü sende gayret sarfetmek alışkanlığı henüz yoktur. Algıları değiştirme konusunda gayret sarfetmeye başla, ve sende bu alışkanlık oluşmaya başlar, bunu direkt şimdi yapmak mümkün – ben, bunu her zaman “direkt şimdi” yapmanın mümkün olduğunu kastediyorum, bunun için hiçbir şartlara lüzum yok, her şartlar uygundur, onun için düz yol pratiği bu kadar etkildir zaten, çünkü onu aralıksız, daima, her yerde yapmak mümkündür.

- Ben denerim... ben muhakkak deneyeceğim.

O anda Rishikesh’deki yogi hocası ile konuşmamı hatırladım. Şu adama aynı soruları aormak enteresan olurdu. Onlara nasıl bir tepki verir? Onu denemekten çok, samimiyet ile yalancılık arasındaki farkı görmek, içime emmek istiyordum.

- Sen üstün mutluluğu hiç yaşıyor musun? Ya da boşluğu?

Bakışı, bir saniye için bile titremedi, bir yana ya da yukarıya doğru kaymaya çalışmadı, o, birkaç saniye düşündü, fakat bunda, “doğru” cevabı hummalı arayış belirtileri yoktu.

- Evet, bu heyecanları yaşıyorum.

- Ne, direkt şimdi mi?

Yine birkaç saniyelik bir duraklama.

- Evet, direkt şimdi.

- Peki, sana soru sorduğum zaman, neyi düşünmeye başlıyorsun, ki, eğer direkt şimdi bunları yaşıyorsan, demek, hemen de cevap verebilirsin, zira, kolların var mı diye sorarsam, düşünmeye başlamazsın ya? Bu soruya hemen cevap verirsin.

Ben, onun yüzünde memnuniyetsizlik belirtilerini görmekten korktuğuma rağmen, gene de sonuna dek dürüst bir araştırmacı pozisyonunu tutmaya karar verdim. Fakat memnuniyetsizlik tezahür etmedi, adamın yüzü sakin kaldı, sempati ve ciddiyeti hep yayardı, o, cevaplarını hızlandırmadı, eskisi gibi, cevap vermeden önce, duraklar yapardı.

- “Kollar” hakkında konuşurken, neyi kastettiğimizi ikimiz de çok iyi biliriz. Üstün mutluluk ve boşluk ile bu öyle değildir – birincisi, ben, bu kelimelerle senin neyi kastettiğini bilmiyorum, ikincisi de, bu heyecanların birçok dereceleri, renk tonları vardır, ve ben, düşünmeye başladığım zaman, senin soruna en çok uygun olacak cevap şeklini seçiyorum sadece.

Bu sohbetten bir dıygunluk, hatta aşırı bir doymuşluk hissettim, kendi yerime giderek, uykuya yatmak istedim, hem gece de başlamıştı artık, ve ilk defa, bu adam yapışarak, onu bırakmamak için spazmodik arzu bende uyanmadı. Tuhaf bir güven beni doldururdu, somut bir şeye karşı güven olmayan kendi kendine bir güvendi bu. Herhalde, bu, kendi hallerimin, kendi hayatımın yaratıcısının kendimin olduğunu ilk defa bu kadar net gördüğüm içindi, ki, kendi kendime her türlü karamsarlıkların tam bir bataklığı olduğum halde, bu insanlara yapışmanın anlamı ne? Bana, bu insanların mevcut olması yeter, bütün kokuşuk algılarımı giderdiğim zaman ise, bu insanlara ulaştıran yolu da muhakkak bulurum – bilmiyorum, nasıl, ama kesin bulurum.

- Sen de mi Varanasiye gidiyorsun? – vedalaşmak istemiyordum, fakat bir şey söylemeden gitmek de pek uygun bir hareket değildi.

- Yok, ben Bodh Gaya’ya gidiyorum, orada dostlarımla buluşacağım, ve, umarım ki, seninle de son defa görüşmüyoruz.

- Ben de bunu çok umarım! Eğer Bodh Gaya’ya gelirsem – seni orada nerede bulabilirim?

- Bodhi ağacının etrafındaki otluklarda ara – biz, orada buluşarak, otlarda uzanıyoruz.

- Sana ne söylemek istiyorum, biliyor musun? Senin, dostlarının, böyle bir pratiğin ve böyle pratikçilerin olması – şu anda bu, hayatımdaki en önemli bir şeydir.

Bunu az önce anlamıştım, ve, hiçbir beklenti ve endişe olmadan, paylaşmak istedim. Yeni bir şeyin, eski hayatla ortak hiçbir yanı olmayan gerçekten yeni bir şeyin başladığı hissi içimde doğdu. Şu anda, kendimi, önünde muazzam, bilinmeyen bir dünyanın, nihayet, açıldığı yeni doğmuş bir varlık olarak hissediyorum, ve, kompartımanıma giderken, işte o oynak sevinç, akan sempati, her adım ile kuvvetlenirdi. Bunu ondan kaptım, galiba. Yoksa bu, onun hediyesi midir? Ne olursa olsun, ama ben, kokuşuk ve içli olmayan, hakiki bir minnettarlığı, benim içimden hiçbir yerden hiçbir yere giden bir şefkati ve her harekette büyüleyen bir önceden sezişi hissediyordum.

 



<< Geri İleri >>