« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 16


…Rüzgar, yere yuvarlıyor. Yürümek imkansız. Ne takat, ne zaman var. Altı saattir tırnaklı demirlerin dişlerinin zar zor girebildiği kaygın, kırılgan, ince kabuk oluştumuş buzun üzerinde yürüyoruz. Her adım – tırnaklı demir ile buza kuvvetli vuruştur. Böyle bir yürüme yıpratıyor, ayaklar gerginlikten titriyor, yorgunluk “bu kadar gayret sarfetmeye lüzum yok, gücün kalmaz” diye kulağa fısıldar, korku “her yanlış adım – ölümdür, demirleri daha iyi kakmalısın” diye emreder. Takıldı, tutuyor mu, acaba? Evet, bedenin ağırlığını bu ayağa taşıyorum, sıradaki adım. Buzulda ipleri asmakla ve buz burgularını kamakla birkaç saat uğraştıktan sonra biz büsbütün ıslandık, zira güneş buzu eritir, su buzulun tamamını ince bir tabaka halinde kaplar ve, önünde yürüyeni arkalayarak, buzun üzerinde güçsüz yattığın zaman, ıslanıyorsun, ve ilkin böyle bir sıcakta bu hoştur hatta, şimdi ise şiddetli rüzgarın altında giysinin tümü buzdan bir zırha dönüştü, son gücü toplayarak yürüyoruz. Bir gün önce önümüzden 7 kişilik bir grup aşağıya doğru koşarak geçti – üçünün yüzleri yoktu – soğuk ısırmış. Bilmiyorum, bundan sonra nasıl yaşarlar, eğer hayatta kalırlarsa. Neden bir grev ilan ederek dönmemizi istemedim? Yukarıda kasırganın başladığı besbelliydi, Oleg’in aşağılayıcı gülümsemesinden mi korktum? Şimdi artık geçtir bunu düşünmek, şimdi hayatta kalmak lâzım. Andrey, tank gibi ileriye gidiyor – içine sıkışabileceğimiz, tıkanabileceğimiz, insanın canını alan şu öldürücü rüzgardan kurtulabileceğimiz bari bir taş, bari bir çatlak bulmayı ümit ediyor hep. Sıradaki hedef aldattı – farkettiği çatlak, çok dar, üstelik de açık çıktı – içine sıkışabileceğimiz, kasırgadan kapanabileceğimiz tenha bir yer bulmaya çalışırken, o, az kalsın onun içine büsbütün düşecekti – işte o zaman durumumux daha da kötüleşirdi... Galiba, Andrey bile umudu yitirecek gibi, bunu iyi gizlese de, - dağlarda panik – kesin ölümdür. Yapacak bir şey yok – çadırı direkt burada kurmak zorundayız, gidecek başka yer yoktur, güneş artık batıyor ve karanlık basmadan çadırın girmezsek – bu, ölümdür, burada artık konforu düşünmek için yer yoktur. Oleg, öylesine bitkin ki, yaptıklarını asla anlamıyor gibi geliyor – onun elleri ve ayakları her zamanki işi onsuz yapıyor gibiydi. İklime alışma, farklı yüksekliklerde her insanda farklı geçer, ve, galiba, onda şimdi işte dağ hastalığının şidetli nöbeti başlamış. Karar verilmiştir – direkt burada, yaklaşık 30 derece dikliğinde kocaman bir buz alanının ortasında duruyoruz. Böyle bir yamaçta düşüş – aynen serbest uçuş gibidir. Belki, bu daha iyi işte? Dinlenirim... Dehşetle bu fikirleri kovuyorum, fakat gözleri kapatıp dalmak ne kadar da istiyorum ama... Koveyöre katılmalıyım – arkadaşların bütün hareketleri otomatikleştirilmiş, ben onlara bakarak tekrarlıyorum. Buz burgularını kakıyoruz – bunlar kendimizi sigortalamak için. İki tane daha iyi. Yünlü kolçaklarla çalışmak çok zor, eldivenlerim nerede – bilmiyorum, çıplak ellerle çalışmak zorundayım... üşüyor, olsun, battaniyenin altına sokar, üzerine üfler, ısıtırım. Buz burgusu, üçte ikisine kadar buzun içine girdi. Yeter. Yok, az. Yeter be... herşeyi çabucak tamamlamak o kadar istiyorum ki... Hayır, gene de teslim olmamalı, herşeyi sağlam yapmalı. Şimdi işte tamam – başına kadar girdi. Güneş, sabahleyin etrafındaki buzu eriterek burguyu kızdırmaması için, üstüne karı yığıyorum. Her birimiz için birer buz burgusu daha – bunlar sırt çantalamızı asmak için. nihayet çantamı çıkarıyorum... tüh... yardımcı kordon çok uzun, çanta şimdi bir metre aşağıda sallanıyor, onu nasıl alabilirim ki... neyse, sonra... şimdi buzda basamak yapmak lâzım. Yapıyorum. Az, daha derin yapmalı. Ter, gözlerime akıyor, vücudum ise buz kabuğu ile kaplı. Nasıl bir şeyler yapabiliyorum ki, aslında? Ölüm korkusundan mı? Bence, o artık yoktur, benim için artık farketmez, fakat Andrey’in sesli emirlerini yerine getiriyorum. Oleg de sessiz, var gücüyle çalışıyor. Basamk yapmaya yardım ediyor. Şimdi, yarı doğrularak, etrafta her yerde yukarıya doğru yükselen bu sonsuzluğa bakarak, durabiliriz. Rüzgar, her yerime giriyor – havlı montun içine, onun üstündeki rüzgarlığın içine, montun altındaki yeleğin içine, yeleğin altındaki yünlü polartc’in içine – bu, imkansız gibi gelir, fakat bu şiddetli rüzgar için hiçbir engel yoktur. Onun üzerine hatta yatmak bile mümkün, ben de bunu yapıyorum işte – harika bir his – ben rüzgarın üzerinde yatıyorum! Şahsi sigorta olmasaydı, beni, çantayı çıkarır çıkarmaz, dağdan aşağı alıp götürürdü öylece. Şimdi de çantayı boşaltmak lâzım – çadırı kuracağız. Supapı çözüyorum – üstte faz ocağı, alıyor, Oleg’in eline veriyorum – “aldın mı?” – “aldım”, ellerimi bırakıyorum, tenteyi çıkarıyorum – “aldın mı?” – “aldım”. Her eşya elden ele verilir, ufak bir hata yaptın mı – ve herşeyi rüzgarla alıp götürür, bu da – ölümdür. Az sonra güneş batacak.

Herşeyi bırakıp, boşvermek arzusu meydana her defasında, evde olmadığımı, ertelemek ya da bir başkasına havale etmek mümkün olan bir şey ile uğraşmadığımı, kendi davranışlarımın sorumluluğundan kaçmak için hiçbir imkanın olmadığını anlıyorum, onun için aradan araya meydan gelen ümitsizliği aşmak zorundayım. Oleg, artık beşinci ya da altıncı kez çadırı karkasın üzerinde germeye çalışıyor, belki işte şimdi... hayır, yeniden rüzgar herşeyi tersyüz çeviriyor. Andrey, aynısını diğer uçtan yapıyor, o da başarısız. Bir saattir, yarı dikey buz duvarı üzerinde oyalanarak, çadırı kurmaya çalışıyoruz. Güneş nihai olarak battı, bizde ise hiçbir şey henüz hazır değil... güneşsiz derhal müthüş soğuk çöktü, zira herşeyi yanında biz daha da tamamen ıslağız! Çadırı kurmamaya karar veriyoruz, bu imkansızdır, onun rüzgarlanması öyle ki, şimdi üçümüzü de sigortalarımızdan koparır gibi geliyor. Çadır nasıl yırtılmıyor, anlamıyorum. Hayret. Çadırın köşelerini buz burgularıyla tespit ederek, onu öylece buzun üzerine atıyoruz – içine, büyük bir kılıfın içine gibi, giriyoruz. Çadırın girişi önünde birkaç buz burgusu daha kakarak, onlara şahsi sigortayı bağlıyoruz – şimdi, içeri doğru inerek, kendi bağlamada asılarak, durmak mümkündür. Bağlama, boğuyor, ayaklarımızın altına çantaları asarak, ayaklarımızı onlara dayasak, daha iyi olurdu, ama buna gücümüz yoktur artık. Andrey’in ve Oleg’in, meğer, hâlâ varmış! Ben ise artık hiçbir şey yapamıyorum – yarı sayıklamanın içinde kalakaldım, arkadaşlar durmadan birşeyler yapıyor, ama benim için artık farketmez. Ayaklarımın altında destekği buluyorum – ha, çanta gen de ayaklarımın altındaymış, ona dayanmak mümkün, ve bağlama artık bu kadar boğmuyor. Ama önemli değil, gene de gebeririz. Gaz ocağını yakmak imkansız, peki, o zaman suyu nasıl içebiliriz? Su kaybı – kesin ölümdür. Bu geceyi susuz yaşayamayız – susuzluktan gebeririz, ben su içmek istiyorum, başka hiçbir şey istemiyorum – sadece içmek, yoksa kalkar ve aşağıya atarım kendimi, artık dayanamıyorum... su... ne kadar su, tam bir göl, eğilerek suyun içinde oynuyorum – ne kadar mutlu – ne kadar su! Bu sayıklama, sayıklama... kendime gelerek, silkiniyorum, arkadaşlar bir şeyler yapıyor, galiba biri dışarıya çıkıp çatlaktaki kardan biraz içeriye getirmiş, ortalık artık tamamen karanlık içinde, herşey elle yoklayarak yapılır, küçük fenerlerin pilleri böyle bir soğukta hemen bozuluyor, ışık tutmak, ancak el ekspanderi halindeki içeyerleşik bir dinamodan çalışan bir fenerle mümkün. Bardaklar içindeki karı, karınlarımız üzerinde ısıtıyoruz, yavaş yavaş su birikiyor yudum yudum. Bir saat daha geçti... yoksa iki saat mi?.. susuzluğu biraz giderebildik. Çadırın girişini kapatıyoruz, fakat aralık gene de kocaman – yaklaşık 20-30 santimetre çapında – bu delikten her birimizin asıl bulunduğu ipler geçiyor. Rüzgar, büyük bir şiddetle içeriye dalıyor, ipleri çengelle sıkıştırarak bağlıyoruz, ama yok... aralık gene de çok büyüktür ve ondan içeriye kar sızıyor – ufacık kar taneleri, fakat ne kadar da çoktur onlar... şafağa kadar dayanmak... İki saat sonra çadırın içi büsbütün karla dolmuştur. Kar yığıntısı içinde yatıyoruz. En yakın kar tabakaları vücut ısısından eriyor ve buza dönüşüyor. Buzdan tabut... Karı etrafa itiyoruz, o tıkızlaşıyor, kar ise yeniden yığıyor, ve eninde sonunda biz gömülü kaldık – hiçbir yere hareket edemiyor, kımıldayamıyoruz bile – iyi olan tek şey – ortalık ılıklaştı – kar, soğuktan korudu. Zaman yoktur – sadece aralıksız bir sayıklama vardır, o ebedîdir, bu dağların ebedî olması gibi, ben, bilmiyorum – gerçeklik nerede, ben bilimiyorum – ben neredeyim.

Sabah... bu birinci sabah mı, yoksa ikinci mi? Ve bu, sabah mı, acaba? Saate göre, sabahtır, fakat hâlâ eskisi gibi karanlık – fırtına dinmiyor ve hatta daha da şiddetleniyor. Anlamıyorum, nasıl ve ne zaman Andrey ile Oleg çadırın içinden çıkabilmiş, buz duvarlarını kırabilmiş, çantalarımızı kurtararak taş gibi donmuş sucuk ve peyniri çıkarabilmişler, fakat şöyle ya da böyle, ama ağzımda şimdi yemek var ve ben onu yavaş yavaş eritiyorum, tat yok, hiçbir şey yoktur, dikkatim gene kendi sıcaklığımla erittiğim kar dolu sıradaki bardağı yere düşürmemek üzerinde yoğunlaşmıştır. Evet, sabah artık geçmiştir, şimdi artık gün başlamış, yoksa akşam mı? Şimdi önümüzdeki sabaha kadar hayatta kalmak lâzım – şansımız var... Bisküvi – ağzımda bisküvi var ve ben onu kemiriyorum – bu karanlıkta kar yığıntısının içinde ayaklar altındaki çantadan bisküviyi nasıl alabilmişler, acaba? Ne biçim tat ama... boşver, tadı önemli değil, fakat ne kadar da iğrenç ama... nedir bu? Aman Tanrım, bu benzin, yahu! Benzin şişesini alarak, gaz ocağını yakmaya denemişler ve benzin bisküvinin üzerine dökülmüş, biz bunu yedik mi? Evet, onlar da bunu çok geç anlamışlar – nasıl da midem bulanıyor... şimdi kusacağım... haydi, birşeyler yiyelim üzerine... gaz ocağını yakabilmek çok önemli – o zaman suyumuz olur, o zaman dudaklarım, şişmiş bir pabuca benzemeyecek, öksürük de boğazımı yırtmayacak... derken kalbimde keskin bir ağrı nöbeti, daha, daha – bu da nedir böyle? Benzinle zehirlenmekten mi yoksa? Şimdi akşam mı, gece mi? Sabah mı? İkinci sabah. Hiçbir şey değişmiyor, herşey eskisi gibi. Artık yaşamak istemiyorum, ölmek istiyorum. Ölmeme izin verin. Vücudum kurumuş, gözyaşları için bile su yok. Aşağıda ne kadar da iyi! Orada ne kadar da mutluydum! İstediğin kadar su, yeşil otlar, ekmek, patates, ayran, kızarmış yumurta... seks... bir zamanlar ben seks yapardım, artık hiç yapmayacak mıyım?!.. artık hiçbir zaman beni hiçkimse kucaklamaz, sıcak yatağın içinde yuvarlanmayacağız, tutku ve sevgiyi yaşamayacağım... herşeyi bırakıp aşağıya inmek lâzım! Bunu hâlâ yapabiliriz, eğer herşeyi bırakır ve hemen şimdi inmeye başlarsak. Ne halde olursak olsun, fakat ulaşabiliriz – kolsuz, ayaksız, yüzsüz, ama hayatta kalırız, henüz denemek mümkündür. Kalkıyor, çadırın içinden çıkıyorum, aşağıya doğru yürüyorum – yürümek ne kadar da kolay, ben ulaşabilirizm. Ha... bu sayıklama, sayıklama... şuurun fışkırmaları hep daha seyrek, daha kısadır, şimdi hemen hemen tüm zamanım sayıklama içinde geçiyor, fakat o şahanedir, bana şaşırtıcı bir şekilde ince heyecanlar temas eder – çınlayan bir seniç, üstün mutluluk, hayata karşı hayranlık yaşıyorum. Ne kadardır buradayız? Üç gün mü? Üç gün!!.. az sonra üçüncü sabah başlayacak ve, bir şey değişmezse, biz öleceğiz. Duygular, fikirler yok – billur gibi bir üstün mutluluk .ınlayan soğuk bir sesle diyor ki – bugün öleceksin, az sonra bütün ıztıraplardan kurtulacaksın.

Sabah... güneşli, bulutsuz, rüzgar yok, biz çadırdan çıkıyoruz, ağzımızla güneşi yakalıyoruz, gaz ocağını yakıyoruz, tavuk suyu... bu mutluluktur, bu tanrının kendisidir – tavuk suyu. Ben üç gündür işememiştim, şimdi vücudum yeniden hayata geliyor, bir tarafa uzaklaşacak gücüm yok, hemen şurada, ifade edilemez bir zevkle işiyorum. Çantalarımızı topluyoruz, biz güç doluyuz, aşağıya inmek lâzım, çok yorgunuz, şimdi artık sadece aşağıya, o yeşil ovalar ve billur gibi ırmaklara doğru, yatmak, güneş almak, göğe bakmak, yemek, içmek. Ben, ısırgan otundan bir çorba istiyorum, haşlanmış yumurta, nefis kızarmış patates istiyorum... Oleg, bağlamda birinci, aşağıya yürüyor, ben ortada, sonuncu – Andrey. Güneş, çok şahane parlar. Bir çığlık. Kim bağırıyor? Oleg nerede??!! Aşağıya doğru çok hızlı uzaklaşan bir nokta – buz üzerinde hafif bir hışırtı – ve yeniden her taraf sessizlik içinde... İşte böyle – hop, ve bir saniye içinde dağ insanı yalayip sildi... ben anlamıyorum, bu nasıl mümkün... bu kadar çok şey yaşadık, ve... bu nasıl olur... Oleg’in asılı duran sırt çantasına yaklaşarak, buzda bir delik görüyoruz – herşey anlaşıldı, o acele etmiş, buz burgusunu sonuna kadar kakmamış, buzun üst parçası ince bir mercek halinde kopmuş, onun altında ise – buz yumuşak, kabarcık kabarcık, yarıya kadar kakılmış burguyu tutamadı. Dağlarda zor ölüm olur mu? Basit bir hata, basit bir ölüm, o artık yok, bunu anlayamıyorum. Bir rüyadaymış gibi, onun bütün eşyasını çantadan çıkarıyor, sadece dönüş yolunda bize lâzım olacak şeyleri alıyor, geri kalanını aşağıya atıyoruz. Kelime yok, fikir yok, fakat eller işini yapıyor – hayatta kalmayı başarmalıyız, aşağıya inmeliyiz, çatlaklar bölgesini geçmeliyiz, ileride daha çok mücadele bekliyor, bizim ise yanılmaya hakkımız yoktur artık – eğer biri çatlağın içine düşerse, diğeri onu artık tek başına çıkaramaz. Ne göründü orada? Bir defter mi? Oleg’in günlüğü! Onu yanıma alacağım. Andrey acele ediyor, biz iniyoruz.

 



<< Geri İleri >>