« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 22


Sadhu, Rishikesh’de, ve, aslında, Hindistan’ın her yerinde – en kârlı bir meslektir. Böyle bir fikir ile, sıcak sokaktan, karanlık pencereli bir Avrupa kahvesine daldım. Bu meslek için, sarı bir köy elbisesi dışında, başka hiçbir şey lâzım değildir. Hindistan’da hemen hemen her sıcak olduğuna göre, yaşamak, sokakta mümkün, ve, birçoklarının zaten öyle yaşadığı hesaba alınırsa, sadhu olmak çok kârlıdır, zira, sıradan bir dilenciye para vermek başka, aziz bir adama para vermek ise – bambaşka bir şeydir. Bu, karma’yı iyileştirir, karma ise Hindistan’da, Sovyetler Birliği zamanındaki halkın ve partinin birliği ve beraberliği kadar çok olağan bir şeydir. Bu sadhular, her sabah, parlayıncaya kadar temizlenmiş küçük teneke kutularla en kalabalık yerlere çıkar ve, yogi uğraşlarını temsil eden çeşitli pozlarda kendilerinin fotoğrafını çekmeyi teklif ederek, para dilenirler. Yüzlerine, bir takım esrarengiz ifadeler vermeye çalışırlar, fakat boşuna, - bayağı bir aptallıktan başka, hiçbir şeyi ben onlarda bir türlü göremedim. Kulu’da karşılaştığım sadhu, buraya gitmemi niye söyledi ki? Yoksa, hiçbir sadhu yok muydu?..

Aptallıktır bu – sadhu’yu rüyada gördüğüm ancak onun için buralara gelmek... belki, orada, hallüsinasyona yol açan bir takım buharlaşmalar vardı?

- Bana bir omlet ve sıcak çikolata...

- Kusura bakmayın, ama bu şehirde yumurta yemek olmaz.

- ?

- Rishikesh – kutsal bir yerdir, kutsal bir nehrin kıyısında bulunur, ve burada yumurta, et, tavuk, balık, soğan ve sarımsak yemek olmaz.

- Et hakkında anladım, peki, ama soğanla sarımsağın kabahati ne?

- Yediğin herşeyin tanrıya armağan ettiğin, bununla tanrıyı beslediğin sayılır. Soğan ve sarımsak – tanrılar için uygun bir yemek değildir, çünkü onlar ın fena kokusu vardır.

- Bunu sana tanrılar mı söyledi?

- Böyle, pandit’ler söyler, Mem.

- Pandit’lere ise tanrılar mı söyledi?

- Bilmiyorum, mem, ben sade bir insanım...

- Burada hiç mi yumurta yok?

- Hiç.

- Hm-m... Peki, o zaman menüyü ver, ben düşünürüm.

... Neden ama mağara buharları içinden çıkmış o sadhu, özellikle buraya gelmemi tavsiye etti? Hayır, bunun basit bir hallüsinasyon, olağandışı bir rüya olduğunu düşünemiyorum. Buraya bir şeyin daha karıştığı apaçık – kim bilir, nasıl bir oranda, ama gene de karışmıştı... böyle rüyalar olmaz, ve böyle hallüsinasyonlar da olmaz, zira ben, bundan önce sahip olmadığım reel bir bilgiyi edindim ve, sadece bilgi de değil, fakat gerçekten önemli, aktüel bir şey kazandım, ve bu, hayaletlerin rastgele kombinasyonu sonucunda meydana gelemezdi. Şimdilik, bu olayda, gene de bir şuurun, benim için inanılmaz olan bir şekilde iştirak ettiğinden hareket edeceğim, gerçekten var olan biri, benimle konuşmuştu, buraya gelmemi tavsiye etmişti. Fakat, enteresan kişileri arayarak, bütün ashram’ları dolaşamam yahu... Bir memnuniyetsizlik meydana geldi, ben, sadhu ile karşılaşmamın, önemli keşifler yapmaya yol açtığını ve onun söylediklerine sürekli döndüğümü ve bu konudaki düşüncelerimin, bundan önce ele almam imkansız olan fikirleri doğurduğunu yine unuttum. Bu “karşılaşma”dan sonra bir şeyler değişmişti benim içimde – sanki, benden bir kıymığı çıkarmışlar, ki, bu kıymık, farkedilmiyor gibiydi, fakat gerçekte sürekli rahatsız ederdi. Ama şimdi, sadhu’nun böyle anlaşılmaz ve büyük bir ihtimalle saçma olan bir tavsiyeyi verdiğinden dolayı memnuniyetsizlik yaşadığım zaman, ben, yine, bütün bu değişmelrin bende kendiliğinden meydana geldiğini ve “onun”, bununla hiçbir ilgisi olmayabileceğini düşünmeye başladım. Ve, karşılaşmamızın mistik şartları da gene büyük bir ihtimalle benim tarafımdan uydurulmuştu, daha doğrusu mistik dereceye kadar kafamda tamamlanmıştı. Zira, olup bitenler hakkında Raj’dan ayrıntılı bilgi almak yerine, ben, bu esrarengiz olayı kaptım ve, onun mucizeviliğini kazara kaçırmamak için, hiçbir şeyi tetkik etmeye denemedim...

- Lütfen, bana Vegetable Spring Rolls... Apple Pancake... Hot Chocolate... Hot Chocolate var mı sizde? O çok güzel kokuyor, yemin ederim ki, tanrılar memnun kalır. Okey, şimdilik bu kadar, ancak akıtma ile Hot Chocolate – yemekten sonra, SONRA, tamam mı? Sonra, “önce” değil (gene herşeyi karıştırır)... aslında, o karşılaşmanın şartlarının nasıl olduğu önemli değil, başka bir şey önemli – bundan sonra hayatımın nasıl değiştiği önemlidir. Bu hikayeyi öylece uydurmuş olsam dahi, gene de bu, hayatımda en şaşırtıcı karşılaşmalardan biri olurdu. Bu fikir, beni hayrete düşürdü... Bunun olup olmadığı önemli değil... Olup olmadığı... Aslında, bir şeyin olduğunu, bir şeyin de olmadığını ben nereden biliyorum ki? Soru, korkutmuştu, ben, sanki uçurumun en kenarına yaklaştım, oraya baktım ve geriye kaçtım. Lanet olsun, böyle tamamen kaybolmak da mümkün... Ben, geleceğim için mücadele edeceğim, şimdiyi değiştireceğim, fakat geçmiş – geçmiştir, ondan hiçbir yere kaçamazsın ve ben, iyi ki, onu değiştiremem, istesem bile... peki, o zaman beni korkutan ne? Fikirler, birbirini o kadar hızlı değiştiriyordu ki, bir şeye tutunmak zordu – bir şey hakkında, başak konulara sapmadan, düşünmek lâzım olduğu zaman, hep böyle olur, ve tam şimdi düşünmek, nedense, olmuyor, - fikirler, ya bir mikser içindeymiş gibi, birbirine karışıyor, ya da, Benim düşünmek istediğim şeylerle hiçbir alakası olmayan bir şey hakkında düşünmek arzusu doğuyor. Neyin olduğunu, neyin de olmadığını nasıl anlamayı aslında bilmediğim fikri, alışılmış tatsız imajlar ve kopuk fikirlerin karışık lapası içinde korkutucu bir delik halinde apaçık ortada dururdu. Ben, onun üzerinde bir türlü konsantre olamıyordum, ve yine memnuniyetsizlik uyandı, - işte şimdi onu yakalar ve düşünmeye başlarım, ama hayır – bir türlü yakalayamıyorum, o, kaygın bir balık gibi, kuyruğuyla bana değinerek, su altında kayboluyor. Memnuniyetsizlik ise, durumu kötüleştiriyor sadece, - o, meydana geldiği zaman, ben büsbütün deli oluyorum. Evet, not defterim, kalemim, yazıyorum.

“Gerçekten olmuş bir şeyi, ve olmamış bir şeyi, nasıl belirlemek, ben bilmiyorum. Olmuş bir şeyin, ancak onun olmuş olduğundan ve, hatırlamadığım başka hiçbir şeyin olmamış olduğundan nasıl emin olmak mümkün? Hatırladığım bir şey vardır... bu, tabii ki, olmuştu, diğer taraftan ise, ne kadar çok şeyi ben hatırlıyorum? Ufacık kırıntılar, özellikle çocukluğumdan, ve ben, bir şeyin olmuş olduğunu biliyorum, ve bu bir şey, belirli olarak beni etkilemişti, fakat asıl neydi bu? Madem ki o, olmuştu, demek, benim şahsi tarihimin bir parçası haline geçti, yani ben, bunu hatırlamıyorum, fakat biliyorum ki, bir şeyler olmuştu, peki, ya “bir şey”, nasıl geçmişimin parçası olabilir? Geçmiş – bu, somut bir şeydir. Neden, aslında, ben, bir şeyi, kendi şahsi tarihimin parçası olarak sayıyorum, başka bir şeyi de, değil? Hangi özelliklere göre ben hatıraları seçiyorum? Nasıl, yani hangi özelliklere göre... herşeyi gibi, herkes gibi... demek, bütün bu zaman içinde ben, bir koyun itaati ile, şahsi tarihim olarak, KENDİMİN önemli saydığım bir şeyi değil, öyle saymaya KABUL EDİLMİŞ şeyleri, sayıyordum. İşim kötü... Bunun içine kulaklarıma kadar gömülürüm ben ama... Peki, ben kendim neyi önemli sayıyorum? Hangi tarihte doğduğumu, hangi okulları bitirdiğimi ve nasıl çdülleri aldığımı değil, tabii ki, neyi yaşadığımı, neyi tecrübe ettiğimi, ne anladığımı... rüyada sık âşık olurum, gerçi, - hakikaten, parlak, keskin bir şekilde, ve bu tecrübe unutulmuyordu, tüm haklara sahip bir mensup halinde olayların geri kalan dolaşımına dahil ediliyordu ve, demek, bazı rüyalar, kelimenin tam anlamıyla, benim şahsi tarihim olmuştu... “kısa otobiyografi” formunda kendi rüyalarını sıralarsan, neler olur, tasavvur ediyorum:)... Geri dönelim, durumu olabildiğince basitleştireyim. İşte, pencereye baktım – bir dağı gördüm, çok iyi, şimdi yüzümü pencereden çeviriyorum. Ne gördüm diye kendime soruyorum. Cevap – “dağı” gördüm. Enteresan... peki, neden? Neden ben şimdi, denizi değil de, özellikle dağı gördüğümden eminim? Bunu direkt şimdi nasıl denetleyebilirim? Nasıl yani... kendime denizi tasavvur ediyorsam... kolay... dağı tasavvur ediyorum – kolay... peki, neden ben eminim... dur... eminim... asıl bu eminlik, işte, başka bir eminlik için esas teşkil eder ve o başka eminlik... eminlik – eminlik için esas mı?.. nasıl bir saçmalık... peki, bu eminlik nereden alınır? Nasıl bir şeydir bu, aslında – şu eminlik?? Evet, işte... Peki, bu olayın – başka bir şeyi değil de, özellikle şunu gördüğümden emin oluşun – nasıl bir şey olduğunu ben nereden biliyorum... bu emin oluşu değiştirmek mümkün mü, acaba? Zira ben, bir şeyden emin olabilirim, sonra da bana derler ki – Mayya, sen başka bir yere baktın, sen yanıldın, ve ben yanıldığımı gerçekten görürüm, ve o zaman benim emin oluşum değişir, demek, bu emin oluşu değiştirmek mümkündür, ancak bir takım kurallara göre... peki, bu kuralları kim koydu? Ve neden bu kurallar özellikle böyledir? Ben, bunun hakkında hiçbir şey bilmiyorum, sadece onları takip ediyorum... Ve, bunu nasıl yapıyorum? Emin oluşu nasıl değiştiriyorum? Şuna bak... milyonlarca kez bunu yaptım ve, nasıl, bilmiyorum. Ben, yanıldığımdan eminim ve bu, benim önceki eminliğimi değiştiriyor... eminlik, eminliği değiştiriyor. Duygular, duyguları değiştiriyor, fikir, başka bir fikri çürütüyor, fakat duygu, fikri çürütemez. Ve, ne çıkıyor? Ben, çorbaya soğanı koyarak, sonra, emin oluşu değiştimek için kabul edilmiş kuralları çiğneyerek, onu değiştirip, havucu koyduğumu düşünmeye başlasaydım, o zaman planlanan çorba yerine başka bir şeyi edinirdim, demek, bu kurallar gene de makuldür, fakat nasıldrı onlar – bu kurallar? Onların sınırları nerede? Onları uygun şekilde izlediğime dair emin oluş nerede? Ben, onları formüle bile edemiyorum... belki, onlar, aslında, yoktur, sadece, görgül olarak edinilmiş küçük kurallar takımı var, belki de daha başka kurallar da var... ve, bütün bunlar ne anlama gelir, geçmişin, hiç de belirli bir şey olmadığı anlamına mı? Peki, o zaman objektiflik nasıl...”

Üüüff... koltukta uzanarak, alnımda çıkan teri sildim. Şuna bak – terledim bile! Hayatımda hiç böyle düşünmemiştim... neden? Oldukça sık düşünüyordum, galiba, işte, üniversiteye hazırlandığım zaman da, oturup, zorluyordum beynimi, ama o başka bir şey... nerede fark? Galiba, burada, bilinen kurallar üzerine fikirleri öğütmediğimde, burada, bu kuralların kendilerini aradığımdadır bu fark, burada düşünmek nasıl mümkün olduğunu BİLMİYORUM, bu, bilinmeyen enginliklerde uçmak gibidir, ve bu, bir yaratıcılık, bir hayat nefesi olarak yaşanıyor. Fakat, buna doğru ilerlemek o kadar zor ki! Sanki, bir tankı yerinden oynatıyorum gibi – düşünmekten sevinç yaşamak için, işte öyle engelleri aşmak zorundayım. Sanki bir rüyadaymış gibi, hızla koşmak istiyorsun, bunun yerine ise, ellerin ve ayakların yapışkan bir şey ile bağlıymış gibi.

Ve, böyle bir düşünme tecrübesinin yokluğunu şu anda ne kadar da açık bir şekilde görüyorum ama! Onbeş dakikadır, istediğimi yapamıyorum – benim için enteresan olan bir konu üzerinde ardıcıl bir şekilde düşünemiyorum. Sanki, küçük bir iğne deliğine ipi isabet ettiremiyor gibiyim... boşunadır bütün bunlar, canı cehenneme, kendimi, saçımdan çekerek, bataklığın içinden neyine çıkarmaya çalışıyorum ki... toputopuna onbeş dakika, halbuki, öyle geliyor ki, sanki tam bir saat boyunca odun yarıyordum gibi... Sürekli, başka bir şeye geçmek istiyordum – farketmez, bu, hava durumu hakkında bir gevezelik mi olsun, yerli menünün çeşitliliğine dair fikirlerin öğütülmesi mi olsun... Ve, işte, yemeği de getirdiler...

Önümdeki yemeğe bel bel bakıyordum ve, anlıyordum ki, eğer şimdi yemeğe başlarsam, ben mahvoldum, değerli bir fikir için olan mücadeleden çekildim, kendimi tamamen bitkin ve kırgın hissedecek derecede öylesi büyük bir gayretle haklarını savunan aleladeliğe teslim oldum.

Yemek ise soğuyor... Neyse, gene de daha sonra buna dönerim, zira neyi düşünmek istediğim aklımda, herşey yazılıdır, böyle nefis bir sıcak çikolata ile cevizli tatlıdan sonra devam etmeye hiçbir şey mani değil...

İlk birkaç saniye, kaybettiğimi ve teslim olduğumu daha anlıyordum, fakat çok çabuk emin oluşumu değiştirdim ve başka bir şeyden emin olmaya başladım – öyle, sıradışı hiçbir şey olmadı, sadece meseleyi daha sonraya erteledim, yemeğin soğumasını istemiyorum sadece – pratik, pratiktir, ama soğumuş yemeği yemek de olmaz ama.

Sokağa, tok ve memnun çıktım. Düşünmek, her zamankinden daha az istiyordum, ve ben, boş ve tatsız bir “hiçbir şey olmuyor”un içine tamamen daldım, ve bunu farketmedim bile, çünkü, hiçbir çaba sarfetmeden, akımın doğrultusunda öylece yüzmek arzusu, çok kuvvetliydi. Şehrin, Lakshman Jhula’dan karşı tarafta bulunan kısmına gitmeye karar verdim. Orada, haritaya bakılırsa, büyük ashram’lar vardı. Kılavuz, oradaki kuralların çok katı olduğunu anlatıyordu, ve ben, katı bir disipline uymanın “karşılığında” neler verildiğini merak ettim.

Şu şatafata bak! Herhalde, bu, birinin sarayıdır – tumturaklı sütunlar, kemerler, palmiyeler, heykeller, fıskiyeler, kapıda mağrur bir polis memuru. Mermer yollarda, özel bir dinî kıyafete benzeyen aynı turuncu elbiseler giymiş yalınayaklı genç Hindular koşuyor. Anlaşılan, bu, itibarlı bir eğitim kurumudur.

- Burası neresi, söyler misiniz?

Polis memuru, üstten sırıtarak, bana, henüz bir şey bilmeyen bir çocuğa gibi, baktı.

- Krishna ashramı. Burada, zamanında, “Beatles”lar yaşamıştı, burada kendi guru’larını bulmuşlardı...

- Ha, demek, öyle...

- Burada, pandit olurlar.

- Yani, bütün sarılı çocuklar – gelecek pandit’ler mi?

O, genç ve gelecek olsa da, ancak gene de saygı duyulan pandit’lere karşı böyle laubali bir kelimden hafif yüzünü buruşturdu.

- Evet.

Bu da, acaba, kim? Yol, onun süratli yürüyüşü ve geniş göğsü önünde, saygıyla açılırdı. Siyah kıvırcık saç yelesi, Ganj’dan esen akşamöncesi rüzgarından dalgalanırdı. O kadar hzılı yürüyordu ki, enselerinde komik küçük kuyuklar bulunan tıraşlı çocuklar, arkasından zorla yetşirdi. Ama o, buna asla aldırmıyordu, - o, köle gibi aşağılık maiyeti arasında bulunan bir sezara benzerdi. Yakında bulunan Hindular, avuçlarını dua eder gibi birleştirerek ve büyük bir saygıyla gülümseyerek, ona yol verirlerdi. O, bazılarına hafif bir baş eğmesi, bazılarına da – şahane beyaz dişler sırasını açan geniş bir gülümseme bahşederdi. Bakışı, dünyanın tozutoprağına değmeden, enginlikleri kaplardı, sanki, kendi yerüstü mülkünü seyreder gibi... O, benden hemen hemen on santimetre ötede, aniden durdu. Benim tarafımdan hiçbir engel beklemiyordu, açıkçası. Kudret ve azamet maskesi, birdenbirelikten, düştü, iki yana açılan koyu kaşları, şaşkınlık içinde kıvrıldı, yüzü ise, tebessümü göstermeye çalıştı, fakat gülümsemesi, hafif çarpık çıktı, ve o, bunu hissetmiş gibiydi ve, onun yolunu keserek, onu uygunsuz açıdan gösterdiğim için, bana artık öfkelenmişti bile.

- Kızdın mı?

Ağustos böcekleri, aniden sustu, rüzgar dindi, çocuklar nihayet soluk alabildi ve şimdi, aptal aptal pozlarda donakalarak, onlar da susmuştu...

- Ne? – arayı tutarak, bir tebessüm ve dostça bir tavır takındı.

- Sen şimdi bana kızdın mı, diye soruyorum?

- O, benim İngilizce kötü-kötü!

Beni, yandan dolanmak istediğini sezerek, gene onun yolunu kestim. Kalbim, heyecandan çarpıyor, ama ben teslim olmam, soruma cevap almak istiyorum.

- Biri tercüme edebilir mi? – etrafıma bakındım. Onun yanında en azından on tane öğrencisi bulunuyor ve daha yaklaşık on kişi izliyor ve on kişi daha hayranlarındandır. Herkes suskun duruyor.

- İngilicze bilen yok mu hiç?

Baş pandit, beni bir yana çekmeye bir türlü cesaret edemiyordu ve, onun gerginliği artıyordu. Böyle garip bir durumda nasıl davranacağını bilmiyor, açıkçası, - küçük bir kızın teki, onun yolunda durarak, soru soruyor ve çekilmek niyetinde de değildir, anlaşılan. O, kötü gizlenen bir tedirginlikle, çevresinde destek arayarak, etrafına bakındı, ve oradan, nihayet, hiçbir şey ifade etmeyen yüzü ve dudaklarının üstündeki ince tüyü ile bir genç öne çıktı.

- Ben, baş pandit’in negatif duyguları yaşayıp yaşamadığını bilmek istiyorum.

- Negatif duyguları mı? – duyduklarına inanamıyordu.

- Evet, negatif duyguları.

Kekeleyerek, hocasına bir şeyler söyledi, ve baş pandit’in yüzü, gene alışılmış Amerikan gülümsemesi ile parlamaya başladı. Soruyu dinledikten sonra, kısaca bir şeyler söyledi cevaben, ve artık gitmeye hazırlanıyordu, ama ben, cevabı bekleyerek, çekilmedim.

- Hayır, o hiçbir zaman negatif duyguları yaşamıyor.

Tabii tabii! Başka ne söyleyebilirdi ki!

- Peki, o zaman neler yaşıyor? Direkt şimdi, neler yaşıyor? Çevir.

Daha fazla bozularak ve kekeleyerek, eşi görülmemiş bu cüretkâr sözleri de tercüme etti. Cevaben, baş pandit’in çok acele ettiği, fakat yarın her türlü sorularıma cevap vermeye hazır olduğu ve beni saat altıda puja’ya davet ettiği teminatını aldım... Ve ben, teslim oldum, yarın benimle gerçekten konuşacağına inandım ve, veda yerine onun kral gülümseyişini alarak, akşamın gökyüzü, hafif serin rüzgar ve boşalmış mermer yollar ile başbaşa kaldım.

Biri, omuzuma dokundu, - bir kadın, Avrupalı. Bana, bozuk bir İngilizce ile hitap etti.

- Siz ne istiyorsunuz?

- Ben, baş pandit’in negatif duyguları yaşayıp yaşamadığını bilmek istiyorum.

Onun gözleri, öfke ile, şaşkınlıkla ve aynı zamanda da kaygıyla açıldı, o, onun bu soruyu duyduğunu bir kimselerin görüp görmediğini değerlendiriyormuş gibi, telaşla etrafına bakındı.

- O mu? Negatif duyguları mı? Yok, tabii ki, tabii ki, yok. Andrey, düşünebiliyor musun, kız, baş pandit’in negatif duyguları yaşayıp yaşamadığını soruyor...

- Ha, siz Rusya’dan geliyorsunuz!

- Oh, ne kadar iyi, Siz de Rusya’dan... Ne kadar kalacaksınız burada?

- Şimdilik bilmiyorum... Peki, onun negatif duyguları yaşamadığından neden bu kadar eminsiniz?

- Biz, onunla beraber, burada, Ashram’da, iki hafta geçirdik, onunla çok temas ettik ve ben, hiçbir zaman onun negatif bir şeyler yaşadığını görmedim... O, baş pandit, ya!

- Ne farkeder? Onun baş pandit’liği bir şeyler anlatıyor mu ki?

- Anlatıyor, tabii ki, - konuşmaya, erkek katıldı, ve işte onun, benim davranışımdan memnuniyetsizlik hissettiği belliydi. Benden yaklaşık onbeş yaş büyüktü, ve, beni, bir okul öğrencisini gibi, azarlamaya hazırlandığı besbelliydi, - burası, size sıradan bir kurum değil, burası, büyük bir Ashram’dır. Burada bir mevki kazanmak için, özel bir takım imtihanlardan geçmek lâzım...

- Anladığım kadarıyla, pandit’ler – aziz ve ermiş kişiler değildir, onlar, kutsal yazılardan iyi anlayan insanlardır ve, burada bir mevki kazanmak için, herşeyden önce kutsal metinleri ve Sanskritçe’yi iyi bilmek lâzım. Ve, burada, bundan başka, daha ruhî bir gelişmenin de lâzım olduğunu varsayarsak dahi, bu imtihanları kimin düzenlediği bilinmemektedir. Ya, eğer burada herşey çoktan formalleşmişse, hem, bir zamanlar hakiki olduğu da meçhul, aslında – bunu DENETLEMEK lâzım, yahu, maruf bir olgu olarak öylece kabul etmemeli. Siz denetlediniz mi?

- Görüyorum ki, Siz herşeyi biliyorsunuz... Niye o halde soruyorsunuz ki?

- Ben, Sizden hiçbir şey sormuyorum, zaten... Ve, aslında, Sizinle konuşmak istemiyorum, çünkü işte direkt şimdi bana karşı parlak bir antipati duyuyor ve, ya bana ders vermeye, ya da bana dokunmaya çalışıyorsunuz... Evet, Siz, baş pandit ile çok temas ettiğinizi söylediniz, - ben, tekrar kadına döndüm.

Onun, yol arkadaşını, herhalde kocasını, terslediğimden sonra, bir zorluk yaşadığı aşikârdı. Kendi tarafından, beni terslemeye cesareti yetmiyordu, lâkin konuşmaya devam etmek de artık istemiyordu. Bir destek arayarak, Andrey’e kaygılı kaygılı baktı, ama o, benim davranışımdan öyle bir şaşkına dönmüştü ki, kıpkırmızı kesilerek, bir kelime dahi çıkaramıyordu. Kadın, hapı yuttuğunu anladı ve, yüzündeki ıztırapla, mezar bir ses tonuyla, söyledi:

- Evet.

- Onunla neler hakkında konuştunuz? Hintçe biliyor musunuz?

- Hayır.

- O ise İngilizce konuşmuyor... Neyse, varsayalım ki, Size, önünüzdeki insanın nasıl biri olduğunu anlamak için, muhakkak onunla konuşmaya gerek yok, fakat, Siz, onun negatif duyguları yaşamadığından neden bu kadar eminsiniz? Ben, demin, onu durdurduğum zaman, güçlü bir memnuniyetsizlik yaşadığını gördüm.

- Herhalde, siz ona mani oldunuz.

- Yani, size göre, eğer mani olmuşsam, demek, ermiş biri de kızabilir?

- Hayır, beni yanlış anladınız... Tabii ki, o, memnun değildi, çünkü Sizin davranışınız – bu... afferdersiniz, ama bu, güzel bir davranış değildir... Fakat, onun negatif duyguları, bizimkiler gibi değildir, ve, O’nu kendimizle karşılaştırmak da doğru değildir.

- Yapma ya? Peki, onun negatif duyguları nasıldır, acaba? Bununla ilgili neler biliyorsunuz?

- Larisa, gidelim, haydi, niye konuşuyorsun ki onunla, baksana ona, çılgının tekidir o...

Gerekli dürtüyü, nihayet, alarak ve, mahcup bir gülümsemede yüzünü buruşturarak, kadın, geri geri gitti ve, bceriksizce dönerek, benim görüş alanımdan kayboldu.

Bu savaşçı ruh hali ile yola devam ettim, beni ilgilendiren bütün cevapları almaya hazırlandığım yarınki karşılaşmayı önceden tadarak. Ben, bir Moskovalı “guru”ya karşı en ilk muhalefetimin hikayesini çok iyi hatırlıyordum. Onun etrafında hep söylentiler, efsaneler, hayranlarının, âşık kızların, gazetecilerin kalabalıkları dönerdi, - kısacası, her ünlü ve sıradışı şahsiyete eşlik eden tipik olaylar takımı.

Ben kendim de iki yıl boyunca o guru’ya âşık idim, - bir erkeğe gibi değil, bir hocaya gibi âşıktım.

O, rüyalar dünyası ve astral beden hakkında öyle tabii anlatırdı ki, bir seyyah, özellikle çok yaşadığı bir ülke hakkında anlatıyor hissi doğardı dinleyende. Castaneda, Osho ve Mantak Chia ile şahsen tanışırdı, dünyanın çeşitli ülkelerinde seminerler düzenlerdi, uzun zaman Hindistan’da yaşamış ve orada çağdaş otoriteli hocaların inisiyasyonunu ve “kabul”ünü almıştı. Bunlardan neyin gerçek, neyin de onun ticari projesinin halkalarından biri olduğunu ben şimdi bilmiyorum, lâkin o günlerde herşeye inanırdım ve, onun şahsi tarihinin her detayı, bende hakiki bir coşkuya neden olurdu.

Bir dersinden sonra onun yanına vararak, soru sormaya cesaret etmek için, bana tam bir yıl lâzım oldu. Derste de soru sormak mümkündü, ancak, elden ele geçerek, büyük bir yığın halinde onun ayakları önünde biriken yazılı notlar halinde. Dersin bir saati içinde tüm soruları cevaplamaya yetişemiyordu, onun için, keyfi olarak yığının içinden şanslı kağıt parçasını seçiyor ve, onu ilkin içinden okuyarak, cevap verip vermemeye karar veriyordu. Böylece, kendi soruya cevap almak şansı çok azdı, hem, kesinleştirici sorular da sormak imkansızdı.

Ve, işte, ben, heyecandan ölmek üzere, salonu alçak sahneden ayıran o birkeç adımı atmaya kendimi tam manasıyla zorluyorum. Kalbim çarpıyor, ellerim ıslak, dizlerim kesiliyor... Ve bu, benim, ben!, arkasında birkaç aylık televizyonda çalışma tecrübesi olan ben – kurnaz, küstah, genç bir gazeteci, canım cehenneme... Guru’nun etrafında, soru soranların geçilmez halkası, kocaman bir mikserde sebze parçaları gibi, birbirini değiştirir. İktidarsız bir deniz anasını gibi, beni, nihayet, O’nun önüne çıkardı ve ben, onun gözlerine bakmaktan korkarak, zorla sorumu formüle ettim. Cevabını, bir sis içindeymiş gibi, hatırlıyorum. Ben, bir oğlana karşı, artık bir yıldır yaşamaya mani olan bir bağlılık ile ne yapmalı diye sordum. Daha ayrıntılı anlatmak istiyordum, fakat acele etmeye başladım, zira arkamdan itiyorlardı... Sonuçta, omuzuma dostça bir vuruş ile “zaman herşeyi tedavi eder” gibisinden hiçbir anlam ifade etmeyen bir cevap aldım. Bunun tam bir saçmalık olduğunu düşünmeye, o günlerde henüz kendime izin vermezdim, onun için o guru’nun ermişliğine dindarca inanmaya ve onun derslerini takip etmeye devam ederdim. Derslerinden sonra ise, kendi hayatını nasıl değiştirmek konusunda, hiçbir aydınlık bir türlü gelmiyordu. Onun konuşmaları, üzerime hipnotik bir etki yapardı, ve, öyle geliyordu ki, onun bütün sözleri, kendi kendime bile açıklayamayacağım derin bir mana ile doludur, fakat, beni, ekstatik duygular doldururdu ve olup bitenleri lâyıkıyla değerlendiremiyordum.

Birkaç ay daha geçtikten sonra, gene soru sormak arzusu, onunla berbaber de felç edici bir endişe, uyandı. Bu kez ona hazırdım, ve genel olarak herşey biraz daha basit idi, sis, daha azdı, ben, hatta, bir zaman için onun gözlerine bile bakabildim... ve, yine büsbütün boş bir cevap ve yanağıma bir öpücük alarak, tam bir şaşkınlık içinde kaldım. Herhalde, sorularım aptalcadır, madem bu kadar kısa ve isteksiz onları cevaplıyorsa... Yoksa, cevap verecek bir şeyi mi yok, gene de? Bu fikir, neredeyse korkuttu, zira onun bir Üstat olduğuna inanmaya o kadar alışmıştım ki! Hakiki bir Hoca’nın derslerine devam ettiğim ve bir gün, belki, onun öğrencisi olabileceğim düşüncesi, hayatımı mana ile doldururdu.

O andan itibaren, onun derslerinde bulunduğum her defasında, hep artan bir rahatsızlığı hissetmeye başladım ve bir gün, onun karizmatik şahsiyetinin ve mükemmel bir espri anlayışının büyüsünü, üzerimden atabildim, ve derken son derece net bir şekilde anladım ki, onun söylediklerini ANLAMIYORUM.

- ... hakiki “ben”in ne şekli, ne de muhtevası vardır. O, bir şekil ile birleşebilir ve, o zaman, “ben”in, işte şekil olduğu hayali meydana geliyor. Mayya’yı doğuran ve onu koruyan Kundalini’nin özelliği böyledir. Akıl – işte, onun sayesinde Kundalini’nin, dünyayı, onu alıştığınız haliyle sürdürdüğü araçtır. Aklın sınırları dışında siz, kendi hakiki “ben”inizi kazanıyorsunuz. Aklın sınırları dışına nasıl çıkılabilir? Buna yönelik birçok pratikler vardır. Bunlar arasında nefesi yönetme egzersizleri de bulunur. Nefesinizin ritimini değiştirerek, siz, şuurunuzun hallerini değiştirebilirsiniz... Bu dünya – birleştirme noktasının milyarlarca pozisyonundan bir tanesidir sadece ve biz hepimiz – yaratıcının düşlerindeki karaterleriz ancak...

Bende, hemen, kalkıp, direkt soruları sormak arzusu uyandı – Kundalini nedir, akıl, birleştirme noktası nedir, hangi egzersizler yapılabilir... Ben, derken, anladım ki, bütün bu zaman içinde onun sözleri ile ilgili hiçbir açıklığa sahip değildim, bu büyüleyici sözleri işittiğim her defasında, kabarcıklı bir coşkunluk meydana gelirdi ve bu, hayatımı hiçbir şekilde değiştirmiyordu. Bu, uyuşturucu bağımlılığına benzerdi – haftada bir kez, ben, keyfimi alırdım, geri kalan zamanda ise, aleladelik ve bayağılık vardı. Şimdi, bu guru’ya, bambaşka gözlerle bakmaya başladım, öyle, hiçbir şey düşünmeden bakmazdım artık, dikkatle gözlemleyerek, gözetliyordum... Meğer, o, kendi tatlı sözleriyle beni uyutmasını başarabildiği tüm o vakit içinde düşünmeye alıştığım gibi, pek o kadar da yumuşak değilmiş. Tüm anfinin tek bir büyük ağzını açarak, onu dinlemesinden, çok büyük bir zevk alıyor, galiba... Ama hayır, hayır... olamaz bu. Elimde olmadan, tekrar kendimden geçmişliğin girdabı içine daldım ve o, yine kusursuz bir sihirbaz, ermiş bir yogi olarak görünmeye başladı – cisim içinde bir tanrı gibi, kısacası. Ama hayır, ben böyle teslim olmam. Kendimi rüyanın içinden sıyırıyor ve yine boş bir bakışı, kara bir gülümsemeyi, göğsünü kabartan bir kendi önemlilik duygusunu görüyorum. Bunları görmemek için, nasıl uyumak lâzım ki?! O, insanları uyutarak, şimdi onlara istediğini yapabilen kindar bir sihirbaza benzemeye başladı. Benim şu anda uyumadığımı ve herşeyi gördüğümü sezebileceğinden bir korku uyandı... Sondan bir önceki sırada oturuyordum – dersten bir saat önce geldiğin zaman, tutmak mümkün olan en yakın yerdi, - daha geç gelenler, zemine oturmak zorundaydılar ve, orada da yer kalmadığı zaman, dershanenin girişleri ve koridorun bir kısmı da doluyordu... Birdenbire, o, direkt bana baktı, onun, röntgene benzeyen sert bakışından içim soğumuştu. Herşey, bir kabusa benziyordu... Ne yapayım? Yoksa, bu, bana öyle geliyor mu, sadece, ve o, bana, başka herhangi birine baktığı gibi mi bakıyor? Ama bu, onun gözlerini müthiş beğenmediğimde hiçbir şeyi değiştirmiyor, onlara, bundan önce hiç bakmamıştım, galiba.

- Seni, seminerlerimde hiç görmemiştim, galiba, - bunu, hemen hemen fısıldayarak, söyledi, fakat kendi yerimden onun sözlerini, benden sanki bir metre yakındaymış gibi, duydum.

Ben, özellikle bana hitap ettiğine inanmayarak, döndüm, - memnun, kayıtsız yüzlü en sıradan insanlar sırası... Demek, bana hitap ediyor.

- Sana, sana, başını çevirme, - o, cevabı bekleyerek, başını yana eğdi.

Şaşırtıcıdır, ama hiçkimse benim tarafıma başını çevirmedi, onun, dersini keserek, benimle konuşmaya başladığını hiçkimse farketmemişti sanki. Aynen, kabusta gibi, - etrafında ancak zombiler var, ve ben, korkudan ne konuşabiliyor, ne de hareker edebiliyorum. Gözlerimi, yapışkan, keskin bir sis kaplıyor ve onun içinde artık hiçbir şeyi göremezsin... İşte, ben mahvoldum, ve artık korkacak gücüm bile yok...

- Ey, üzerime düşüyorsun :)

Neydi bu??? Rüya mı? Ah, evet, rüya... kahretsin... Guru, sahnede duruyor ve, kahkaha ve çığlık patlamalarını uyandırarak, sıradaki soruyu cevaplıyordu... Yoksa, rüya değil miydi bu? Kafamda herşey karışmıştı, bedenim, uykuyu alamadan, çalar saatin zilinden kalktığın zaman olduğu gibi, nahoş sızlıyordu. Bir şey tamamen aşikârdı – bu adam, onu görmeye alıştığım biri değildir. Ve gene hemen şimdi oza soru sormak, onun ne olduğunu, nihayet, ortaya çıkarmak arzusu meydana geldi... Zira, kendisi hakkında, kendi tecrübesi hakkında, hiçbir zaman bahsetmemişti, ben, onun pratiği, onun neler yaşadığı hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Şimdi, kalkıp, bu soruyu, onu görmezden gerlmemesi için, herkesi önünde sormak ne kadar da iyi olurdu ama! Kalbim, hemen deli gibi atmaya başladı, bedenim, bir-iki saniye içinde sıcak ve terli oldu, karnımda spazmlar başladı, - yok, benden başka, daha yaklaşık 200 kişinin bulunduğu anfinin ortasında kalkamazdım ben... Böyle bir kalabalığın dikkatini kendi üzerime çekmek! Bana dönerek, her sözümü takip edeceklerini kendime tasavvur eder etmez, hemen felce uğramış gibi oluyorum, endişe dalgaları, beni, oturduğum koltuktan alıp götürecek gibi... Benim neyime ki bu – onunla muhalefete girmek, zira önemli olanı anladım – o, Hoca değil. Sakin sakin eve gitmek istiyorum, çok istiyorum ama... Sakin gitmek olmadı – oradan, dayak yemiş bir köpek gibi, sürüne sürüne uzaklaştım.

Üç hafta daha geçti, ve bütün bu zaman içinde ben, onun derlerine devam ettiğim altmış tane Pazartesi gününü unutmaya çalışıyordum. Üniversitedeyken, bunun hakkında düşünmemeyi bile başarabiliyordum, fakat endişe ve korkunun ağır fonu, sürekli zehirliyordu. Akşamları ise, hep guru’yu ve, herşeyi öylece bırakarak, korkularımı uzak bir yere tıkarak, hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edemediğimi düşünüyordum. Derse gelerek, dinleyiciler ortasında soru sormayı her düşündüğümde, panikçe bir korku uyanırdı içimde.

Bu üç hafta içinde çok kafamda kendi yerine oturmuştu – hem, onun her seminerinin giriş ücretinin 150 Dolar olduğu, hem, bütün derslerinin, kasetlere kaydedilerek, kapış kapış satıldığı... Onunla ilgili olan herşey, ani bir şekilde hayranlarının girdabında kaybolurdu. Neden ben hiçbir zaman bunu düşünmedim? Böyle iktidarsız biri olmak mümkün mü ki... Nihayet, kararı verdim – korkumu yenerek, ona soru soracağım, hatta bundan sonra utançtan ve alçalmadan yerin dibine çöksem bile.

İlkin hiçbir şey olmadı, - bir tavuk gibi, dersin tümü boyunca öylece oturmaya devam ettim, ve hatta birkaç kez guru’nun hikayelerine kapılmaya bile başlıyordum. Eve, çürümek üzere bir halin içinde gittim. Bir sonraki kere, onun koridorda yürüdüğünü gördüm ve, bari burada sorumu sormak için, yolunu kesmeye kesin karar verdim, çünkü konferans salonunun ortasında kalkmaya henüz cesaret edemiyordum. Başımı, koridora çıkardım ve öylece de kalakaldım, bir peygamberdevesi gibi... Olmuyor bir türlü – bu korkaklık ve aptallık içinde öylece kalacağım, galiba.

Hatta, ona bir yalancı ve ikiyüzlü diye küfrederek, bir e-mail dahi göndermiştim. Mektubuma cevap vermedi, ama bu, önemli değildi, önemli olan, kendimi zerre kadar hür hissetmediğim.

Konuşmamı yüz, belki de bin kere ezberleyip tekrarlayarak, sıradaki derse kesin bir karar ile geldim – ya bugün, ya hiçbir zaman. Orada bulunanların yüzlerine bakınca, anlıyordum ki, şunun ya da işte şunun tepkisinden korkmak saçmadır... Fakat, yüzümü onlardan çevirir çevirmez, onlar yine bir kuvvet oluyordu – karşı koymaktan panikçe korktuğum bir toplum...

- Neden sen her zaman soyut bir şeyler hakkında bahsediyorsun, kendi pratiğini anlatsana, - sanki dışarıdanmış gibi, kendi sesimi işittim. Dünya, durdu sanki – sadece, sesim, sahnede guru’nun figürü ve dinleyicilerin bulanık lekesi.

- Anlatacak artık bir şey yok da, ondan...

Anfide, kahkahalar koptu.

Birdenbire, korku, sanki hiç yokmuş gibi, kayboldu, ve onun yerinde, bir pınar açıldı sanki, ve, derin bir huzur ve sevinçli bir kararlılık büyüdü. Ben, başka bir insan oldum, - bu, bir doğuş gibiydi. Demin burada korkudan titreyen sefil bir hayvan vardı, şimd ise – öyle koskoca bir şey, öyle bir buz çözümü ki!

- Sen, demin, ruhun nasıl bir şey olduğundan bahsediyordun, - sesim, büyük, kuvvetli, fakat yavaş bir nehir gibi oldu. – Fakat, bunun nasıl bir şey olduğunu bir türlü söylemedin. Bedenin içinden çıkışlar, temiz bir algılama, ikinci bir dikkat hakkında bahsettin..., fakat, ruh nedir?

- Sen kendin de bunu benim kadar iyi bilirsin!

- Ben, neyin hakkında konuştuğumuzu asla anlamıyorum... Ben, kendimde hiçbir ruh görmüyorum ve, eğer sen onu görüyorsan, tasvir etsene.

- Bilmiyorum ben, ruhun nasıl bir şey olduğunu :)

- Demek, sen yalancısın?

- Tabii ki, bunu nasıl hemen anlamadın? Zira, sen bunun için buraya geldin – benim yalancı olduğumu bana söylemek için, ruh hakkında türlü türlü saçmalıklar sormak için değil, öyle mi?

- Evet, ben, senin yalancı olduğunu, senin, ermiş bir hoca değil, en sıradan bir tüccar olduğunu sana söylemek istiyorum.

- Evet, bu öyledir. Bu, doğrudur, - salona döndü.

Mükemmel oynuyordu. Dinleyiciler coşku içindeydi.

- Peki, devam edelim...

- Ya diğerleri, onun açıklamalarından, ruhun nasıl bir şey olduğunu anlıyor mu ki?

Sessizlik, kısık kısık gülüşler.

- Bu sesi duyuyor musunuz? – guru, korkuyla etrafına bakınıyor, - galiba, burada ruhlar var...

- Yoksa, hakikat, burada hiçkimseyi ilgilendirmez mi? – meydan okur gibi ve çok sesli söylüyorum.

- Of, hakikati getirdiler, - kalabalığın içinden bir ses.

Ve, bu kadar! Başka hiçkimse bir şey söylemeye cesaret edemedi. Şuna bak, onların hepsi, aynen benim gibi, korkuyor, kalkıp, bana itiraz etmekten, panikçe korkuyorlar.

- Burası bir sirk mi, yoksa hürriyete yönelen insanlar topluluğu mu?

- Burası bir sirk! Evet, sirk, ve sen burada en baş palyaçosun! – kinle bağırdı guru. – Bu garip kıza dikkat etmemeye teklif ediyorum, - kahkahalar yine koptu, - ve, dersimize devam edelim. Eğer o konuşursa, sizin için bu, Castaneda’nın tasvir ettiği bir egzersiz olur. Hani, Don Juan ile Don Jenara onun iki kulağına da bir şeyler söylüyorlardı...

Yine kahkahalar.

Birdenbire, kalabalık, yeknesak bir plastik substans olarak algılanmaya başladı, - ölü ve kör duvarlar gibi. Bir anda anfiden herkes kaybolarak, sadece şu sessiz ve ruhsuz bir şey kalmış gibi bir his vardı. Bundan nasıl korkmak mümkündü ki?

Oradan çıktığım zaman, ben, çok büyük, kuvvetli ve boş olmuşum gibi bir his vardı. Ama bu, özel bir boşluktu – onda, doluluk vardı, ve her an bu doluluğun içinden, büsbütün yeni bir şey tezahür edebilirdi. Derste bulunan insanları hatırladım ve anladım ki, onlardan hiçbirine karşı bir saniye bile antipati duymadım. Ve, net bir şekilde anladım ki, korku tıkanıklığı içinden kurtulan o kuvveti, hürriyete ulaşmaktan başka hiçbir şeye harcamak istemiyorum. Bu kuvvet olduğunda, ben herşeyi yapabilirim, - ne kadar görkemli bir fikir! – istersem, dünyayı da döndürebilirim. Ama hayır, yanlış yere çekiyor beni, hiçbir iktidar, hiçbir devrim istemem ben, - hürriyet, bana şurada, şu yerde lâzım, - bu kalpte ve bu kafada.

Eve gidiyordum, etrafımda ise herşey, büsbütün yeni duygulardan gürlemeye devam ederdi. Bende, bu davranışın sonucunda herşeyin BU KADAR değişeceğini tasavvur edebilir miydim? Alışılmış imajlar sönükleşiyordu, ve onların içinden, bir camın içinden gibi, muazzam, şahane bir dünya görünüyordu – zor farkedilebilir, alçak, monoton bir uğultu ile dolu, akşam vaktinin sınırsız gökyüzü her tarafta, ve bu uğultu, bana, herhangi karmaşık melodiden daha mükemmel gelirdi. Ben, kaygıların çarpıttığı karamsar insanlara, metronun eski püskü vagonlarına bakıyordum, ve bütün bunlar, uzak ve hiçbir mana taşımayan şeylerdi... Sadece, benim şahane dünyam ve çnceden seziş vardı – her an herşey kaybolabilir, ve ben, bambaşka bir dünyada gözlerimi açarım, ve ben asla korkmuyoru ben açığım – ne olursa olsun. Gözlerimi kapattım, ve önümde, güneşle aydınlatılmış geniş bir yol açıldı. O, hem çağırırdı, hem de, aynı anda, sevinçten ve yeni buluşların beklentisinden çınlayarak, ufkun arkasına giderdi.

 



<< Geri İleri >>