« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 21


Rishikesh’e yaklaşık bir saat kalmıştı. Otobüste geçirdiğim uykusuz bir geceye rağmen, uyumak hiç istemiyordum ve kendimi, uykuyu tam aldıktan sonra bile her zaman olmadığım gibi dinç ve konsantreli hissediyordum. Saat, sabahın yaklaşık sekiziydi, güneş ise o kadar parlaktı ki, pencereye biraz baktıktan sonra, başımı başka tarafa çevirdiğim zaman, bir müdet daha gözlerimin önünde karanlık duruyordu. Dağlar, burada, koyu tropiklerle kaplı büyük kıvırcık tepelere benzer. Ben, başımı pencereden çıkararak, yüzümü ılık rüzgara verdim, ve o, sanki içimden geçerdi. Vücudum, öyle hafif ve enerji doluydu ki, sanki az önce duş almış gibi hissediyordum kendimi. Tazelik kokusu – biraz donduran, keskin ve aynı zamanda çok ince... fakat bu, koku değildi, bu, vücudumun tümündeki bir şey idi, ben, bu kokuyu saçan çiçek oldum sanki, ve, ebediyete kadar Hint yollarının tozu ve kirine batmış totbüs bile bu artan heyecanın fışkırmalarına neden oluyordu. Ben, sabah güneşiyle dolu erken yaprakların serin denizine düştüm sanki, ve kendim de bu yapraklardan oldum. Avuçlarımda – mentollü bir serinlik hissi, ilkin belli belirsizdir, fakat çok geçmeden öylesine yoğunlaşmıştı ki, hatta bir endişe uyandı bile – “bu, ne kadar ileriye gidebilir”. Mentollü his, avuçlardan ellere geçerek daha yukarıya çıktı ve, göğüs ve yüz kısmında özellikle parlak oldu. Nefesim de donmuştu, sanki ağzımda metollü bir “soğuk” şeker vardı. Bu yeni hisler korkutmadı, ben, nedense, onların da benimle olan değişimlerin bir parçası olduklarından emindim.

Son günlerde, işte şimdi bir şeyin, son derece önemli bir şeyin meydana geleceği hissi beni bırakmıyordu, sanki bundan önce tüm hayatım boyunca buna gidiyordum ve işte nihayet ancak birkaç adım kalmış... Ve, birkaç adım daha... Ne zaman ama? Herhalde, böyle kendini bebek annesinin karnında hisseder, orası hep daha dar olduğu zaman ve büsbütün yeni bir varlık sıfatına geçişin kaçınılmazlığı her taraftan bastırdığı zaman. Ben, yumruklarımı sıkıyorum, çünkü bekleyecek halim kalmadı, bunun nasıl bir şey olacağını bilmiyorum – harika varlıklarla bir karşılaşma mı, yoksa muazzam bir şeyin beklenmedik fışkırması mı gelir içimden, veyahut, Aurobindo’nun yazdığı gibi, sabahleyin başka bir dünyada mı uyanırım, fakat biliyorum ki, BU olacaktır. Bana öyle geliyor ki, ben herşeye, hayatımdaki işte şu sevinçli çınlama ve tutkulu hayranlık ile eşlik edilecek her türlü değişikliklere hazırım. Nasıl yaşayacağım, etrafımda hangi dekorasyonun olacağı hiçbir önem taşımaz, ben, bu arzu dışında, istediğim şeyleri yaşamak arzusu dışında, başka hiçbir şeyi kılavuz edinmek istemiyorum. Ben, sadhu’nun ne demek istediğini anladım, onun hangi arzular hakkında bahsettiğini anladım – onları hiçbir şey ile karıştıramazsın, ve ben, onların “doğru” ya da “yanlış” olup olmadıklarını araştırmak istemiyorum... Bu arzuları sansüre tabi tutmadan, onlara öylece uyabildiğimi, eşlik edildikleri o özel sürükleyici heyecana büsbütün güvenerek, kendimi verebildiğimi tasavvur ettiğim zaman, tâ nefesim kesiliyor. Bütün duygularımın işte böyle – güneşli bir rüzgarın esmesi gibi, soğuk bir akımın kuvvetli cereyanları gibi, hiçbir engel tanımayan güneş ışınları gibi – olmasını o kadar istiyorum ki. Olayların dokusu, tutkulu bir kızın vücudu gibi, canlı duyarlı oluyor, - o, kendi derinliğini açarak, sevinçli yönelimler önünde açılıyor ve daha ileriye, her sabah mümkün tek hayat olarak kabul ettiğim şu yayvan, rengi atmış tablodan uzağa, başka bir yere sürüklüyor... Nasıl? Ya da – “ne”? Ya da – ??? Gerekli soruyu nasıl formüle etmeyi bilmiyorum, fakat bu formülün arayışını, harika bir yaratıcı hal olarak yaşıyorum. Ya belki kelime bulmaya, aslında, lüzum da yok? Şimdi dudaktan kopacak gibi gelen soru için gerekli sözlü formu arayıp bulma teşebbüslerini buraktığım zaman, mümkün olan bütün sınırların dışına yönelimin yoğunluğu daha parlak oluyor. Belki, “cevap” budur işte?..

 

Rishikesh, bende, küçükmseyici bir gülümseme uyandırdı. Ben, eski Hint tapınaklarının, ak saçlı gururlu yogilerin şehrini bulmayı beklerdim, bunun yerine ise biraz ilkel bir karnaval ve maskeli baloyu gördüm. En akla hayale gelmez renklere boyalı onlarca parlak mabetler ve mabetçikler, bir bayram masasında gibi, şurada burada görünürdü. Burada hem bir metrekare büyüklüğündeki bebekler (korkuuluk içinde bir saha, ortada üççatal dikilip durur, onun üzerinden küçük bir bez parçası sarkar, önünde rayihalar tüter – kutsal yer hazırdır işte) hem de, “falan yoga” diye yazılı kocaman tabelalar asılı piramit biçiminde on katlı gökdelenler. Onları dışarıdan dolanan koridorlarda, kesintisiz bir insan akımı gider. Her direkte, her kafede, falan yoga, filan masaj v.s. kurslarına kabul ilanları asılı – iki günlük, bir haftalık, bir aylık... her türlü. Her köşebaşında uzun sıralarla sadhu’lar oturur, fakat bunlar, Kulu’da karşılaştığım sadhu’ya asla benzemez, bunlar, Deli’deki sadhu’lerın ikizleriydi: iç karartıcı, acıklı bir şekilde hızlı hızlı konuşarak, utanmadan turistlerden para dilenir, dalkavukça gülümseyerek, ellerini uzatır ve büsbütün nahoş göünürlerdi – bu karnavalda gezgin rahip elbisesini giymiş sıradan dilencilerdi sadece.

Ben, Lahshman Jhula semtinde kendime küçük bir oda tuttum – Ganj nehri boyunca yukarıya doğru merkezden iki kilomtre uzaklıkta bulunan Rishikesh’in en hoş ve sakin yerinde. Diğer turistik bölge, Swarg Ashram, bana çok tozlu, gürültülü ve pahalı gibi geldi. İlk iki gün hiçkimse ile tanışmak istemiyordum – ben, öylece patikalarda dolaşır, şaşkın ve kayglı yüzlü tuhaf gri maymunları cevizle beslerdim. Bunlar, ilk başta gayet sakin etrafımda zıplardı, sonra da bir erkek maymun bana saldırdı, sımsıkı elimi yakaladı ve, ağzını açarak ve kocaman bir diş sırasını göstererek, ceviz kasesinin tümünü elimden kaptı. Uyanık hayvan, ama... evet, maymunlar, meğer, pek o kadar da masum değilllermiş... Ben, küçük dilenci kızların fotoğrafını çekeredim, onların şaşırtıcı güzel, manalı yüzleri, canlı gözlerine sempati duyarak, onlarla türlü türlü şeyler hakkında sohbet ederdim. Hayrettir... büzüm şu süpermodellerimiz onların parmağına bile değmez. Güler yüzlüler... ben, onlara cevaben gülümseyerek, bu mahlukları seyrederdim.

Çağlayanın yanına çıktım, süratli akıntının kayada oluşturduğu küçük bir gölün içine dizlerime kadar girerek, durdum, daha yukarıda da karanlık, ıslak bir mağarayı buldum. Duvarlardan ve tabandan su sızar, yarıyolda koparak, ağır damlalarla aşağıya düşer, ufak su tozu halinde havada dağılırdı. Hemen burada, ortasında mavi Shiva oturan küçük bir sahanın bulunduğu köpriden beş dakikalık yürüyüş mesafesinde bulunan plajda yatardım. Plaj, oldukça pitoresktir – çok ince, beyaz kum, hemen burada terkedilmiş bir mabet durur, sanki Maugli masalından çıkmış gibi, Akdeniz’deki gibi tertemiz bir su, yumuşak bir akım ve yaklaşık onsekiz derece olan suyun sıcaklığı. Yabancı turistler burada oldukça kompakt bir grup halinde gezerler, ve Hintliler onlara yaklaşmaz, bu da sevindirir, çünkü kaygılı kaygılı dimdik bakan Hindular manzarası sinirlerime dokunmaya başlamıştı. Onların saflıklarından bıktım artık! Küçük gruplar halinde gelir, maymunlar gibi sıra sıra oturur, durmadan birbiriyle konuşur ve, hayvanî meraklarını asla gizlemeden, beyaz kadınların çıplak omuzlarına, bacaklarına, karınlarına dik dik bakarlar. Sonra çalıların içine gidiyorlar (belki işiyor, belki otuzbir çekiyor), geri dönerek, tekrar bakıyorlar.

Fakir Hint erkekleri, kadınları, ihtiyarları, özellikle de küçük erkek ve kız çocukları bende daha çok tarafsız bir tavır, ya da sempati uyandırırlar. Sabit bir tiksintiyi, abaza delikanlılar ve erkekler uyandırmaya başladı – yüzsüz, aptal, gürültülü, cam gibi gözleri ve altın zincirleri ile, ve daha, yürürken ayaklarını penguenler gibi iki yana açan, ayakların arasında sarkmış göbekleri ile, mağrur bir eda ile bir salyangoz hızıyla sokaklarda gezinen ve gene durmadan ve yüzlerinde hiçbir ifade olmadan, sakız çiğner gibi, birbiryle konuşan zengin Hindular. Aslında bu, bir bilmecedir, tabii... neden Hindular hiçbir zaman kendi başına, yalnız bulunmazlar, her zaman beş on kişilik sürüler halinde dolaşırlar? Ve neyin hakkında, lanet olsun, onlar durmadan konşabilirler? Merakla sürüklenerek, ben, belli etmeden, bir çifte katıldım: erkek, oldukça hafifmeşrep bir tavırla kız arkadaşını elinden tutardı (turistik bölgelerde Hindular bazen böyle bir açıksaçılığı kendilerine müsaade ederler) ve arada bir el kol işaretleri yaparak, durmadan ona bir şeyler söylüyordu. Bu çiftin İngilizce konuşması da benim için elverişliydi. İngilizce – Hindistan’ın resmi dillerinden bir tanesidir, ve, çoğu zaman, zengin ya da soylu ailelerde Hindular aralarında bu dilde konuşur. Kız, başı önünde, mahzun mahzun, hiçbir şey söylemeden, yürüyordu, fakat, arada bir, başını sallayarak, konuşmayı sürdürüyor, bazen de biri ki kelime ekliyordu. Ben, gevşek gevşek yürüyen insanlar akımının bir dakikaya onların yanına getirdiği amaçsız dolaşan bir avare görünüşünü yapmaya çalışırken, kafamda çeşitli seçenekler geçerdi. Herhalde, onlar yeni tanışmışlar ve erkek, kıza kendisini anlatıyor. Ya da, bunlar karı koca, ve o, oğullarını hangi okula vermek daha iyi olacağı hakkında kendi fikirlerini karısıyla paylaşıyor, onların bu konuda henüz bir görüşü yoktur, buradan da onun enerjili el kol hareketleri kaynaklanır. Yaklaşınca, ben, erkeğin duygulu ve anlatımlı bir ses tonuyla... tabelaların metinlerini sesli sesli okuduğunu işittim! Hafif şaşkınlığa uğramış bir halde, onlardan uzaklaştım ve on dakika daha anlamaya çalışıyordum – “bu nasıl bir şey, yahu???”. Sıradaki kültürel şok, yani.

Rishikesh’de dolaşırken, yanıma not defterimi alırdım ve, negatif duyguları incelemeye dair ilk gayretlerimi ve bu konudaki fikirlerimi yazmaya devam ederdim.

 

“**Ekim

Her zaman bir şeyler taşıyor gibiyim..., ben, çantalarla yüklü bir şişman karıya benziyorum. Yerimden fırlayarak bir panter gibi koşmak istiyorum, bunun yerine ise sürekli herşeyi tartıyor, herşeyi değerlendiriyor, herşeye tepki veriyorum. Sokakta yürüyorum ve her olay bir tepkiye neden oluyor – duygulara, fikirlere. Yarım saat, bazen de daha fazla, memnuniyetsizliği yaşayabilir ve bunu hiç görmeyebilirim. Az sayıda negatif duygu yaşadığımı sanmak saçma idi, tabii ki. Parlak bir memnuniyetsizlik gibi öyle canavarları farketmediğime göre, sürekli ortaya çıktığı anlaşılan küçük duygular hakkında artık söz bile etmek abestir... dün sokakta yürüyordum ve, çok küçük cam kırıklarının durmadan bana battığı hissini bilmem ne kadar uzn zaman yaşadığımı anladım, ve böylece de, yaralı yaralı, yürüyorum işte, ama bu hal öylesine alışılmış ki, ben, bunun yanında, bir şeyleri düşünebilir, fantezi, hayal kurabilirim. “Kırık camı” farkeder etmez, bunun ne olabileceğini düşünmeye başladım, ve son derece nahoş bir buluşu yapmak zorunda oldum – sokakta gördüğüm hemen hemen her insana karşı antipati meydana geliyor – kimine az, kimine çok. İnsanları böylesine beğenmediğimi hiçbir zaman sanmazdım. Ve, ilginç olan şu ki, - bu antipatiyi yaşamayı durdurmaya çalışmak hakkında düşündüğüm zaman, hemen bir şeyler diken diken oldu, var gücüyle direndi, ve alışılmış “yaralı” hale çabucak dönmek isteği meydana geldi. Negatif duygular, iğrenç yaratıklar gibi, karanlık odayı doldurmuşlar ve, onlar işitlimyor ve görülmüyor gibi, fakat, oraya ışık verdin mi, hepsi hemen harekete geçiyor, dişlerinin göstererek, çığlıklar atıyor. Ve, bu odanın kapısını çabucak kapatarak, eskisi gibi yaşayamaya devam etmek istiyorsun. Ama yapamıyorum... Gördüklerimi unutamıyorum, zira bu oda – bu, benim. Kendimi, içimin kurtlarla dopdolu olduğunu öğrenmiş gibi hissediyorum... ve, bundan sonra eskisi gibi yaşamaya devam etmek nasıl mümkün? Kendini, eskiden olduğu gibi, tekrar görmemeye, dikkat etmemeye, iğrenç kurtların durmadan seni yediklerini unutmaya zorlayamıyorsan, bir şeye sevinmek nasıl mümkün?

Şimdilik, negatif duygular (ND) ile bir şey yapmak henüz elimde olmadı. Deny, onun ancak bir sene sonra (hem de ancak bazı durumlarda!) ND yaşamayı durdurabildiğini söylemişti, fakat, Lobsang’ın bahsettiği o sakin sevinci hâlâ yaşamıyordu. Ve, aslında, nasıl bir şeydir bu – sakin sevinç?... Bende şimdilik asla hiçbir şey olmuyor, ve ben, bunun aslında mümkün olduğundan sık şüphe duymaya başlıyorum. Hep, öylesi bir şeyi bir defa yaparak, ND’lerin meydana gelmeyeceği bir yere düşmeye çekiyor. İşte bu çoğu zaman daha gerçek gibi geliyor, benim, şimdiki halimle, ND’leri yaşamayı adım adım bırakabileceğim ise, bu, hemen hemen imkansız gibi geliyor. Sözgelimi, Castaneda, ND’leri giderme hakkında hiçbir yerde yazmamıştı! O, bambaşka pratiklerle uğraşıyordu ve ND’ler gitgide daha seyrek meydana gelmeye başladı... Ama benim şimdilik bir seçimim yok, yanımda Don Juan ya da, okuduğum kadrıyla, bir dokunuşla insanın algısını değiştirebilen Ramakrishna yoktur. Onun için yapabildiğim tek şey – kendi başıma bir şeyler yapmaktır...

Belki, sihirli bir değneğin sallayışıyla hayatımı değiştirecek bir mucizeyi düşündüğüm zaman, ben, bir zayıflık gösteriyorum? Belki, bu fikirler de, ben, kendi hürriyetim için mücadele etmek yerine, büyücüler ve azizleri beklemeyi tercih eden bir hiç olduğum için, ortaya çıkıyor? Ellerimi yere indirerek beklemeye başladığım zaman, düştüğüm o memnun, aptal hale bakılırsa, öyle geliyor ki, hayatım mücadelesiz değişir.

Dün, insanlara karşı antipati yaşamak çok çok hoşuma gitmediğini net bir şekilde anladım, zira bu, bir değerlendirme değildir sadece, bu, BENİM halimdir, bu BEN antipati ile zehirlenmişim. Bir kere ve kesin bir şekilde anlamak lâzım ki, bu insanların kim olduğu ve onlara karşı negatif bir şeyler yaşamak için bir sebebin olup olmadığı asla önemli değildir. Ben, tazeliği, sevinci, hafifliği yaşamak istiyorum, sürekli değerlendirme ve başka insanlara karşı sürekli antipati ile yüklü ağır bir karı olmak istemiyorum”.

 

Yerli hocalar ve bilgeler ile temasım ilk baştan iyi gitmedi. İlkin, burada, Lahshman Jhula’da, Ganj nehrinin batı kıyısından doğu kıyısına giden köprünün hemen yanında duran mabedi ziyaret ettim. Mabet, oldukça sağlam bir izlenim verirdi ve ben, serin mermer levhalara çıplak ayaklarımla basarak, taş nişlerin içinde duran tuhaf heykelleri dikkatle seyrediyordum, o sırada da, mabedin içinden, onun işte bir Hoca olduğunu beyan eden, bir adam göründü. Burada, Rishikesh’de, ziyaretçilere karşı istisnasız bütün mabetlerde gösterdikleri hayırhahlığın kendine çok cezbettiğini artık farketmiştim – sen, yanlış bir şey yapıyorsan dahi, kimse sana yan bakmaz, ve, ancak büsbütün yanlış bir şey yaptığın zaman, sana, gülümseyerek, nasıl yapılması gerektiğini gösterirler. Onun için ben, yogi hocasının, şundan bundan bahsederek, mabedi gezmeme yardım etmeye başladığı zaman, şaşırmadım. Sıhbet, tabii ki, çok çabuk hakikat arayışı ve aydınlığa erme konularına geçti ve hoca, beni mabedin iç kısmına davet etti. Biz, meditasyon odasına geldik – eğitimin, öğrencilerle sohbetlerin yapıldığı yere. Yastığa oturarak ve beni de yanıbaşında karşısına oturtarak, o, fotokopi edilmiş bir takım yaprakları elime verdi, ve, şahsen dersler verdiğini, kendi başına bazı başarılı pratikleri icat ettiğini anlatmaya başladı. Onu beş dakika kadar dinledikten sonra, ben, bunu kendim de beklemeden, artan bir can sıkıntısı ve hatta uykulu bir hali keşfettim. Nedir bu? Belki, sadece uykumu alamadım da, ondan? Silkinmeye çalıştım, fakat bir çare vermedi. Hocanın sözleri, bir teyp şeridinden gibi, monoton akardı; onları artık sayısız kere tekrarladığı belliydi, ve şimdi bu uğraşı, sabah gazetesinin okunmasıyla birleştirebilirdi. Bari bir kelime eklemeyi birkaç kere denedikten sonra, ben, onun konuşmasında durakların öngörülmediğini keşfettim, ve bu asla hoşuma gitmedi. Sessiz bir ders dinleyicisi rolünde bulunmak, benim için değildir, üstelik, söylediklerinin manası, pratiksel açıdan nereye ve neye iliştirmek anlaşılmayan, oldukça soyut iddialar sırası arkasında benden kaçıyordu. Artık o anda büsbütün net bir şekilde anladım ki, yanlış adrese gelmişim, bu adam neyi öğretirse öğretsin – ne o, ne de onun öğretisi benim için enteresan değildir, ama işte öylece kalkıp gitmek de yaraşır bir davranış olmazdı, ve bundan başka da, ona karşı uyanan tutumu kontrol etmek istiyordum – kendi hislerime güven yoktur gene de bende... bir taraftan, onlara güvenmek, onlar, tabii bir tepkinin tazeliğini taşıyan bir rüzgar gibi, sanki hiçbir yerden ortaya çıktıkları zaman, kulak vermek, çok isterdim, diğer taraftan ise, kuru ve can sıkıcı bir şüpheci sürekli tekrarlayıp durur sanki: “senin hislerin çok şey söyleyebilir ama... onlara güvenmek olmaz, ya eğer yanılıyorsan...”. Evet, bu, anne kollamasına çok benziyor! Aynı şekilde yoruyor, ve bir korku uyanıyor – ya doğruysa, ya eğer o haklıysa ve kendi arzularına işte öylece güvenmek olmaz, şöyle ve şöyle yapmak lâzım, çünkü böyle gerek, böyle doğru, böyle daha güvenli... Şuna bak ama... anneyi, kollamalarıyla beraber, boşvermek, ve birdenbire onu kendi kafanda bulmak... evet...

Eninde sonunda, hocaya birkeç soru sormaya cesaret ettim ve kararlılıkla onun sözünü kestim. O, baskımın önünde nazikçe boynunu eğdi. Ben, asıl neyi soracağımı henüz bilmiyordum, ve, seçenekleri ayıklayarak, bir dakikaya kadar sustum. Burada, anladım ki, ben, hayatımda hemen hemen hiçbir zaman KENDİM karar almamıştım, hep kafamdaki bütün bu anneler-şüpheciler-korkular’ın etkisiyle. Yani ben hemen hemen hiçbir zaman kendi eğilimlerimi takip etmiyorum, onlar ki, sevinçli bir şekilde yaşanıyor ve öntatma ile eşlik ediliyor ise de, fakat otoriteli hiçbir ağırlık ile desteklenmemiştir, ve onun için de iç şüphecinin gözlerinde hiçbir önemi yoktur. Sonuçta da ben, edindiğimi ediniyorum – üzerime çöken aleladeliği, manasızlığı – buraya, Hindistan’a kaçtığım şeyin aynısını... ve şimdi ne... derler ya – kendinden kaçamazsın, ve işte – şimdi işimde değil de, Hindistan’da bulunmamda ne mana var, eüer aynı şekilde yaşamaya devam ediyor, “doğru-alelade” yararına, bazen doğan sevinçle çınlayan arzuları görmzden geliyorsam. Yok, canı cehenneme. Şimdi ne yapmak ve neleri sormak hakkında bir fikrim yoksa bile, hiçbir şeye aldırış etmeden, doğrudan gideceğim, kafama ne gelirse, onu soracağım, gerisi gelir.

Ağzımı artık açtıktan sonra, birdenbire hatırladım ki, hoca, Shiva, meditasyon ve saire hakkında bahsederken, ebedî üstün mutluluğu anmıştı. Kafama, ilkin nezaketsiz diye kovduğum, sonra da onu kovan “kimseyi” öfke ile kovduğum deli bir fikir geldi – hayır, istediğim soruları soracağım, kafamdaki anneye aldırmayacağım.

- Söyleyin, Hocam, Siz biraz önce ebedî üstün mutluluk hakkında bahsettiniz. Bu, sadece kitaplarda mı öyle yazılı, yoksa bu Sizin şahsi tecrübeniz mi? Siz kendiniz Üstün Mutluluk tecrübesini yaşıyor musunuz?

- Benim yaşadığım hayat – zaten bir üstün murluluktur. – Hoca, anlamlı anlamlı bana bakarak, yastıklarda uzandı ve gülümsedi.

(Evet... ve ne sorayım bundan sonra?) Gene de bir tabiisizlik, bir yapmacıklık vardır onun gülümsemesinde, onun ne nasıl gülümsediği, ne de nasıl konuştuğu hoşuma gitmiyor benim – evet, işte, itiraf etmek zamanı geldi – o, böyle büyük bir mabette böyle büyük bir hoca olmasına rağmen, açıkça benim hoşuma gitmiyor... Hoca... Onu, beyaz elbisesi olmadan, kalabalık içinde veya plajda, kadınlara bakarken, tasavvur ediyorum, ve hemen en sıradan bir Hinduyu görüyorum – ilkel, ağır, hayvanî bir bakışla, ve işte ondan mı ben korkuyorum??? Gene ona bakıyor ve, önümde bir hocanın olduğunu düşünüyorum, bir endişe uyanıyor, - önemli bir insan, onunla böyle senli benli komuşmak olmaz... Bu şekilde birkaç kere ileri geri gidip geldikten sonra, ben, kendimi onun bir Hoca olduğuna inandırarak, basit bir psikolojik manipülasyona kapıldığımı anladım, - falan malın en iyi olduğunu söylüyorlarsa, ben onun gerçekten en iyi olduğuna inanmaya başlıyorum, olayları duruma uygun şekilde algılamayı bırakıyorum. Meğer, reklam ile bu kadar kolay hipnotize edilebilen tüm o aptallardan benim hiçbir farkım yokmuş, ben ise, her zaman, bu numaraların bana işlemediğini, bari bununla diğer insanlardan ayrıldığımı düşünüyordum...

Bunun bilncine varır varmaz, freni kaybetmiş gibi oldum ve o andan itibaren sohbetimiz hızlı ve sade bir şekilde devam etti. Ona karşı negatif tutumun bende varlığını kendime itiraf etmek korkusundan kurtularak, ben, birdenbire, hürriyeti ve hafifliği hissettim, sıkılganlık kayboldu, ve onunla, diyelim ki, apartmandaki bir komşumla imiş gibi, konuşmaya başladım, ve, bu ne kadar şaşırtıcı olsa da, ancak konuşmayı özellikle bu tarzda – denk şartlarda – sürdürme tarzının, benim kesinlik istediğim bütün şeyleri en açık gösterdiği ortaya çıktı. Ben, sözün, yaşama tarzının değerlendirilmesi hakkında değil, dolaysız bir tecrübe, üstün mutluluk tecrübesi hakkında olduğunu vurguladım – o, ya var, ya da yoktur. Buna, Hoca, onun sürdürdüğü yaşam tarzının zaten bir üstün mutluluk olduğu cevabını verdi, sonra da yine kendi metodun ayrıntılı tasvirine başladı. Ben, kendi sözlerimde ısrar etmeye karar verdim, ve, nazik, fakat katı bir şekilde onun sözünü kestim, ve, direkt gözlerine bakarak, her kelimenin üzerine basarak, sordum – onun direkt şimdi veya başka bir zamanda gerçek, belirli, açık bir üstün mutluluk tecrübesi var mı?

Hoca, galiba, hayatında ilk defa böyle bir sorgulamaya tabi tutuluyordu. Bana öyle geldi ki, benden önce hiçkimse onun iyi ayarlanmış konuşmasını kesmeye kendine izin vermiyordu, ve, şeridi biraz geriye alıp onu yeniden işletmeye hazırlandığı anda, onun bakışında bir kaygı, hemen hemen bir panik geçti. Gözleri, birdenbire benimkilerden kaçtı, tavana bakmaya başladı, ondan sonra da, ilkin pek emin değil, fakat sonra daha katı bir şekilde, evet, tabii, sık olarak bunu yaşadığını beyan etti. Sonra tekrar meditasyon pratiğindeki buluşlarını anlatmaya başladı (bunlar, meditasyon esnasında muhakkak lotos pozunda oturmaya gerek olmadığından, ayağını işte şöyle koymak – nasıl gerektiğini gösterdi – mümkün olduğundan, ve işte şöyle de oturmak mümkün olduğundan başlardı), ama ben yine onun sözünü kestim ve yaşadıklarını tasvir etmesini rica ettim, zira “üstün mutluluk” kelimesi altında herkes kendine göre bir şeyi kastedebilir, - bunu, çeşitli pratiklerle uğraşan (ya da uğraşıyor görünüşü yapan) farklı farklı insanlarla temas ederken, artık çok çok kere görmeye şansım olmuştu. Soru, açıkçası, onu hazırlıksız yakalamıştı, gözleri, nedense, gene tavana doğru kaydı (okul öğrencisinin, dersi bilmediği zaman, tavana o komik, tabii, çocukça bakışına benziyor), sonra da pek mutlu bir gülümsemeyi takınarak, bunun tasvir edilemez bir şey olduğunu, onun yaşadıklarını ifade edebilecek bir kelimenin bulunmadığını söyledi. Peki, peki... cevaptan kaçmak için en elverişli bir yöntem, fakat benim üzerimde böyle aktör numaraları artık hiçbir izlenim bırakmıyor – ben kendim de istediğin şeyi gösterebilirim, lâkin bununla ancak duygusuz ve boş insanları kandırmak mümkün. Ben ise, görünüşe değil, kendi hislerime güveniyorum ve şu insan belirli olarak bana şarlatan gibi geliyor... Bir soru daha sormaya deneyeyim.

Ondan, boşluk tecrübesini tasvir etmesini rica ettim, ki, bu boşluğu kâh orada, kâh burada ortaya koyarak, demin ondan uzun uzadıya bahsetmişti. Burada Hoca cevap vermeye hazırdı artık ve hemen dedi ki, burada öğretmekte olduğu meditasyonla meşgul olduğu sırada bazen gözlerini açıyor ve boşluğu görüyor , bazen de, gözlerini açtığı zaman, olağan dünyayı görüyor. Burada ben, sorumu yeterince net formüle etmediğimi anladım, ve bir kez daha ona sordum – onun gördükleri değil, neler yaşadıkları, neler duydukları beni ilgilendirir. O, bazen boşluğu görüyor, daha doğrusu, bazen gözlerini açıyor ve hiçbir şeyi görmüyor, diye cevap verdi. Ve ben anladım! Eğer biri, onda olmayan bir algıyı uydurmak isterse, onun tasvirini artık bilinen, eski tasvirlerden tertiplemekten başka bir çare, şüphesiz, yoktur! Böylece, eğer biri, onda boşluk tecrübesinin mevcut olduğu söylemek istiyorsa, o, bu tecrübeyi nasıl hayal edebilir? O, tecrübe yerine, boşluk “kavramı”, boşluğu “görme” hakkında konuşur, tecrübe, görme ya da işitme ya da koklamadan ibaretmiş gibi! Bu, aynen kilogramı işitmek gibidir. Ben, hayatımda, olmayan bir şeyi uydurma ile o kadar çok karşılaşmıştım ki... gerçekte olmayan bir şeyi hayalimde tamamlamaya çalışırken, kendi kendimi o kadar sık aldatmıştım ki, şimdi gerçek tecrübeyi güya tasvir eden tumturaklı ve güzel cümlelere karşı alerji duyuyorum.

Akşam, geceye geçmek üzereydi, hava kararıyordu, Ganj nehrinden bir serinlik esti, burada yapacak başka bir şeyim kalmadı. Rengarenk fil ve tuhaf küçük insan kuklaları, hele de – Hoca’nın kuklası – beni artı eğlendiremezdi. Gitmeye hazırlanırken, son olarak, onun hiç negatif duygu yaşayıp yaşamadığını sordum. Hocanın gözleri, her zamankinden biraz daha fazla açıldı, bakışı yine tavana kaydı, ve bana, yalan söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi diye ıztırapla karar vermeye çalışıyor gibi geldi. Fakat, yalan söyleyemeyeceğini anladı, galiba, çünkü önünde oturan şu Avrupalı kaltak, gene bir soru sorarak, onu köşeye sıkıştırır. Ve o, evet, tabii ki onları yaşıyor diye cevap verdi, fakat! “Fakat” kelimesiyle onun yüzü yine nihai ermişliğin muzaffer edasını aldı. Fakat, sadece yaşıyor değil, yaşıyor, ama onların içine düşmüyor ve hiçbir sorumluluk duymuyor, meselâ, birine dişlerini gösteren, fakat bunun için üzülmeyen bir köpek gibi. İşte o da onun gibi – negatif duyguları yaşıyor, fakat onların içine düşmüyor.

Ben, bu sözlere hemen hemen aldanmak üzereydim, onun neyi kastettiğini artık tasavvur etmeye başladım, fakat, yanlış bir yere saptığımı, açıklıktan, samimiyetten uzaklaştığımı hissettim, halbuki, hem negatif duyguları yaşamak, hem aynı anda da ermiş biri olmak mümkün olduğuna sahiden inanmak öylesine istenir ki, zira bu, onlarla mücadele etmeye hiçbir lüzum olmadığı anlamına gelir... Ama hayır, efsanevi bir tarafsızlık hakkında duymak istemiyorum artık, bununla yaklaşık iki yıldır yaşamıştım, ve, kararsız bir dalgınlık ve bulanık bir memnunluktan başka, hiçbir şeye gelmedim. Şüpheciliğimi artık gizlemeden, dedim ki: bu ahmaklık ama, ve, eğer o, negatif duyguları yaşıyorsa, demek, direkt şu anda onların içine düşmüş bulunuyor. Hoca, bu mevziyi çabuk teslim etti, ve daha sağlam kanatlara çekilmeye karar verdi – o, benim tamamen haklı olduğumu kabul etti, evet, ben haklıyım, ama o, kendi negati duyguları için bir sorumluluk hissetmediğini, onları, dünyanın ayrılmaz bir parçası olarak kabul ettiğini kastetmişti, aynen bir köpeği falan ve filan bir şeyi algıladığı gibi... ben, köpeğin neler algıladığını artık dinlemedim, kalkıp, öylece gitim. Mabedin ve ashramın başında, bir korkağın, yalancının ve dolandırıcının bulunduğu ortaya çıktı. Bütün sıhbetimiz boyunca bana güzel ifadeli çağrıların ve onun öğrencisi olmak davetinin basılmış olduğu kağıt yaprakları vermeye çalışıyordu. Bunun karşılığında belirli bir ücret istiyordu, tabii ki! Ücretin miktarı da, az değildi!

Ben, köprüye gittim, onun ortasında durdum. Aşağıya, uydurlmamış, kuvvetli, canlı hayata, büyük taşlara çarparak, fıkırdayan, onların etrafında huniler oluşturan sulara bakmak o kadar hoştu ki. Sohbetten ağır bir his kaldı içimde, sanki bir bayrama giderek, onun yerine atık su hendeğine düşmüşüm, sanki bana hakaret etmişler gibi. Saçma, ama gene de üzüldüm, ve, en azından bugün için mabetleri ve hocaları ziyaret etmek arzusu kayboldu.

Geceleyin, bu yerler için nadir olan bir zevk aldım – ıssız bir Sibirya ormanında Ocak ayının yaman soğuğunda bulundum. Mesele şu idi: gecenin yaklaşık saat birinde Ganj nehrinden, dağlardan, kuzeyden güneye doğru oldukça şiddetli bir rüzgar esmeye başlıyor, ve, otelde yatakta yattığın zaman, pencerenin öbür tarafında sert bir tipinin başladığını hayal etmek mümkündür. Rüzgar, hakikatte, tabii ki, ılıktır, fakat balkonda bulunan eşyaları pekala alıp götürebilir. Kalkıp, damda asılı çamaşırları ipten almak zorunda kaldım. Gecenin pencere ardındaki uluması eşliğinde, bir şeyler yazmak arzusu uyandı, günlüğümü çıkardım ve son buluşlarımı, kendi cari durumumu tasvir etmeye denedim.

 

“**Ekim.

Herşey uyutuyor. Kahvaltı ediyorum, öğle yemeği yiyorum, televizyon izliyorum, çalışıyorum, seyahat ediyorum, ve bütün bunlar uyutuyor, monoton bir şekilde uyuşturuyor ve bazen, ben, uyanarak, bütün bunları görüyor gibiyim... Gözlerim görmeseydi, keşke... Bazen, bütün bunları öylece görmek için gücüm ve yeteneğim var.

Herşey uyutuyor – seks veyahut seksin yokluğu, iş veyahut işin yokluğu – önemli değil. Şu paradoksa bak. Ben, her zaman, işte şimdi falan bir şeyi yaptığımı ve falan şeyleri hissettiğimi, ve, eğer bunu yapsam veyahut yapmasam – işte o zaman başka türlü yaşayacağımı düşünüyorum. Nadiren idrakine varmak mümkün olan hazin bir aldanış – zira bunun için, yeterince güce, yeterince arzulara sahip olmak lâzım, hem öyle, hem de başka türlü yaparak, ancak o zaman bir farkın olmadığını görmek için. Hem, falan ve filan şeyleri yapmak da az – zira ben yüzlerce kere en farklı zıtlıklarda bulundum. Heyhat – her defasında aynı şeyler tekrarlanır. Müthiş bir değişmezlik ile, bir şeyin içine dalarak, ben, kurtuluşu başka bir şeyde aramaya başlıyorum ve, o başka şeye ulaşarak, birincisini hayal ediyorum. Böyle, yıllarca sürebilir, ve birçoklarında da, herhalde, tüm hayatları boyunca öyle de devam ediyor. Kendi eğilimlerini takip etmede kararsızlık – bundadır, herhalde, tecrübenin, bir insan hayatı için çok uzun olan bir süreye uzamasının sebebi. Bazen, bunun ÜZERİNDE yükseliyorum gibi geliyor bana, ve o zaman her türlü seçeneklerin boşluğunu görüyorum. Mesele, seçeneklerde değil.

Ben, hâlâ bilmiyorum – neyi arıyor ve nereye gidiyorum. Ben, bir şeyler biliyorum, fakat bu azdır. Ben, hayatın, olağan hayatın – tanıdığım herkesin bildikleri şekilde – bir kareler takımı, hayatımızın sonuna kadar oynadığımız kare oyunu olduğunu biliyorum. Kare oyunu. Asfalt, karelere bölünmüş ve biz, bize öğrettikleri şekilde bunların içinde zıplıyoruz. Bu karelerin dışında hayat bizim için yoktur – orada sır, korkutucu ya da sadece bilinmeyen bir sırdır.

Büyük bir öfke zaman zaman kaplıyor beni – öfke, yarı yarıya ümitsizlik ile. Bir çıkış yolunu sahiden bulamayacak mıyım, acaba? Sorumluluğu yükleyecek bir kimsem de yok. Hatta, yanımda yüzlerce saygın bilge bulunsaydı bile – bundan benim hayatım başka olur muydu? Bunun hakkında ben bir şey bilmiyorum.

Ben, sırayla hep aynı duygular takımını, hep aynı fikirler, amaçlar, motivasyonlar sırasını yaşıyorum. Mamafih – burada takılacak bir nokta vardır. Ben, kendi tecrübemden biliyorum ki, eğer herhangi bir yerde sırayı kuvvetli bir çaba ile kesmek olursa, o zaman, dünya bundan önce bilinmeyen bir takım derinliği kazanıyor gibi bir duygu meydana geliyor. Ben, böyle anlarda, bundan önce ulaşılmaz olan yeni hayat alanlarını, yeni idrak bölgelerini zaptediyorum. Bu yeni idrak tabakalarını yaşamak, kendi kendine son derece çekicidir. O, açıkça kendinde özel bir şeyi bulundurur, çünkü bu, keşfetmek ya da biriktirmek mümkün olan diğer herşeyden çok ayrılır. Yeni idrak tabakaları, ilkin tecrübe etmek için her zaman zordur – onlar, çok yabancıdır, onlar, ifade edilemez derecede yabancıdır. Öyle bir his ki, böylesini erken çocukluğunda yaşamak mümkün – bir hastahaneye yatıyorsun, ve orada herşey o kadar farklı, o kadar yabancı, ev yok, akraba yok, seninle şefkatli ve dikkatli olan kimseler yoktur – bilinen dünyadan mutlak bir uzaklaşma hissi. Ama hayır, “yabancı” – tam o kelime değil. Eğer o, yabancı olsaydı, bu kadar çekici olmazdı... “alışılmışın dışında” demek daha doğru olur. Kuvvetli, keskin bir evdışılık duygusu. Bu hazmedilemezliğe rağmen, gene de burada öyle bir şey yatıyor ki, onu başka hiçbir yerde bulamazsın, onun için hep geri çekiyor – bilinen duygusunun, yavanlaşana kadar öz olan duygusunun, tok bir korunmuşluk ve çürük bir bilinmişlik duygusunun olmadığı yere.

Benim için aşikârdır ki, aradığım şey, bu mekanların haricinde bir yerde, benim karelerimin dışında yatıyor. Orada, öyle olağanüstü bir tazelik, orada, gerçek enginlikler, ve orada ben bir şeyler bulurum, belki de bulamam, fakat oraya gitmem gerek. Benim oralara bir yerlere gitmem gerek. Fakat, oraya rastlamak kolay değil. Negatif duyguların tam olarak giderilmesi... bu mümkün mü, acaba? Eskiden ben “hayır” derdim, lâkin şimdi bilmiyorum.

Neden ben direkt şimdi bu pratiğe başlamayı denemiyorum? Bana ne gerek? Negatif duygular bende fazlasıyla mevcuttur, bunu anladım, ve nereden başlayayım? Daha ne kadar bekleyeceğim? Başka bir takım arzuların içine kaçmaya her zaman çekiyor... ha... demek, ben, bu pratikle uğraşmaların beni çekici bir şeylerden mahrum edeceğini mi düşünüyorum? Hangi şeylerden?? Ve, ben istiyor muyum, yoksa istemiyor muyum? İşte, bir takım engellerin olduğu görünüşünü yapmak yerine, cevap vermem gereken bir. Ben, bunu yapmayı – negatif duygulara karşı savaşı ilan etmeyi – istiyor muyum, istemiyor muyum? O kadar çok farklı arzular var ki... onlar çoktur... kendi yuvasına ya da kendi kariyerine sahip olmak tutkusuyla kör edilmiş olarak, hayaline doğru koşan, ondan sonra da, bu hayale ulaşarak, ondan kusarcasına doyup bıkan ve, kendine mutluluğunun yeni şartını hayal ederek, koşmaya devam eden öyle bir inek olmak istiyor muyum? İğrenç, acınacak bir manzara, ve bu manzaranın içinde ben kendimi de çok iyi görüyorum. Hareketsiz durmak, rüzgarın yüzüme esen kaygılı tazeliğini hissetmek, ona kendimi vermek ve BİRŞEYİ aramak istiyorum”.

 



<< Geri İleri >>