« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 15


Dağ geçidi, bizi iliklere işleyen ılık bir rüzgar, dağınık dağınık uçan bulutlar ve, uzak ve aynı zaman da yakın karlı tepelerin yarım dairesini tutuşturan parlak dağ güneşi ile karşıladı. Beş saatlik pek de zor olmayan bir çıkıştan sonra bugünkü gezinin amacı ulaşılmıştı. Sırt çantamı yere bırakarak, eğimli ve dar bir tepede biraz gezinmeye gittim. Raj, otlarda uzanarak, hemen uykuya daldı. Geri dönmek için zamanımız gerektiğinden fazlaydı, onun için ben, sivri kaya çıkıntılarını dolanarak, acele etmeden sola doğru yürüyordum. Dağ geçidinin öbür tarafındaki darboğazı dikkatlice incelemek istiyordum. O, komşu bir küçük tepeden işte şimdi tamamen açılacak gibiydi... ama hayır, bir sonraki tepeden... ve bir sonraki tepe dahi... Evet! Sıradaki çıkış, beklenmedik bir uçurumla tamamlandı – ilerlemek için artık yer yoktu. Darboğaz, dar, dik, güneş ışığıyla dilu idi ve uzakta hemen hemen dik olan bir dağ ile bitiyordu. Buradan, en üst noktadan, uzaklara bakınca, bir uçma, darboğaz üzerinde süzülme hissi doğuyordu ve ben, kâh kanatlarını hemen hemen kımıldatmadan hava akımlarında süzülebilen, kâh, aniden bir noktaya dönüşerek, tüm hızıyla aşağıya pike yapabilen güçlü kuşlara gıpta ediyordum. Bu güzelliğe bari bir adım daha yaklaşmayı o kadar istiyordum ki... uçuruma doğru bir adım attım, sonra bir adım daha, ve bir adım daha... ve derken aşağıya doğru bir patikanın indiğini buldum – öyle sarp ki, onu ancak çok yakın yaklaşarak görmek mümkündü.

- Raj!

Beni işitmiyordu, rüzgar sesimi başka tarafa götürüyordu.

- Raaaj!!!

Cevap yok. Nerededir, acaba? Herhalde, güneşten ve rüzgardan saklanarak, taşın arkasında öylece yatıyordur. Geçit noktasına dönmek zorunda kaldım.

- Raj, geçitten sağ tarafa doğru aşağıya inen bir patika gördüm. Orada geçiş var mı? O darboğazda ne var?

- Evet, orada patika vardır, fakat biz oraya gidemeyiz, çünkü karanlık basmadan önce dönmeye zamanımız kalmaz.

- Peki, orada ne var?

- Darboğazın en aşağısında bir kasaba var, adı Malana, ama yabancıları oraya sokmuyorlar, orası kutsal yerler ve en iyisi oraya gitmemek.

- Tuhaf... Ne, hiç mi sokmazlar? Orada ne, sınır muhafızları mı duruyor?

- Hayır, muhafızlar, tabii ki, yoktur, ama oraya gitmemek bizim için daha iyi, hem zamanımız da artık az. Kasabadan geçmek mümkündür, ama sadece kasabanın en ortasından geçen ana patikadan. O patikadan başka bir tarafa bir adım bile uzaklaşmak, çok ciddi bir şekilde cezalandırılır – en iyi ihtimalde çok büyük bir para cezasını – yaklaşık 100 Dolar (Ne kadar!?!!) – ödemeye mecbur ederler.

- Peki, sonra ne?

- Sonra patika sağ tarafa sapar ve iki-üç saat daha darboğazın içinde ırmak boyunca gider, sonra da yola çıkar.

- Orada taksi bulmak imkanı var mı?

- Yüzdeyüz söylemek zor... büyük bir ihtimalle, evet, ama gene de bize zaman yetmez.

- Bana ise yeter gibi geliyor. Bak, aşağıya iniş iki saat, yola kadar üç saat, bir saat de şuraya-buraya, sonuç olarak da biz daha karanlık basmadan taksi bulup Naggar’a dönebiliriz. O kasabayı görmek istiyorum, ayrıca da ben, bir ütü gibi, aynı yolda ileri-geri gidip gelmeyi sevmem. Gidelim, Raj. Yolun bu ek kısmı için sana ayrıca öderim... ikiyüz rupi daha, tamam mı?

Raj, tereddüt ediyordu, ama ikiyüz rupi, terazinin kafesini benim tarafıma artık hemen hemen kaydırmıştı. Nihayet, kararını verdi.

- Ancak, Malana’da sadece ve SADECE patikada yürüyeceğine, ondan uzaklaşmayacağına, hiçkimse ile konuşmayacağına söz ver, zira bir olursa – sadece senden sormazlar, fakat bana da düşer. Hatta, eğer bir kimse, bu çocuk ya da yetişkin biri olsun, seni çağırırsa, hiçbir durumda patikadan ayrılma.

- Peki, patikadan sapmak benim için yasak olduğunu, madem, kendileri de biliyor, o halde niye beni çağırsınlar ki? Beni dürtmek niye ki, zira bu tam bir hiledir?

- ...Öyledir işte...

- Peki. Gidelim, Raj.

Aşağıya giden yol güzeldi, fakat onda yürümek zordu. Patika, aşağıya çok dik iniyordu ve bazen, sıradaki çıkıntının ardından onun kaybolduğu gibi gelirdi, fakat her defasında, en kenara yaklaşarak, onun akla hayale gelmez bir zikzak halinde ileriye uzaklaştığını bulurdum. İki yanda kayalar yükeslirdi, patikanın etrafında çalılık büyümekteydi, onun arasında da koyu bulutlar halinde muhteşem bir kendir çalıları toplaşırdı. Kendir, Kulu ovasını boydan boya büsbütün doldurmuştu, ondan esrar kullananalar için has bir cenneti oluşturarak, ama burada onun bitkileri özellikle gürdü (Belki, işte bunun için Rerihler de özellikle Kulu’da yerleşmişlerdi? :)).

Yaklaşık yarım saattir biz dik olarak aşağıya iniyorduk ve derken sağ tarafta ararlıksız kayalar duvarı içinde ben zar zor farkedilebilen küçük bir keçiyolu gördüm. Onu hiçbir şekilde tanıyamazdım, eğer Andrey zamanında kayalarda dağ patikalarını görmeyi bana öğretmeseydi – bunu anlatmak imkansızdır. Mesela, Andrey, bir yamacı göstererek, diyor ki – bak, orada keçiyolu var. Durup, dikkatle bakıyorsun, bir dakika, iki dakika geçiyor – yok, hiçbir şey görünmüyor – sadece yamaç, taşlar, ot ve çalıların büsbütün tekdüze bir yığını. Bakışı başka bir tarafa çevirip, biraz bekledikten sonra, tekrar oraya bakıyorsun. Ve yaklaşık onuncu defada birdenbire keşfediyorsun – evet, evet, orada ke.iyolu vardır! Fakat onu, sanki gözlerinle de görmüyorsun, daha doğrudu direkt baktığın zaman gözlerinle görmüyorsun. Böyle bir keçiyolunu görebilmek için, ona, sanki gizlice bakmak lâzım, yan bakışınla yöreyi süzerek, ve o zaman birdenbire yamaçta biraz daha parlak dolambaçlı bir çizgi beliriveriyor. Oraya direkt bakıyorsun – hayır, hiçbir şey yok. Tekrar yan bakışla tarıyorsun – evet, vardır çizgi. Ve, böyle patikalarda aynı şekilde yürümek de mümkün – onun dönüşlerini yan bakışınla keşfederek.

- Raj, bak, orada keçiyolu var, o nereye gider?

Ben, bunu öylesine, bir-iki dakika durup soluk almak almak için sormuştum, ama bu soru Raj’ın üzerinde beklenmedik bir etkiyi yaptı. Bana, hatta korkmuştur gibi geldi.

- Gidelim, Mayya, zamanımız az.

- Seni böyle korkutan da ne?

- Hiçbir şey, sadece karanlıkta dağlarda yürümek istemezdim, ve ben...

- Yok, Raj, beni kandıramazsın. Haydi anlat, bir keçiyi gibi beni burada sürmen için sana para vermiyorum ve, madem ki benim rehberimsin, haydi görevini yap, ilgimi çeken şeyler hakkında bana bahset.

- Anlatıyorum ya zaten...

- Anlat işte, ancak bana yalan söyleme, Raj, ben yalan için para ödemedim ve, aslında, bu dostça değildir.

“Dostluk” tarafına bastırmam, yardım etti, - hindular, “dost”, dürüst değil” v.s. gibi kelimelere karşı gayet duyarlıdır. Onlar ne kadar dakik değil ve laubali ise, o kadar da insafa düşkündür. Ben, Deli’den Keşmir’e gelirken, duraklardan birinde otobüsümüzün içine her türlü ıvır zıvırın satıcıları girdi ve ben bir bağlam muz satın almak istedim. Hindistan muzları, bizde satılanlara asla benzemez – onalr küçüktür, yaklaşık on beş santimetre uzunluğunda, ve tadı da buruk ve çok tatlıdır. Ve, tabii ki, onlar çok ucuzdur. Satıcı, bir kilo ağırılındaki bir bağlam için benden yirmi Rupi istedi. Bizim paramızla bu yaklaşık on beş Rubledir /yaklaşık 1 Türk Lirası – Terc. notu/, onun için de ben tereddüt etmeden parayı almak için çantama alimi attım, fakat satıcının gözlerinde bir şey hoşuma gitmedi ve ben yanımda oturan hinduya dönerek, böyle bir bağlam muzun fiyatını sordum. “Sekiz-on Rupi, mem”, diye cevap verdi o. Satıcının benden yirmi Rupi istediğini öğrenince, o beklenmedik bir şekilde onu... ayıplamaya başladı! Özellikle de ayıplamaya, bunu tahmin edebileceğimiz gibi, azarlamaya değil. Ve satıcı – olgun yaşta bir erkek – mahcup oldu, ezilip büzülerek, suçlu suçlu gülümsüyordu, yalvarırcasına bana bakıyordu, otobüsün yolcularının hepsinden (!) özürü diledi, benden on Rupi aldı, beş kere teşekkür etti ve böylece de, mahcup olmuş olarak, gitti. Ve işte şimdi de Raj’ın davranışının dostça olmadığına işaretim işlemişti, ve o suçunu telafi etmeye başladı.

- Bu keçiyolu, mağaraya gider, onu görebilmen şaşırtıcıdır ama... o mağara acayiptir, oraya gitmemek daha iyi.

- Ne, gene mi para cezasına çarptırırlar??

- Hayır, onu kimse korumaz ve içine isteyen herkes girebilir... fakat kimse istemiyor.

- Yılanlar mı? Örümcekler mi? Tehlikeli bir uçurum mu? Ne var orada?

- Sana nasıl anlatsam ki, Mayya... bunu aöıklamak kolay değil... ancak, seni aldattığımı düşünme, ben aldatmıyorum...

Raj’a teskin edici bir işaret yaptım. Endişe etme, beni aldattığını düşünmüyorum.

- Bu mağaraya “çalınmış hayatlar mağarası” derler.

- Enteresan bir isim! Orası tehlikeli mi?

- Yok, tehlikeli değildir, ama herkeste bu farklıdır, ve çğu zaman bu trajedidir... ben oraya girmekten korkarım, fakat ağabeyim giröişti, orada olan olan herşeyi anlatmıştı, yoksa herşeyi değil mi... şimdi artık bunu bilemeyiz. Ondan sonra o eskisi gibi yaşayamadı, o bedbaht oldu, çok bedbaht, bulardan gitti ve çok yıldır onun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Bu mağara, insanları bedbaht yapıyor, ve bizim ailemiz de zarar gördü. O, ağabeyimi çaldı.

Hava çok sıcaktı ve ben şu anda harap olmuş ailelerin hikayelerini dinlemek istemiyordum, bu az dokunurdu. Hindular için aile, Avrupalılar için olandan çok, çok daha büyük bir önem taşır, fakat sadece akrabalarını ebedi olarak terkettiği için bir insanın hayatına kaybedilmiş demek – bu artık fazladır. Ama, insanların herşeyi işte böyle bırakıp gittiğine göre, demek, bir şeyler oluyor orada. Benim bırakacak bir şeyim yoktur, ben zaten herşeyi bırakmıştım (baş redaktörün domuş gibi suratı geldi aklıma ve hemen de eriyip gitti – o, bu güzelliklerle asla bağdaşmıyordu).

- Peki, Raj, bu kadar mistik yeter. Tek bir şeyi bilmek istiyorum – oraya gidersem (bunu duyunca, Raj’ın esmer yüzü hafif sarardı), tehlikeli herhangi bir şey beni tehdit etmez mi?

Ben, reel, normal bir tehlikeyi kastediyorum, mistiksiz. Şeytanlar ve tanrılardan ben korkmam, bizde, Rusya’da, bunların sıkıntısı vardır, onun için böyle bir şey ile karşılaşırsam, sevinirim ancak.

- Hayır, öyle bir şey orada yok. Ancak dikkatli ol, burada sivri taşlar üzerine düşerek pekala yaralanmak mümkündür.

- Bu beni en az endişelendirir, ben iyi tırmanırım. Peki, bu çok zaman almaz – sadece gidip bakayım. Ve bakma bana böyle mahküm mahküm, ben ruhlara ve hayaletlere pek inanmam.

Keçiyolunun pek de sarp olmadığı çıktı, onda tırmanmak zor değildi, ama inmek, her zamanki gibi, daha zor olur... ama neyse, tecrübem vardır. Tırmanırken, Andrey ile Koktebel’e /*Kırım’da Feodosiya’nın civarlarında bir kasaba. Tatil yeridir – Terc. notu/ gidişimizi hatırladım, orada Voloşin’in /*Rus şair ve ressam, 20’nci yüzyılın başlarında Koktebel’de yaşamıştı – Terc. notu/ mezarı bulunan tepenin hemen arkasında küçük bir kaya var, patika ona yaklaşır ve sonra da direkt yukarıya dikey olarak çıkar. 10 metreye kadar yukarıya çıkarak, biz, bir kişinin zar zor durabileceği küçük bir çıkıntıda durarak, sevişmeye başladık. Ovanın direkt bizim altımızda yaklaşık üçyüz metre aşağıda bulunması, hislere bir keskinlik katardı. Sırtımı kayaya dayayarak, ellerimle sağ ve sol tarafta bulunan çıkıntılara yapışarak ve ayaklarımla Andrey’i sararak, ben, onun her hareketi ile bedenimde yukarıya ve genişliğine doğru yayılan hislere kendimi vererek, onda asılı kaldım ve her tarafa açılan uzamın enginliğini kendi içime emerdim..

Yirmi metreye kadar yukarı çıkarak, yukarıya ve sağa doğru giden bir kaya girintisini buldum, o da daha yirmi metre sonra direkt mağaranın önüne beni getirdi. Mağaranın girişi, burada sık yetişen çalılık ve marihuana ile kapalıydı ve, bunun yanısıra, o şekilde bulunurdu ki, onu, ancak çok yakın yaklaşarak, farketmek mümkündü. İçerisi çınlak, kuru, asla korknuç değil ve oldukça rahat idi. Burada gölgede çok güzel dinlenmek, kitap okumak mümkün. Mağara derin değildi – toputopuna üç metredir, şurada da işte oturabileceğim bir yer var. Herhalde, Raj’ın ağabeyisi de burada oturmuştu, ve başkaları... ve, özel bir şey hissedilmiyor. Duyguludur ama bu Hindular, vallahi. Darboğazın karşı duvarı üstünde kuşlar uçardı, gökyüzü parlak mavi idi, oturmak rahattı ve yavaş yavaş hafif bir uyuklama üzerime çöktü. Katettiğim yolun yorgunluğu kendini gösteriyordu. Bir-iki dakika kestireyim, sonra da dönerim...

Ama kestirmek olmadı, ve, popomu oraya buraya kıpırdattıktan sonra ve uyku için rahat bir pozu bir türlü bulamadan, bu yerin ziyaretini bununla bitirmeye karar verdim. Hafif bir üzüntü ile hayaletlerin, esrarengiz olayların ve buna benzer şeylerin yokluğunu tespit ederek, yavaş yavaş aşağıya inmeye başladım. Daha kaya girintisinde ben, Raj’ın hiçbir yerde görünmediğini farkettim – herhalde, yine bir taşın altına çökerek uyuyordur. İnmek zor değildi, çünkü hemen hemen her taşın “canlı” olduğu Kırım’ın kayalarından farklı olarak, buranın dağları oldukça sağlamdır, ve bir çıkntıya yapıştın mı, ona emniyetle tutunmak mümkündür. Benim kendime güvenimi sanki yalanlayarak, patikanın hemen yanında ayağımın altından birdenbire bir taş fırladı, ben dengemi kaybettim ve aşağıya düştüm. Bereket ki, ancak yarım metre kadar yuvarlandım, ama, bunun yanında, kalçamı çok acı bir şekilde vurdum ve, çıkmış gözyaşlarına direnerek ve acının dinmesini bekleyerek, birkaç dakika otların içinde oturdum.

Raj, patikada yoktu. Bensiz gidemezdi, tabii ki, demek... ha, anladım, adam, yalnız kaldığından istifade ederek, bir taşın arkasında ihtiyacını gideriyor, herhalde.

O anda da yukarıdan birinin patikadan bana doğru yörüdüğünü gördüm. Hemen hemen birkaç dakikada o, benim en az yarım saat harcayacağım mesafeyi katetti, böyle kötü bir yolda böylesi bir hızla hareket etmek mümkün olduğuna inanamıyordum. Adam bana yaklaşınca, onun bir “sadhu” olduğunu gördüm. Üstelik de o yalınayaktı! Böyle sivri taşlar üzerinde yalınayak yürümek! Sadhu – bunlar, gezen rahiplerdir, onların bütün malvarlığı, parlak turuncu bir kıyafet ile yemek taşıdıkları bir kaptan ibarettir. Ve asa. Deli’de onları görmüştüm, fakat orada onlar utanmadan turistlerden para deilenen ya da para karşılığı onlarla fotoğraf çektiren sıradan gösterişçiler izlenimini verirdi. Bu sadhu’nun öyle biri olmadığı aşikârdı. Alçak boylu, hareketlerli konsantreli, kesin, bütün görünüşü eğilim ile dolu gibiydi. Yanıma yaklaştığı zaman, ben hafif yana çekilmeye karar verdim, fakat bir taşa takılarak za kalsın düz yerde yıkılacaktım. Sadhu, bana ve bakışın beni hayrete düşürdü. Bu bakış ne kadar sürebilirdi – yarım saniye, bir saniye, en fazla iki saniye, o, dışa değil, sanki içe doğru yönelikti, derin ve koyu idi. Yüzleri, bedenler, eşyaları biz dış görünüşlerine göre değerlendiririz, fakat hakiki, canlı bir bakışı ancak senin içinde uyandırdığı yankıya göre değerlendirmek mümkün. Sadhu’nun bakışı, bir çan sesi gibi yüreğimde yankılandı, ılık bir dalga vücudumdan geçti ve keskin bir sempati ve sevgi kabarmasını doğurdu. Onun hiç de sempatik bir oğlan gibi görünmediği dikkate alınırsa, bu daha çok garip ve hatta uygunsuz idi, şu tozlu, ihtiyar, kurumuş bir gezgine karşı bu ani sevgi de nereden çıktı? Bu, tabii ki, erotik bir sevgi değildi, ama onu ne ile karşılaştırmak mümkün ki... karlı, fırıl fırıl dönen, patinaj alanındaki hafif, çok hızlı bir tipi gibi, orada çocukken patinaj yapardım, buz, fenerlerin ışığını yansıtır ve herşey ya içimde, ya da etrafımda dönerdi.

Beni birdenbire kaplayan bu duygularla büyülenmiş olarak, patikada iki büyük taşın arasında bir tıpa gibi takılıp kalarak ve onun yolunu kapatarak, sadhu’ya bakakaldım. İngilizce biliyor mu, acaba? Çok az da olsa, fakat ihtimal vardı – Varanasi’de yüksek öğrenim görmüş ve çok iyi İngilizce bilen sadhu’ların rastlandığını duymuştum.

- İngilizce anlıyor musun?

Sadhu, bir şey söylemeden, bana bakıyordu sadece. Ve gene de kirpiklerinin zar zor farkedilebilir sallayışından beni anlıyor gibi geldi.

- Ben, bir turist değilim, yani sadece bir turist değilim, saçmasapan sorular sormayacağım, beni ilgilendiren... (bunu nasıl anlatayım, yahu...) sadece hakikat, anlıyor musun? Ben, doğruyu, gerçeği istiyorum, senin gözlerinde gördüğüm şeyi istiyorum.

Gene kirpiklerin hafif sallayışı. Kim onu anlar... Onun gibi konsantreli ve sarsılmaz bir mimiği olan bir insanda böyle bir hareketin bir anlamı vardır, herhalde... hayret mi? Ona nasıl bir şey söylesem, acaba... zira şimdi gider, ben ise onunla konuşmak istiyorum. Rusya’dan geldiğimi söyleyeyim mi? Genelde hindular, gözlerini ve ağızlarını açarak, seviçle “aaa... Rusya!!!” diye bağırır, ama bu, budalalıktır, yahu! Bir taraftan tam bir aptallık hissederedim, gitmemesi için neler söylemek gerektiğini bilimyordum, diğer taraftan da aynı zamanda olağandışı bir açıklığı yaşardım – şuurumun sanki başka bir tarafıyla.

- Kendi pratiğin, kendi dinin hakkında bir şeyler anlatabilir misin?

O, hiçbir şey söylemeden, gözlerimin içine bakmaya etti, fakat bakışı artık sımsıkı kapalı değildi, o, sanki bir şeyler görmüş ya da görmeye çalışıyor gibiydi. O anda ümitlerimin boş olduğunu anladım. O, sadece gezen bir rahiptir, bırak İngilizceyi, büyük bir ihtimalle Hintçeyi de bilmiyordur, herhalde, ve ancak kendi çoktan unutulmuş lehçesinde konuşur...

- Kendi arzularını izle! – duyuldu gür, sağlam ve dostça bir ses. İngilize konuşuyormuş gene!

Gezen rahipten böyle bir tavsiye duymak ne kadar da tuhaf! Ben, daha çok tersini beklerdim – züht bir hayatı yaşamak tavsiyesini. O, düşüncelerimi okumuş gibi,

- Evet, ben bir sadhu’yum, fakat sıradan bir insan olmayı kenime yasakladığım için değil, kendi arzularımı engellediğim için değil, tersine, asıl onların tezahür etmelerine izin verdiğim içindir ve onlar, şimdi bulunduğum yere kadar beni getirdiler ve bundan sonra da götürecekler. Arzulardan başka hiçbir şey yoktur bir yere götürecek, - dedi.

- Ama, eğer BÜTÜN arzularını izlersen, kendi kaprislerinin bir uzantısı haline gelmez misin?

- Sen, neyi kapris diye adlandırırsın ki? Asla önemsiz olarak bakmayı sana öğrettikleri bir arzuyu mu? Arzular – canlı varlıklar gibidir. Onları uzun zamana ve sistemli bvir şekilde bastırırsan, onlar ölüyor ve onlarla beraber insanda geri kalan herşey de ölüyor ve sadece hasta bir vücut, hasta duygular, hasta bir akıl kalıyor. İnsanlar herşeyi kendilerine hep yasaklar, yasaklar, yasaklarlar... başkaları yönlendirir ve zorlarlar, kendi çocuklarından bir şeyler isterler, onlar ve kendileri için, tabii ki, saadet isterler, fakat onlardan kim bu saadete ulaştı ki? İnsanı saadete ancak onun serbest arzuları ulaştırabilir. Ki, onlar serbest olduğu zaman, o zaman işte onlar sevinçlidir, o zaman onlarda özel bir tazelik, özel bir kuvvet meydana gelir, arzular, boş fantezilerden gerçek bir kuvvete dönüşür, insan da hakiki bir yapıcı olur, o, hem kendi içindeki, hem de dışındaki dünyayı oluşturur – gene de yapmak istediği şeylere uygun olarak.

Böyle şeyleri bir rahipten duymayı asla beklemezdim! Beni, hem söylediklerinin manası, hem de ifade gücü şaşırtmıştı. Bunda bir tiyatrallık yoktu, bu, arındırılmış, açık bir irade idi. O, bunları söylerken, ben hatta incitmiş olduğum kalçamı dahi unuttum. Konuşan bir fili görmüş olsaydım, o halde bile daha az şaşırırdım. Konuşma beni sürüklemişti.

- Peki, ya birçok kişinin tahrip etmeye, acı vermeye, tanahı doyurmaya yönelik arzuları yaşadıklarına ne yapmalı, bunlara nasıl bakmalı, bu arzuların da mı tezahür etmesine izin vermeli?

- Sende acı vermek ve tahrip etmek arzusu var mı?

- Benim öyle bir arzum yok...

- Peki, o zaman niye soruyorsun?

- Ben, başkaları hakkında soruyorum...

- Ben şu an başkaları ile konuşmuyorum – şu an seninle konuşuyorum ve özellikle şu an kendi arzularımı izliyorum, ki önümde başka biri olsaydı, bende başka bir arzu meydana gelirdi.

Buna karşı söyleyeceğim bir şey yoktu.

- Bundan başka, eğer insan öldürmek, yağmalamak, zarar vermek arzusunu duyacak kadar hasta ise, - devam etti sadhu, - bu da işte toplam olarak onun doğal sınırlayıcıları olan muazzam sayıda diğer karamsarlıkları yaşadığı anlamına gelir. Benim için ise... ve, gördüğüm kadarıyla, senin için de... benim için etrafımda sevinçli, kendi yolunu arayan ve bulan insanların bulunması daha hoş, onlara yardım etmek hoşuma gidiyor, fakat ancak, bana göre, hakiki bir kurtuluşa getirebilecek şeylerde.

- Ben de işte öyle yaşamak istiyorum.

- Sen, istediğini düşünüyorsun sadece, fakat ben bunun öyle olmadığından eminim, yoksa sen başka türlü görünürdün, bakışın, hareketlerin, sözlerin – herşeyin başka türlü olurdu. Sen, hürriyete ve aydınlığa ulşaşmayı ancak “prensipte” istiyorsun, fakat her anını sen nasıl yaşıyorsun? Ben, en iyi ihtimalde, hayatının yüzde birini kurtuluşu aramak için harcadığını, geri kalan zamanın ise hiçbir önemi olmayan fikirlerin, hiçbir anlamı olmayan hareketlerin küçük, fakat öldürücü bir telaşının içinde geçtiğini söylesem, herhalde, yanılmış olmam. Böyle bir hayat – ne sevinç, ne de doluluk getirmeyen, sadece iç aleladeliğin ve ondan kaçmak için spazmodik gayretlerin aralıksız dolaşımına seni her geçen gün ile hep daha sıkı bağlayan izlenimlerle zamanın alışılmış şekilde doldurulmasıdır. Hakikatin sana açılmadığına üzülmek akılsızcadır, zira hayatının büyük bir kısmında sen onu aramıyorsun. Burada tavizin yeri yoktur. Ya hemen şimdi, - parmağıyla önündeki toprağı gösterdi, - sen istediğini yapıyor, ya da hemen şu anda mekanik bir yaşam sürdürüyorsun ve bu an, terazinin ya bir kafesine, ya da öteki kafesine yatar. Bunu anlarsan – sözde değil, pratikte anlarsan, hayatının her anı için fiilen mücadele etmeye başlarsan...

Sadhu, beni biraz yana çekerek, artık gitmeye hazırlanıyordu ve derken bir an için durdu ve bana döndü.

- Bir mesel vardır, onu sana anlatayım. Bir dağ köyünde bir bilge yaşarmış, kendi şuur seyahatlerinde keşfettiği şeyleri yazmak onun hoşuna giderdi, fakat yazdılarını okuyacak kimse yoktu. O, geçimini sağlamak için, balık avlardı ve, kitabının sayfalarına onu sararak, pazarda satardı. O sayfaların akıbeti meçhuldür – belki, biri çöplüğe gider, bir başkası yırtılır ve çürür, biri de, belki, bir kimsenin eline geçer ve orada yazılan sözler, arayan kalbe ulaşır ve orada kendi izini bırakır – kim bilir? Ve, onun arzusunun öyle olduğuna göre, ve bu arzunun canlı ve hür bir arzu olduğuna göre, bunu günden güne hayatı boyunca yapmaya devam ederdi. Ben şimdi seninle konuştuğum zaman da aynı şeyi yapıyorum – senin kaderin hakkında ve söylediklerimin akıbeti hakkında neler düşünebileceğime bakmadan, kendi arzuma göre hareket ediyorum. Ben hiçbir şeyi beklemiyorum – ben arzu ettiğim şeyi yapıyor ve yoluma devam ediyorum.

- Sen, “arzu canlı ve hür idi” dedin. Onları nasıl ayırmak...

- Onları yaşarken ve yerine getirirken, sevinç, merak, öntatma yaşadığın, ilerde seni seni bekleyen şeylerin esrarengiz oluşunu hissettiğin arzular vardır. Ve, bir hafifleme veren arzular vardır.

Ben, devamını bekliyordum, fakat o, galiba, istediği şeylerin tümünü artık söylemişti.

- Seninle karşılaşmak benim için hoştu, - dedim ben, onun gözlerine bakarak. – Ne kadar çok şey tesadüfe bağlı ama.

- Tesadüf mü? Ne anlıyorsun bu kelime altında?

- Yani... tesadüfü anlıyorum işte :)

Sadhu gene derin derin bana baktı ve cevabımın asla onun ilgisini çekebilecek bir cevap olmadığı izlenimi oluştu.

- Dur, şimdi. Tesadüf – bu, iki olay arasında bir bağın, sebep-sonuç bağının olmadığı zamandır, ben bunu kastediyorum. Burada bu zamanda bulunmam – bu, bir tesadüftür, çünkü aynı şekilde ben başka bir yerde de olabilirdim.

- Ama “bağ yok” ya da “aynı şekilde” diye bir algı sende var mı? Şu anda, mesela, ben dağları görüyor ve onları tasvir edebilirim – yüksek, güzel dağlar. Kendi arzularımı duyuyor ve onları da tasvir edebilirim, fikirlerimi algılıyorum ve saire – bütün bu algılar belirli olarak mevcuttur ve onları mümkün olduğu kadar ayrıntılı olarak tasvir etmek benim için zor olmaz. Fakat, “bağ yok” ve “aynı şekilde” gibi algılar da nedir? Onları tasvir et, eğer sende var iseler.

Ben, söylediklerini sessiz sessiz hazmediyordum. Böyle bir yaklaşımı iyi bilirdim, fakat bu kadar basit şeyler için onu uygulamak aklıma bile gelmezdi.

O, devam etti:

- Sende, “bağ yok” fikrinin algılanması vardır, fakat “bağ yok” algısının kendisi, büyük bir ihtimalle, yoktur. Bu, büyük bir fark.

- Evet, ben gerçekten hiçbir “bağ”ı görmüyorum ve hiçbir “bağ yokluğu”nu da görmüyorum, ben ancak tahmin edebilirim ki, o...

- “O” – bu kimdir? “Bağ” mı? Sende olmayan bir algı hakkında nasıl konuşabilirsin ki? Bu, bir yalandır, bir kendini aldatmadır, ki bunun üzerinde işte yanlış düşünüş inşa edilir. İstersen, “bağ” ile ilgili fikir hakkında konuş, çünkü “bağ” kelimesi vardır, fakat “bağ”ın kendisi hakkında sen asla hiçbir şey söyleyemezsin – hiç! Ne onun var olduğunu, ne de onun var olmadığını, ne de hatta onun var olup olmadığını senin bilmediğini bile.

- Ama nasıl bu, dur bir dakika, bekle...

Gene aptal görünmemek için, itirazımı iyice düşünmek istiyordum.

- Bak, ben, ilkin bir şeyin, onun peşinden de başka bir şeyin meydana geldiğini görebiliyorum ve böyle sürekli hep aynı şartlarda oluyor. Bir taşı atıyor ve onun, yere çarpınca, sesini işitiyorum. Ve bu iki olay arasında bir bağın mevcut olduğunu ben tahmin edemez miyim?

- Edebilirsin. Fakat bu, “bağ” diye bir algıya sahip olduğun anlamına gelmez. Ve, olaylarda hiçbir kurallık görmediğin zaman da, bu, “bağ yok” diye bir şeyi gördüğün anlamına gelmez ve, buna göre, bu karşılaşmamız hakkında da biz bir şey söyleyeymeyiz – ne bunun bir tesadüf olduğunu, ne de tesadüf olmadığını. Bu iki tutum arasında muazzam bir fark var. Birinci tutm – bunun için esasların olmadığı zaman, görüş oluşturmak – böylece yanlış düşünüş meydana gelir, ikinci tutum da – bunun için yeterli esasların yoksa, bir görüş oluşturmamaktır. Sen, eğer bütün görüşlerini ve kanaatlerini yeniden gözden geçirirsen, onların muazzam sayısının asla hiçbir şeye dayanmadığını ve onları sadece alışkanlıktan, ya da diğer insanların görüşlerine uygun olmak arzusundan ve bunun gibi sebeplerden dolayı sürdürdüğünü bulursun.

- Bunlar hakında daha fazla konuşmak isterdim, sen aşağıya gidiyorsun, değil mi, beraber yürüyerek, konuşmaya devam etsek, ne dersin? Ya da hatta şöyle bir şey – ben şimdi Naggar’da kalıyorum, seni misafire davet etsem, ne dersin?

- Yok, böyle bir arzu bende meydana gelmiyor.

- Yazık... neden buluşmalar bu kadar kısa sürer...

- Bana göre, bu, şu anda kendinden hiçbir şey teşkil etmediğin içindir. (Yani!??). Kendin üzrinde hiçbir çalışma yapmadın, hiçbir tecrübe elde etmedin, ve, belki de, onun için sohbete devam etmek arzusu bende doğmuyor. Bilgili insanlarla bir daha karşılaşmak şansı sende olacak mı – bu, meçhuldür, fakat seninle konuşmak arzusu onlarda oluşur mu – bu, ancak sana bağlı, duyduklarınla neler yapacağına bağlıdır... Rishikesh’e git.

Son sözlerini belli belirsiz, çok hızlı söylemişti.

- Rishikesh’e mi? Neden? Niye? Ne zaman?

Fakat sadhu, sanki hiç durmamış gibi, büyük bir hızla aşağıya doğru yürüdü. Ona yetişmek imkansızdı – hemen ayağımı kırardım, hem incitmiş olduğum kalçam da kendini göstemeye başladı, orada mavi-yeşil bir bere oluşmuştu. Bu arada, Raj nerede? Bu soru, beni cidden endişelendirmeye başladı, aşağıya, sonra yukarıya baktım, birdenbire başım döndü ve... ve ben uyandım! Mağarada uyandım! Demek, bütün bu zaman ben uyuyordum... Şuna bak... Ayağa kalkarak, dışarı fırladım, kaya girintisi üzerinden koşarak geçtim ve, patikaya bakarak, yukarıya bir taş daha atmaya hazırlanan Raj’ı gördüm.

- Mayya, kazara sana isabet etmedim mi? Taş atmaya başladım, çünkü tam beş dakikadır görünmüyordun.

- Ne kadar??!! Beş dakika mı?

- Evet, beş dakika ya da buna yakın.

Patikaya inerek, Raj’a yaklaştım.

- Raj, bütün bu zaman içinde burada mı duruyordun?

- Evet, görüş alanımda bulundukça, seni izliyordum.

- Ve buradan kimse geçmedi mi?

- Yok.

- Ve sadhu’yu burada görmedin mi?

Raj telaşlandı.

- Sadhu mu? Hayır, burada kimse yoktu... Mayya, sen iyi misin? Biraz tuhaf görünüyorsun. Bir şey mi oldu?

Lanet olsun... Ben, taşa oturarak, başımı ellerimin arasına aldım ve düşünmeye başladım. (İnanamıyorum, bu nasıl olur, demek, bu bir rüya mıydı? Bu KADAR gerçek rüyalar olu mu... imkansız bir şey bu).

- Mayya, cevap ver bana, sen iyi misin?

- Biliyor musun, Raj, şimdi ben anlıyorum, neden mağaraya “çalınmış hayatlar mağarası” adını vermişler. Senin ağabeyin tam olarak neler anlatıyordu, hatırlıyor musun?

- Belirli hiçbir şey, neredeyse bir saçma, herhalde, o gün kafası bozuldu, burada karşılaştığı bir kız hakkında bahsederdi, ona âşık oldu, onunla beraber yaşıyordu, onların çocukalrı, evleri vardı, o mutluydu, sonra da herşey kayboldu, fakat bütün bunların ne demek olduğunu ben bir türlü anlayamadım. Ağabeyim o güne kadar bir türlü kendine eş bulamıyordu, bir ailesinin, çocuklarının olmasını çok isterdi, belki, bundan dolayı da kafası bozuldu...

- Galiba, ben anlıyorum. Mağara, senin ağabeyinin hayatını çaldı, çünkü ilk başta ona aradığı şeyi vermişti, fakat o, hayatın kendisini asıl kendi içinde aramak yerine, hayatı için bir dayanak yapmak istediği bir şeyi aradığı için, bu ona sadece hatıraları bıraktı, fakat onun içinde hiçbir şeyi değiştirmedi, bundan sonra da hayatındaki bu delik ile nereye gitsin... bende ise mağara hiçbir şeyi çalmadı, çünkü bana verdiği şeyi şeyi geri almak imkansızdır, zira bu, ne mal, ne de ailedir – bu, zaten ben olan bir şey, benden bir parçadır – benim anlayışım, benim yönelimimdir.

Raj korkmuş görünüyordu.

- Mayya, haydi yolumuza devam edelim, senin söylediklerini anlamıyorum ben, ve burada daha fazla kalmak değmez gibi geliyor bana, gidelim.

Yalvarırcasına beni yenimden çekti, ve gerçekten de gitmek zamanıydı, burada artık yapacak bir şey yoktu. Çantamı almak için eğildim ve ağrıdan az kalsın bağıracaktım. Kalçamı yokladım – orada bütük koyu bir bere vardı.

 

Dik bir yamaçtan bir saatlik aralıksız iniş sonrasında, bir günde çifte track’ı yürümenin iyi bir fikir olduğundan şüphe etmeye başladım. İniş, çıkıştan daha kolay gibi geliyor ancak. Çıkış esnasında kaslar yorulur, fakat ayağın yola yumuşak koyulur, sen nereye bastığını görüyorsun ve sakatlanmak ihtimali hemen hemen yoktur. Bu lanet olası inişten ise ayaklarımın tabanları, dizlerim uğuldar, ayaklarım, birden bir tümseğe ya da bir taşa indiğin zaman, bu yük için tipik olan yorgunluktan titrerdi. Dinlenmek için zamanımız yoktu, - karanlık basmadan büyük yola varmak lâzımdı.

Derken uzakta birkeç ev gördüm. Evler, renk ve biçim bakımından öyle organik bir şekilde dağların manzarasına uymuş ki, onları asla farketmemek de mümkündü.

- Malana!

Heyecan verici bir serinlik geçti sırtımdan. Etrafa bakınca, marihuana çalılarının burada özellikle gür olduğunu gördüm. Az sonra da kasabanın sakinleri göründü, - bu çalıları küçük oraklarla kesen erkekler. Gülümsemeden ve asla hiçbir duyguyu belirtmeden, Raj’ı selamladılar, bana ise bakmadılar bile.

- Şuna bak, Hindistan’ın tümünde erkekler bana sürekli bakar, burada ise hiçkimse bir bakış bile atmaz. Onların hoşlarına gitmiyor muyum, ne, yoksa burada erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkiler mi farklı?

- İlişkiler farklıdır, bu gerçek... Burada istediğin kadar evlenmek ve kocaya varmak mümkündür, eğer her defasında tanrılara bağışladığın sedece yirmi rupin varsa. İstersen, bir geceliğine bile evlenebilirsin. Ve, istediğin kadar da boşanabilirsin. Bedava.

- ! Peki, ya ahlak nasıl?

- Buranın kendi ahlakı var, burada herşey, her yerden çok farklıdır. Ve, aslında, bu kasaba lanetlenmiştir, onun şeytanlara ait olduğunu söylüyorlar.

- Ve ne anlama gelir bu?

- Buradan uzak durmak daha iyi olduğu anlamına gelir.

- Ne olabilir ki?

- Burada herşey olabilir. Geçen sene bir fırtına kopmuştu ve evin birinde orada bulunan herkes ölmüştü. Neden öldükleri bilinmiyor, orada çocuklar da, yetişkinler de vardı, toplam 7 kişi. Onların cesetlerini kayadan aşağıya attılar, ve o günden sonra o evde hemen hemen her gece çeşitli sesler duyulurdu. O zaman evi ateşe verdiler, ama durum daha da kötüleşti, - sesler, çalıların içinden, köşelerden duyulmaya başladı, onun için, karanlık basınca, burada sokakta hiçkimseyi göremezsin. Ve, sadece bu olsaydı! Burada o kadar çok şey oluyor ki...

- Belki, onlar marihuanayı çok fazla içiyorlar?

- Daha çok tersi – onu bu kadar çok içtikleri için işte... aslında da, bütün bu garip şeylerin burada neden meydana geldiğini ben düşünmek bile istemiyorum, buraya çok nadir uğrarım, ve her defasında da mümkün olduğu kadar çabuk geçip giderim.

Kasabaya girdik. Derenin aktığı harap bir patika boyunca parmaklıksız balkonlu iki katlı ahşap evler durur. Balkonlarda, ayaklarını aşağıya sarkıtarak, sert yüzlü ve ağır bakışlı kadınlar oturur. Hepsi tek bir işle meşgul – daha sonra bütün Hindistan’a ve onun dışına da satılan esrar üretimi ile. Marihuana çalılarının yoğun bir şekilde avuçlar arasında öğütülmesi sonucunda bir zaman sonra ellerin derisi üzerinde kendir kitlesinin kalın yağlı tabakası oluşur. Bu kitleyi avuçlardan temizleyerek, ondan satış için küçük kalıplar yaparlar. Her yaştan olan yerli çocuklar da aynı şey ile meşgul, - bazıları hemen yolun kenarında durur ve küçük avuçlarıyla patikanın üzerinde sarkmış marihuana dallarını ezerler, bazıları da, çeşitli esrar cinslerini teklif ederke, onu burada en düşük fiyata satın alabileceğime beni ikna etmeye çalışarak, karşıma çıkarlar. Raj’dan bu sümüklü uyuşturucu satıcılarını yanımdan kovmasını istedim ve kasabanın uzağında bulunan küçük bir mabedi gösterdim.

- Bu mabet mi?

- Evet, ama oraya gitmek yasaktır, ve onun fotoğrafını da çekmek yasaktır. Daha, burada hiçbir taşa dokunmamanı söylemeyi unuttum. Yerli halk, bazı taşlarda onların taptıkları ruhların yaşadığına inanır ve, böyle bir taşa dokunursan, senin için bu kötü olur – para ödemek zorunda kalırsın, ve belki de büyük bir miktarda, - bu, Malana’nın sakinlerinin keyiflerine bağlıdır.

- Peki, böyle bir taşı görebilir miyim?

- Eğer bilseydim, sana gösterirdim, fakat ben bilmiyorum.

Bir şeyler içmek istedim, biz de o anda bir mağazanın önünden geçiyorduk. Mağaza, çok harap ahşap bir ambarda, içinde Snickers ve Coca Cola şişeleri parlayan yarı karanlık bir pencereden ibaretti. Patikadan mağazaya kadar ancak iki adımlık bir mesafe vardı, ve ben bu adımları neredeyse atmıştım, fakat Raj, sımsıkı omuzumdan yakalayarak, beni tuttu.

- Oraya bile gitmek yasak! Söyledim ya sana – patikadan ayrılma. Ver bana paranı.

Parayı ona verdim, o da onu yakında duran bir yerliye uzattı, adam da onu eğri pencereye soktu. Pencerenin içinden esmer kirli bir el su şişesini uzattı.

Az sonra da kasabanın sonuna vardık, ben ise, marihuana ve karamsar insanlar dışında, başka hiçbir şeyi görmedim. İşte sana esrarengiz Malana...

 



<< Geri İleri >>