« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 20


Kristi, çıplak ayaklarıyla küçük bir taşla oynayarak, ince çubukla buzlu meyve suyunu içiyordu. Ortalık henüz kararmamıştı ve koyu pembe gökyüzü, karla örtülü sıradağları rüyanın renklerine boyuyorldu.

- Gökyüzü, bir masal çadırına benzer (sesi çok hoştu), şu aya baksana, beşiğe benziyor.

- Sen çok güzelsin, Kristi.

O, biraz sustu, fakat bozulmadı ve, saçmasapan şeyler söyleyerek, cevaben zoraki ve yalakacı bir takım sözler söylemeye başlamadı.

- Seni düşündüm. – Kristi, kelimeleri acele etmeden seçerek, düşünceli düşünceli konuşuyordu. – Sen, herkes gibi değilsin. Sende, başkalarda olmayan ne var, bilmiyorum... Belki, bunu anlamak da imkansız? Fakat, denemek hoşuma gidiyor :), - bundan daha da esrarengiz oluyorsun... Burada şahane bir kahve ve tiramisu yaparlar, ister misin?

- İsterim... Sen de yalnız mı seyahat edersin?

- İlk kez buraya beş yıl önce erkek arkadaşımla beraber gelmiştim, ve bu çok berbat idi! İki ay ortak hayattan sonra, hiçbir zaman evlenmeyeceğime yemin ettim. O günlerde hep birilerle tanışmak, eğlenmek isterdim, ama onun başka planları vardı. Bana herşeyi yasaklardı. Bir keresinde cebimde esrar buldu ve gecenin ortasında otelden kovdu... ona o kadar kızdım kş, sahiden gittim, kendi eşyalarımın bir kısmını dahi onda bıraktım, beni bu kadar bıktırmıştı.... Şimdi ben başkayım. Şimdi nadiren bir kimse ile tanışırım, transpatilere gitmem, esrar kullanmam – artık enteresan değil. Birçokları ancak bunun için buraya gelir – ucuz uyuşturucu, ucuz yemek ve kalacak yer, seks, müzik, dağlar... İlkin bu seni hayran bırakıyor, - aşırı temiz itaatkar Avrupa’dan sonra kendini adeta bir cenntte hissediyorsun, senin gibi olanların, senin yaşadığın şeylerle yaşayanların cennetinde. Fakat, daha sonra anlıyorsun ki, bu, hürriyet kapısı değil, sıradaki bir tuzaktır. Bütün bu transpatilerin, marihuananın, tekdüze parlak çocukların tabanları, duvarları ve tavanları var, bu rahat hücrenin dışında ise hiçbir şey yoktur... Ve, bütün hayatın boyunca onun içinde oturmaya çalışmak mümkündür, tabii, fakat ben bıktım, ve şu anda daha çok yalnız bulunmak hoşuma gidiyor... Şimdi sıra sende, anlat, hangi rüzgar seni buraya attı. Sen de yalnızsın, öyle mi?

- Ben, ailemin ve toplumun benim için inşa ettikleri şeylerle yaşamaktan bıktım, ve eski hayatımın tümüne bir nokta koymaya karar verdim... veyahut noktalı bir virgül. Ama, burada bulundukça, eski hayata dönmek istemediğimi her gün ile hep daha belirli bir şekilde anlıyorum... Bazen, hatta, işte şimdi uyanacağımı ve Hindistan’ı ancak rüyada görmüş olduğumun ortaya çıkacağını ve gene işe gitmek zorunda olacağımı düşününce, bir korku kaplıyor beni.

O, gülmeye başladı.

- Evet, kesinlikle, korkunç bir fikir! Peki, burada ne arıyorsun? Ancak deme ki, aydınlığa ermeyi.

- Doğrusunu söylersem, evet, onun gibi bir şey. Hindistan – benim eski hayalimdir. Beni, her zaman, Batı’da, Rusya’da olmayan bir şey çekerdi. Onun için de Hindistan hayalim oldu. Asıl neyin beni çektiğini şimdi net olarak söyleyemem, aydınlığa erme – çok belirsiz bir kavram... Bilir misin, bazen bir bir kitabı okuyor ve birdenbire canlı bir şey yakalıyorsun, sanki, seni mutlu, enteresan, dolu bir hayatı yaşayacağın bir yere getirebilecek bir ipe sarılıyorsun. Ve çoğu zaman bunlar, kısa bir takım fışkırmalardır, ve ip öylece kopuyor... Fakat, bazen konunun içinden öyle koskoca bir şey, öyle bir kuvvet yüzeye çıkar ki! Ben, böyle bir şeyi, Castaneda’yı okuduğum zaman, yaşamıştım, hem bu, mutlaka dolambaçlı bir takım tasvirlerden meydana gelmezdi, hatta tersine – tasvirler ne kadar daha basit idiyse, konunun hiçbir dönüşünden kaynaklanmıyor gibi görünen bir şey o kadar daha parlak bir şekilde ortaya çıkardı.

- Ama onlar, ben Castaneda’yı da, Florinda Donner ile Taisha Abelar’ı da kastediyorum, kitaplarını ruhun yazdığını söylüyorlardı, işte bu da konunun içinden yüzeye çıkıyor...

- Sen bunları öyle söylüyorsun ki, sanki bu, bir şeyi açıklıyormuş :) Ve işte, Hindistan’a da beni bu canlı ip çekerdi. Ben, tabii, düşünüyordum ki, buraya gelir gelmez, hayatım hemen değişecektir, ve asla burada can sıkıntısı, aleladelik il karşılaşmayı beklemezdim. Burada her zaman sürükleyici ve çok enteresan olacağını düşünüyordum, bu da çok seyahat edeceğim için değil sadece, daha, Hindistan’ın kendisini de, sadece sade insanların oturduğu bir toprak parçası olarak tasavvur etmediğim için... Burada özel bir takım manyetik alanların bulunduğu, insanın halinin burada hemen değiştiği, burada bir takım şartların olduğu için özellikle burada çok sayıda ermiş kişilerin bulunduğu hakkındaki tüm o saçmalıkları muhakkak duymuşsundur...

- Bunların saçmalık olduğunu mu düşünüyorsun? – sıradaki tiramisu parçası, onun hafif şişkin dudakları arasında kayboldu. – Belki, bu gerçekten de vardır? Ben, kendim hakkında, Hindistan’ın beni çok değiştirdiğini söyleyebilirim. Avrupa’ya döndüğüm zaman ve Hindistan’a geldiğim zaman, hallerimdeki farkı belirli bir şekilde hissediyorum. Burada her gün – mistik bir tecrübedir, her gün şuurun yeni halleri meydana geliyor.

- Belki, özellikle buna inandığın için böyle oluyor? Plasebo gibi bir şey... Belki, burada, mistik bir şeyler yaşamaya kendine için veriyorsun, oysa Avrupa’da – bu, alışılmış, bayağı bir şeydir, ve orada başka şeyleri yaşamaya alışmışsın?

- Cesur bir fikir!

- Ben kendim, sık, üzerime etki edebilecek öyle “dışta” gibi bir şeyin olmadığına, herşeyin, ancak, dünyayı şu anda nasıl algıladığıma, ancak bana bağlı olduğuna ikna olmak istemiyorum. Böyle bir fikir korkutur... fakat, eğer gözlemlerim, onlar süslenmeden, aklımda düşünerek tamamlanmadan, dürüstçe ele alıp analiz edilirse, ben, halimi değiştiren, dıştan hiçbir etkiyi görmediğimi itiraf etmeliyim. Bugün şu daplara bakarak mistik bir takım şeyler yaşayabilirim, senin söylediğin gibi, yarın ise bunların hiçbiri olmayacak, sadece aleladelik olacaktır.

- Demek, bu dağların ruhunu algılamak durumunda değilsin sen, bir engel var. Mesela, şu dıştan etkinin olduğundan şüphe etmeye başlayabilirsin, ve bu da, zaten, engel olur. Bak bana, ben bundan şüphe etmiyorum :)

- Peki, neler yaşıyorsun?

- Bunu gerçekten öğrenmek ister misin? – onun vişne renginde koyu gözlerinde tutku kıvılcımları parladı. – Gidelim çabuk!

Elimden sıkı tutarak, beni, yakın çağlayanın uğultusuyla dolu küçük bir dağ evine peşinden sürükledi.

...Dudakları en kadar da sıcak, o, bir delikanlı gibi öpüşür, ve, Portekizli kızımın bütün hareketleri de cesurdur, kızlarınki gibi değil. Elbisemi üzerimden neredeyse yırtan ellerine teslim olmak o kadar şahane ki... Galiba, işte bunu tüm hayatım boyunca beklerdim... O, göğsümü hafif ısırıyor, sabırsız tırnaklarını sırtımda gezdiriyor... beni itiyor, ve ben yatağa düşüyorum... Çabuk soyunarak, benim yanıma giriyor, nihayet ona bütün vücudumla sokulabilirim. Öylesine esnek, kaslı, elastik ki, - elim, sırtının sağlam, zarif kaslarında kayıyor, ben, onun küçük poposuna değiniyor ve, kendime bastırarak, Kristi’den hafif bir inilti kopararak, on yapışıyorum... Daha aşağıya, avuçlarıma sokulan utanmaz kabaetleri arasından – poposunun sıcak deliği hafif sarsılıyor ve parmağıma teslim oluyor, öpücüğünden benim içime onun inlitisi dökülüyor, şimdi daha basık ve daha ağır... Onun elleri, bedenimin içine çöküyor sanki, ben ise, parmağımın ucuyla onu poposundan hafifçe beceriyorum ve amcığının artık, benimki gibi, büsbütün ıslak olduğunu biliyorum... Bunu görmek, dokunmak o kadar istiyorum ki... Ben, parmağımla kızı popdan beceriyorum! İnanılmaz... tahrik edici... Dar ve tutkulu delikte, bak, nasıl kayar... şimdi, galiba, sadece buna bakarak boşalacağım... parmaklarımın ikisinin ince bir duvar içinden birbirini hissettiklerinden... Mahmurlaşmış gözlü dişi kaplan az kalsın boşalacak benim altımda, fakat duruyor, okşamalarımın esaretinden kurtularak, kalçalarımı açıyor ve, dudakları ve dili ile benim sıcak, ıslak dudaklarıma yapışıyor... Orada inanılmaz şeyler yapıyor, ben, onun dilinin nerede biterek, benim klitorisimin nerede başladığını, onun dudaklarının şimdi nerede, başlayan orgazm ile kasılan becerikli parmağının da nerede olduğunu anlamıyorum, fakat duruyorum, dorukta daha bulunmak istiyorum, ama bu, çok zordur şu anda – beraber boşalmayı öylesine istiyoruz ki, fakat biraz daha, ve daha biraz... Dayan, benim hırlayan kızım, seni daha yalamak istiyorum. Sadece yat biraz, ben ise ayaklarının parmaklarını ısırayım biraz... Ayakların ne kadar da lezzetli... Senin de... Biz, birbirimizin ayaklarını seviyor, tabanlarımızın “avuçlarını” yalıyor, parmaklarımızı emiyoruz, yine onun üzerine yatmak, onun cüretkar klitorisini yalamak, parmaklarına, dudaklarına teslim olmak istiyorum... Ben, iki elimle onun göğüslerini tutuyor, onları sıkıyor, kâh hafif, kâh biraz daha kuvvetli sıkıyorum, meme başlarını parmaklarımın arasında sıkıyor, bırakıyor, tekrar sıkıyorum... hafifçe ısırıyorum... hayır, şimdi ben... şimdi ben, buyurgan ve kuvvetli olacağım, seni alacağım, kızım, sana tecavüz edeceğim! Çığlık, hemen hemen kopuyor onun dudaklarından, ellerinin ve ayaklarının hareketleri büsbütün karışık oldu, nerede ve kiminle olduğunu şimdi anlıyor mu, acaba?... ben, onu yatağa bastırıyorum, karnını, göğüslerini, kalçalarını kuvvetle sıkıyorum, daha fazlasını istiyorum, daha kuvvetli, daha parlak istiyorum, ve, kendim de beklemeden, ona bir şamar atıyorum, hafif, daha, daha! Onun dudaklarına yapışıyor, dilini hafif ısırarak, onu emiyorum... o, artık inlemiyor bile, ya hırlıyor, ya ağlıyor... bak sen... gene de kurtuldu, iki parmağıyla benim içime girdi, öteki eliyle yatağa bastırarak, üstüme çıkıyor, büsbütün tahrik olmuş ıslak amcığını yüzüme bastırıyor ve ben, şimdi artık duramayacağımızı anlıyorum, çünkü bu lav sıçrayan tutkuya dayanmak için artık güç kalmadı, ve ikimizi de girdabın içine soktu, dmndürmeye başladı, batırdı, tersyüz çevirdi ve öyle bir yere attı ki, orada kelime yok, sadece sevinç ve sessiz bir çığlık vardır...

...

- Sana, bir şey hatırlamak zamanı geldi, - o, benim gözlerimin içine baktı ve ben, şimdi çok önemli, heyecan verici, ve sevinçli bir şeyin meydana geleceğini anladım. – Seni bir yere götüreceğim, oraya bir zamanlar artık gitmiştin, fakat unuttun...

...Kimdir bu? Bu, şüphesiz, çok iyi tanıdığım yüze dikkatle bakıyorum, fakat, onun kim olduğunu anlamak için, çok ufak bir gayret yetmiyor bana... O, gülümsüyor, o, o kadar sevinçlidir ki, çünkü, nihayet, bana açabilecek...

- ...yıllar önce olmuş bir şeyi. Sen henüz çok küçüktün. Oraya beraber gelmiştik, bizimle daha o vardı, - arkasında duran birini göstererek, başıyla işaret etti, ve... Onu da ben tanıyorum, fakat kimdir bu??? O, gözlerini kaldırdı...

- O gün, bütün hayatımı değiştirdi, - sesi alçak, heyecandan hafif kısıktı... – O Kadın...

- O kendisi herşeyi görür, - kadın, onun sözünü kesti. – Gidelim, - beni elimden tuttu... Krur, sıcak bir avucu vardı, onu bırakmak istemiyorum.

...Akşam. Ama herşey ne kadar da tuhaf! Etrafta ne kadar da garip bir ışıltı var, nereden çıkar, acaba? Ortalık artık karanlıktır, fakat herşey avucun içinde gibi görünür... Bir ev! Kalbimin çarpıntısı, bana, bu yeri tanıdığımı söyledi. Bir Çin tapınağına benzeyen ahşap bir ev. Ben, daha hızlı yürümek istiyorum, fakat yapamıyorum – gözyaşları, gözlerimi kapatıyor... onun eli, şu anda neler yaşadığımı bildiğini göstererek, benim elimi sıkıyor. Ben neden ağlıyorum? Bilmiyorum... Sanki bir baraj yarıldı ve... bu sızlayan histen, kendime dair bütün telakkileri altüst edecek bir şeyi direkt şimdi hatırlayacağımın grgin beklentisinden şimdi paramparça olacağım gibi... Kapı, hafif dokunuştan açılıyor, kadın, elimi bırakıyor ve rüzgarın esintisi beni evin içine itiyor... Hayır, bekle, gitme, ama o artık yok, onu rüzgar alıp götürmüş... Yarıkaranlık odanın içinde bir kapı sessizce açıldı, ben, sesli sesli ağlayarak, O’nun kucağına güçsüz düşüyorum. O, yaşlıdır, fakat düşmeme izin vermiyor, beni sımsıkı kucaklıyor.

- İşte, sen geldin. Sen yine buradasın, kızım benim. Ağlıyorsun... Olur bu, olur.

Onun yüzünü buruşuklar kaplamış, o, beni okşuyor, fakat gözlerinde ve tebessümünde, acımanın eseri bile yoktur... Beni paramparça eden duygulardan elalem ağlıyorum, O ise, bana, yürümeyi öğrenirken düşen ve bu yüzden ağlayan bir çocuğa bakar gibi, bakıyor, - O, bunun bir ağrı da olmadığını, bunun, sadece ebediyet eşiği önündeki bir toz olduğunu bilir...

Üç genç kadın, soğuk, fakat dostça bir merakla, kapının boşluğundan beni izliyor. Onlar, üçüzler gibi, birbirne benzer – uzun siyah saçlı, uzun siyah entarili... Dikkatle bakıyorum – hayır, onlar tamamen farklıdır, ancak uzaktan benziyorlar... Gülmeye başladılar.

- Biz, üçüzler değiliz, sadece az bir zaman için birbirimize benzer olmak istedik :)

- Onları hatırlamıyor musun? :) Elbette, sen onları hatırlamazsın, onlar, oğlumun hanımlarıdır.

Odanın köşesinde, çok yüksek boylu bir adam belirdi, onun konturları neredeyse hemen dağıldı, ve o, sönük bir süt sarısı renginde bir ışık saçan uzun bir muma benzedi.

- İşte, görüyorsun, hatırlamaya başladın, - O, beni okşamaya devam ediyordu.

Kendimi, her zaman benim evim olan bir yere dönmüş gibi hissediyordum. Hiçbir yerde ve hiçbir zaman kendimi bu kadar rahat ve korunmuş hissetmemiştim. Burada herşeyin içine sinmiş olan özen, öyle bir yoğunluk derecesine ulaşmıştı ki, büsbütün yeni duyguların neden olduğu gözyaşı akıntılarını durdurmak için çok büyük çabalar sarfetmek zorunda kaldım. Bu, asla duygulara benzemezdi... Burada sala duygu yoktu! Bu, benim alıştığım algılara o kadar benzemezdi ki. Bambaşka bir şeydir, fakat duygu değil, işte nasıl bir şey bu.... Bu, muazzam bir şey değildi, sadece başka bir şeydi... Herşey başkaydı, ve bu dünyayı o kadar iyi bilirdim ki. Onu nasıl unutabilirdim?

...Odanın içinde bebekler emeklerdi ve bana ihtiyarların gözleriyle bakıyorlardı. Onları hiçkimse gözetmezdi... Bunların, O’nun torunları olduklarını hemen anladım... Ya ben? Ben kimim?

Kapının kanatlarını itiyorum ve onlar, leylak renginde bir gökyüzülü geceye açılıyor. Yoksa bu gece değil mi? Taşlı tepeler, yumuşak belli belirsiz bir ışık yayan kum renginde kayalar çemberi... Burada ne kadar da iyi, - nasıl bir huzur ve ne kadar da fevkalade güzel! Büyük bir çıkıntıda, yırtık pırtık beyaz elbiseli bir ihtiyar kadın oturuyor ve, erguvani gökyüzüne dalgın dalgın bakarak, göğsüyle bebeği emzirir... Bunlar insan değil! Şu ihtiyar kadın ve o bebek – onlar ancak uzakta insanlara benzer! Ve, ne kadar da tanıdık ve yakındır onlar bana, onlara karşı öyle bir sempatiyi yaşıyorum ki...

Bu rüya mı? ... BU RÜYA!!! Bu kadar gerçek rüyalae olur mu ki? Bu dünyayı tanıyorum! Hatıralar, çok hızlı ve parlak bir kasırga halinde üzerime uçuşuyor. Burada güneş olmuyor... Evrenin bucaklarında kayıp bu küçücük gezegende güneş olmuyor, burada her zaman leylaki bir gece... Burada savaşlar olmuyor, ve duygular olmuyor, burada herşey başka... Uçsuz bucaksız kum dağları, Ay’a benzeyen yakın bir gezegen... ve... onlar insan değildir! İnanamıyorum, kendimi rüyanın içinde hâlâ idrak mı ediyorum?

- Nine! Nine! Ben hatırladım! – evin içine koşuyorum... Ona nine mi dedim???

Bebekler, insan şeklini kaybetti... ışık saçan leylaki pıhtılar bana bakıyor, ve bunları birçok defa görmüştüm artık, ben bu dünyayı tanıyorum.

- Haydi, beni ninenin yanına götür! Çabuk olsana, ben idrak edişi kaybediyorum... Çabuk!.. – güneş beni artık uyandırmıştı, ben ise varlığımın tümüyle hâlâ oradaydım – erguvani bir gökyüzü ve yumuşak, zar zor farkedilebilen bir ışık yayan kum dağları ile o küçücük gezegende.

Kaybolan leylaki koku, insanî olmayan bir dünyanın eriyen hissi ile vedalaşmayı istemeyerek, daha uzun uzun yattım. Böyle rüyaları gördüğüm zaman, psikologların, rüyaların – uyanıklık algılarının sadece bir derlemesi olduğuna dair tecrübe ile denenmiş bir sonuç diye sundukları hipotezin hiçliği net bir şekilde görülür. Ben bilmiyorum, daha gerçek olan nedir – erguvani gezegen mi, yoksa Kulu vadisi mi? İkisinin de gerçekliğini-gerçekdışılığını ne ile ölçmek mümkün? Yaşanan hislerin derinliğinden ve yoğunluğundan hareket edilirse, o zaman, tabii ki, o gezegen, bu vadiden daha gerçektir. Çoğu zaman, ben, onların üzerinde hiçbir kontrole sahip olmadığım sıradan rüyaları görüyorum, - bu, uyanıkken körkütük sarhoş oluncaya kadar içmeye benzer. Ama bazen ben rüyadayken “ayılıyorum”, ve o zaman hiçbir karışıklık yoktur, bütün renkler büyüleyici güzel oluyor, suretler de – tamamlanmış ve canlı. Ben, kendini rüyada idrak etmenin sürekli olmasını nasıl yapmayı bilmiyorum, fakat, eğer böyle bir şey olursa, hangisinin daha gerçek olduğunu anlamak için, bu iki dünyayı hangi terazilerde tartacağımı bilmediğimden hiçbir şüphe yoktur. Ben, bunu düşündüğüm zaman, uyanıklık dünyası, rüya dünyasına doğru bir adım atıyor sanki, - sanki alışılmış bir ayar bir yana kayıyor ve her defasında çılgın bir fikir doğuyor – belki de onlar arasında hiçbir sınır yoktur?

 



<< Geri İleri >>