« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 14


Yatakta, güneşin yumuşak ışığı altında uyanmak, hiçbir yere acele etmemek hoştur. Bugün ben sadece gezmek, not defterim ile ağacın gölgesinde oturmak, güneşte ısınmak, Deny ile konuşmamızdan aklımda kalan herşeyi, bundan önce hiçbir yerde okumadığım esrarengiz düz yol pratiği ile ilgili düşüncelerimi yazıya geçirmek istiyorum. Sözgelimi, neden hiçbir yerde okumadım? Yoksa bu gizli bir pratik mi? Kendimi bir sıra, üstelik de, ruhî bir pratik ile ilgisi olan bir sıra ilişik hissetmek hoşuma giderdi ve, bu pratiği, sıradan insanlar iiçin kapalı olduğu özellikle onun için duymadığımı düşünmek istedim... Dallı budaklı bir çam ağacı altında oturarak, elimde boş not defterim, her yana sarkmış kulaklarım ve artık hemen hemen kuklalaşmış gözlerim ile mistik ritüeller, inisiyasyonlar ve kutsal ruhun inmesi hakkında hayaller kurardım.

Kahretsin! Böyle hayatın tümünü tatlı düşler içinde geçirmek mümkün! Çocukken her gün uyumadan önce uzun uzun hayal ederdim ve, bu hayaller her türlü saçmasapan şeyler hakkında idiyse de, bu, bir dalgınlık içine düşmeye ve bari bir takım zevkler edinmeye izin verirdi, çünkü geri kalan zamanın hemen hemen tümü içinde ben, istemediğim şeyleri yapmak zorundaydım ve bu zorunluluk, içinden gerçek bir sevincin sızamadığı kurşun renginde bir gök halinde üzerimde sürekli asılı dururdu. Bu kurşunun acı tadını adeta hissediyorum... kurşunun tadını nereden biliyorum ki?.. ha... evet... nehirde, diğer çocuklarla beraber ateş yakar ve aküdeki kurşunu eritirdik... tuğlada konik şeklinde bir deliğe döküyorsun, sonuçta ağır bir küçük piramit meydana geliyor, sıcaktır, elleri kirletir, acımtrak eller... kulaklarımda annemin keskin sesi: “Sen, bir kız olarak, şu oğlanlar arasında ne yapıyorsun? Kimdir o çocuklar... Neden bilmem kim ile arkadaşlık ediyorsun...”. Fakat hayaller, zerre kadar hayatımı değiştirmezdi – kara ve hüzünlü hafta içi günleri, tatil günlerinin çirkin Siyam ikizleri ile değişirdi, onların ardından da yine hafta içi günleri başlardı.

Okul yıllarımın büyük bir kısmının geçtiği bu mağara karanlığı – bunlar, negatif duygular mı, yoksa bunlar nedir? İşte BUNU gidermek sahiden mümkün müydü? Şu anda böyle bir şey yoktur, ama şu anda tam olarak yaşıyor muyum, acaba? Kesinlikle, hayır. Karanlığın yerine, yılın mevsimine, hava durumuna ve şartların mekanik olarak bir araya gelmesine bağlı olarak renk tonlarını değiştiren Gri Hal (aleladelik – Terc. notu) geldi. Yazın onun rengi daha açıktır ve ılık güneş altında ya da akşam serinliğinde kendini unutmaya izin verir, kışın musallat ve hatta kaygılı olur ve çoğu zaman uyuşuk bir şekilde süren bir kış depresyonu halinde devam eder. Ve, böyle daha ne kadar mümkün... ama onların hepsi bir şekilde yapabiliyor, yaşıyor, hayatlarını sürdürüyor ya... fakat beni böyle bir hayat asla tatmin etmiyor, onu direkt şimdi değiştirmek istiyorum. Peki ne yapmalı? Direkt şimdi benim hiçbir negatif duygum yoktur, demek, giderecek bir şey de yok... Peki, öyle de yazarım – “negatif duygu yok.. En azından, ben onları farketmiyorum. Direkt şimdi giderebileceğim bir şeyi şimdilik görmüyorum”. Yazdıklarıma baktım... Evet, pek fazla değil.

Ve, buna rağmen, arayışlarım ile ilgili bütün fikirleri ve olayları yazıya geçirmek kararı, birdenbire öyle büyük ve parlak bir sevinç uyandırdı ki, hemen kalkıp bir yerlere koşmak, acilen bir şeyler yapmak istedim – bari Himalaya’nın gökyüzünde açılan işte şu çok yüksek çam ağacına tırmanmak, ya da bir spiral şeklinde dağlara çıkan şu yeşil patikalarda beş-altı kilometre koşmak... Böylece pratiğimin günlüğünü tutmaya başladım.

Oturmak artık istemiyordum ve Rerihlerin müzesine nihayet uğramaya karar verdim. Girişte beni çok ihtiyar, ama buna rağmen çok canlı görünen bir kadın karşıladı. Anlaşılan, burada herşeyi o yönetirdi. Bana, hem bir rahatsızlğı, hem de bir merakı aynı anda uyandıran keskin, fakat ağır olmayan bir bakışla baktı ve, bir kere bile gülümsemeden, ikinci kata çıkan merdiveni gösterdi. Evet, sert bir bekçi... Amam benim o hoşuma gitti – ihtiyar bir kadına asla benzemiyordu. Derin buruşuklara rağmen, onda, daha genç yaştaki insanlarla onu bağlayan hiçbir şey yoktu – öyle gelirdi ki, sanki o tüm hayatı boyunca aynen şu anda gibi görünürdü. Onunla konuşmak istedim, ama o artık evin içine girdi ve arkasından da kapıyı kapattı. Merak, beni ileriye kovalıyordu ve ben kapıya o kadar yakın yaklaştım ki, onun kokusunu net olarak duyabilirdim – musonlar mevsiminde ıslak, kara ve hafif parlak, acımasız dağ güneşi altında da ılık ve solgun olan ağır ağaç kokusu.

Kapıya hafif vurdum, ama kimse cevap vermedi ve ben bir daha vurdum, bu kez da ısrarlı. Yine cevap yoktu.

- Ne istiyorsunuz, Miss?

Gizlemek daha iyi olan bir meşguliyet başında yakalanmış gibi, beklenmezlikten silkinerek, başımı çevirdim. Önümde yaşlı bir adam duruyordu ve hemen, onun da burada yaşadığını anladım. Esrarengiz kadından farklı olarak, o biraz gülümserdi ve ben hemen o anda, bari onunla ortak bir dili bulabileceğime hükmettim.

- Buraya az önce bir kadın, ihtiyar bir kadın girdi. Onunla konuşmak isterdim. Bu mümkün mü? Onu çağırabilir misiniz?

- Hayır, onu çağırabileceğimi sanmıyorum.

- Neden?

- Bu saatte o genellikle meşguldür, ve ben onu asla rahatsız etmiyorum.

- O – bu evde bakıcı mı?

Adam, nedense, gülmeye başladı.

- Evet, onun gibi bir şey, ama bunun hiçbir önemi yok... Miss, şu anda evin içine girmek yasak, onun için ikinci kata balkona çıkın ve içeriye pencerelerden bakın, sonra da şuardaki resimlere bakabilirsiniz, - eliyle evin sol tarafına işaret etti ve ben, güleryüzlülüğüne rağmen, sohbet etmek pek de niyetinde olmadığını ve hele de bakıcı kadın hakkında bir şeyler anlatmak istemediğini anladım.

Hafif hayal kırıklığına uğramış halde, ikinci kata çıktım ve hayretle orada, bütün dünyadan parmak izleriyle lekelenmiş pencerelere yapışarak, balkonda tur atıp dolaşan turistleri buldum. Ben de bir pencereye yaklaştım. Onun içinden, yarıkaranlık bir odayı zar zor görebilmek mümkündü. Oda, hiçbir izlenim bırakmadı üzerimde. Sıradaki pencereye yaklaşıyor ve bir oda daha görüyorum... masa... sandalyeler... cam dolap... kitaplar... Bunu niye yapıyorum ki? ...Yavaş yavaş balkonda yürüyorum, köşeyi dönüyorum, - aşağıda, küçük bir avluda, büyük bir ağaç altında, portakal renginde çiçekler ve kırmızı ritüel pudra ile süslenmiş Hint ilahlarının taştan figürleri duruyor. Az önce konuştuğum adam, özel bir süpürge ile parmaklıkların arasından çöpü süpürüyor ve, keskin ve fazla tatlı bir koku ile tüten rayihaları düzeltiyordu. Bu koku hoşuma gitti ve hatta bilmem neyin bulanık hatıralarını uyandırdı.

O yere daha yakın yaklaşmak istedim ve aşağıya indim. Bakıcı (yoksa bir rahip mi?) benim yaklaştığımı hissetti, döndü ve bir ara sessiz sessiz bakıyordu, sanki aklında tartıyordu – benimle konuşmaya değer mi, değmez mi diye. Şaşırtıcıdır, ama bakışı direkt gözlerimin önünde değişiyordu – dalgınca nazik ve hatta biraz aptalcadan o gayet çekici bir şeye dönüşüyordu ve hatta, onun gçzlerinin içine oldukça uzun bakarsan, başka hiçbir şekilde anlatmak imkansız olan bir şeyi öğrenmek mümkün diye gelmeye başladı.

- Fotoğraf çektirmek için gelmedin, galiba?

- Yok, buraya daha yakın gelmek istedim sadece.

- Odalara neden bakmadın?

- Onlarda ilginç bir şey var mı ki?

Adam güldü.

- Bilmiyorum :), ama her gün buraya insanlar gelir, çok insan, ve pencerelerden odaları seyreder. Bazıları hatta birkaç kez geliyor. Anlamıyorum – bunun niye yaparlar. Sandalyenin ya da gece vazosunun kimde nasıl durduğu ne farkeder ki?

Adamın İngilizcesi, ama, pek de fena değildir, ve, galiba, şimdi sohbet etmek için beş dakika öncekinden daha çok isteklidir. Herhalde, onu benim sıradışı davranışım etkilemiş, - diye düşündüm ben ve hemen kendi önemlilik duygusu ile dolup taştım, kendimi, etraftaki insanlar üzerinde bıraktığı izlenimden başka hiçbir şeyi görmeyen hantal, davul gibi şişmiş bir kurbağa gibi hissetmeye başladım. Son derece nahoş, aptallaştırıcı bir haldir, peki niye o zaman beni o halin içne çekiyor? Kurbağa derisini üzerimden attım ve tekrar küçük meraklı bir kızcağız oldum.

- Evet, evet, ben de işte bir iki kez pencereden içeri baktım ve ahmakça bir şeyi yaptığımı anladım.

- Ya bunlar hoşuna gidiyor mu? – dikkatimi, taş ilahlara çevirdi.

- Aslında nedir, bilmiyorum, ama bu yerde bir şey belirli olarak hoşuma gidiyor. Bu, bulanık bir şeydir, bunu kelimelerle şimdilik ifade edemiyorum.

- Bu yerde bir mevcudiyet var, - “mevcudiyet” kelimesi üzerinde vurgu yaptı, ama ben, bu kelime ile asıl neyi kastettiğini anlamadım.

- Mevcudiyet mi?

- Onlar canlıdır, - bunu, öylesine sade ve aynı anda öyle bir duygu ile söyledi ki, kendimi biraz rahatsız hissetmeye başladım.

- Kim?

Başını hafif sallayarak, taş ilahları gösterdi, ve bunu öyle bir şekilde yaptı ki, ben büsbütün emin oldum – onlara, belli etmeden, işaret etmek istiyor, sanki, onların canlı olduklarını anlamayan bir kişiyle konuştuğu için, memnuniyetsizliklerini uyandıracağından korkuyor gibiydi.

Ben nasıl bir tepki vereceğimi bilmiyordum. O, bir deli ya da fanatik birine benzemiyordu, ama ben, tabii ki, işte şu ilkel, eski, bazı yerlerde kırık heykellerin canlı olduklarını hiçbir şekilde bir an için bile tasavvur edemezdim.

- Ben kendim onların nasıl konuştuklarını duymuştum, - bana, gözlrini ayırmadan, bakmaya devam ediyordu.

- Peki, neyi konuşurlar?

- Sen inanmıyorsun, öyle mi? – gülümsedi adam.

- Yoo, inanmıyorum. Özellikle sana inanmadığım için değil, aslında dindar olmadığım için inanmıyorum, ve onların konuştuğunu kendi gözlerimle görmeyince, buna inanmam. İnanamam, anlıyor musun? :)

Bana, sağır ya da kör birine gibi, acıyarak baktı.

- Bunu işitmek ve görmek için, sadece bakmak veya sadece dinlemek yeterli değildir.

- Peki, ne lâzım bunun için?

- Kalbini açmak ve inanmak lâzım. Ve, sadece inanmak değil, onları tüm akrabalarından ve dostlarından daha çok sevmek. (Komik bir adam ama... akrabalarından daha çok sevmek...)

- Onların konuştuğunu gerçekten gördün mü, yoksa buna sadece inanıyor musun?

- Ben gördüm, fakat sözlerim senin için gene de boştur. Batı insanı ispatlama ister, ben ise bunları sana nasıl ispatlayabilirim ki? Sen, onlara karşı yaşadığım sevgiyi yaşayabilseydin, o zaman şüphen olmazdı. Sen, önünde taştan heykeller görüyorsun, ben ise canlı bir ruh görüyorum. Sen, canlıyı, hareket eden, konuşan, gülen şeylerde görmeye alıştın ve, maalesef, onu diğer herşeyde görmemeye alıştın. Ben ise canlı ruhu, onu görebildiğim herşeyde görmeyi öğreniyorum ve, eğer bu bir insan ise – demek, bu bir insandır, bir taş ise – demek, bu bir taştır. Tanrıyı, tezahürlerinde nasıl sınırlandırmak mümkün ki? Bu dünyayı yaratmaya hikmeti yettiyse, demek, seven bir gönül için kendini yarattığı her şeyde göstermek için de bu hikmeti yeter.

- Buna benzer şeyleri Ramakrishna hakkındaki bir kitapta okumuştum.

- Evet, - adamın gözleri tutku ile yanmaya başladı, - Ramakrishna, Kali ananın en sevdiği çocuğu idi. O istediği her zaman ona gelirdi. Onu her yerde görürdü, çünkü onu öyle bir tutkuyla severdi ki, birkaç yıl uyumamıştı bile. Ve, onun varlığını hissetmeye bıraktığı zamanlarda, o, kendini yerlere atıp onun dönmesi için yalvararak, yüzünü kanlara kadar berelerdi. Onu öyle bir tukuyla severdi ki, o, ona başları kesen bir ifrit olarak değil, sevdiği çocuğuyla oynayan bir anne olarak gelirdi. Bunların gerçekten olmuş olduğuna inanmaz mısın?

- Bilmiyorum... Ramakrishna ve Kali hakkında okuduğum zaman, beni dolduran duygulardan ağlardım, o kadar canlı ve samimi bir şekilde bunlar yazılmıştı... ama gene de taş, benşm için ancak bir taş olarak kalır.

- Bunun iki sebebi var – ya tanrıların sana kendilerini göstermeye isteyecekleri zaman henüz gelmemiş, ya da senin aşkının gücü henüz çok zayıftır.

- Ama böylece hayatın tümü geçebilir, yahu!!!

- Yavaş, yavaş :) Sen ne sanıyorsun – Buluşma’nın bu bekleyişinin kendisi – zamanın boşuna harcanması mı? Garda treni beklemek gibi mi? Hayır, bu bambaşka bir şey. Bu bekleyiş – bu, ona tüm kalbini yerleştirdiğin bir duadır. Ben, neyi yaparsam yapayım, O’nu düşünüyorum... Kali’yi. Aşık bir kız gibi – o, bulaşıkları yıkar, yemek pişirir, komşu kadın ile konuşur, fakat bir saniye bile sevgilisini unutmaz.

- Ama hiç görmediğim birini ben nasıl düşünebilirim ki? Bir imajı sevdiğin çıkıyor?

- Hayır, ilkin tanrıların varlığına inanıyorsun sadece, - aynen, insanların var olması gibi. Onların nereden gelip nereye gittiklerini ben bilmiyorum, ama kendileriyle aşkı, bilgiyi, güzelliği, tutkuyu, ilhamı simgelediklerine inanıyorum... – kendime tasavvur edebileceğim en değerli şeyleri ve bin kat daha fazlasını, çünkü ben sadece küçücük bir insanım ve Onların kendi içlerine sığdırdığını ben kendi içime sığdıramam. Ve, inancın yeterince güçlü ve cesur ise, bir gün sabahleyin kalkar, başını çevirir ve bu güne kadar tüm hayatın boyunca taptığın ilahı görürsün.

- Seninle böyle bir şey meydana gelmiş miydi?

Cevabı, sessizlikti.

- Sana bunun gibi bir şey olmuş muydu? Neden bunun hakkında konuşmak istemiyorsun?

- Sevgilin sana geldiğinde, üçüncü bir kimseyi yatak odana davet eder misin?

(Neden olmasın – denemek pek de enteresan olurdu... :))

- Ya Ramakrishna? Kali ile buluşmalarını anlatmıyor muydu?

- Ramakrishna, çok şeyi kendine müsaade edebilirdi. O kendisi bir ilah olmuştu, ilah ise istediğini yapabilir... ona tapandan farklı olarak. Ben, ilah ile ilişkilerim hakkında konuşamam. Ve, ilahı bildiğini sokakta elaleme bağıran o boşboğazlara da inanma. Bunlar Hindistan’da çoktur, fakat onlara sadece senin paran ve senin dikkatin lazımdır.

- Peki, kendisiyle gerçekten bir şeyler arzeden birini yalancılardan nasıl ayırmak mümkün?

- Sen, bir yalancının ağına yakalanarak, onu samimi bir kişiden ayıramazsan, demek, senin karma’n öyledir, demek, yalan senin içinde de vardır. Sen onları nasıl ayırabilirsin, ben bilmiyorum. Benim için bu zor değildir. Bir insana baktığım zaman tanrıya karşı tutkum artıyorsa, bu insanın boşboğaz biri olmadığına hükmediyorum.

- Ya bana baktığında neler hissettin?

- Seninle ilgili ikili bir hissim vardı. Seni beğendim, fakat belirsiz bir şekilde, ve ben, herkesin yaptığı gibi, senin buraya izlenim aramak için geldiğini düşündüm.

- Evet... bir dereceye kadar bu öyleydi. Fakat başka bir şey de vardı. Shambala hakkında bir rüya gördüm ve Rerihlerin bu esrarengiz ülke hakkında çok yazdıklarını hatırladım. Onun için Naggar’a geldim. Bakıcı kadını gördüğüm zaman da, onunla, bir turist merakından dolayı değil, ona karşı ilgi duyduğum için konuşmak istedim. Çekici bir şey vardı onda... Ya sen Shambala’nın varlığına inanıyor musun?

- Sen, tanrılar ve Shambala hakkında öyle laubali konuşuyorsun ki, sanki bir takım geziler hakkında söz ediliyor. Tabii ki, ben onun mevcut olduğuna inanıyorum, fakat o, bunu kendimize tasavvur edebileceğimiz şekilde mevcut değildir.

- Yani?

- O, ancak sıradan insanlar için mevcut değil, çünkü ona ne yürüyerek varmak, ne de onu bir takım aletlerle keşfetmek imkanı vardır, çünkü o, gözlerinle gördüğün ve ellerinle yokladığın bu dünyanın içine yerleştirilmiş olan başka bir dünyada bulunur.

- Ben, bu başka dünyaya girişin var olduğunu okumuştum.

O yine gülmeye başladı, yerinde bir-iki adım attı, içinde rendelenmiş sarı-kırmızı çiçeklerin bulunduğu çanağı bir kenara koydu. Bu renkli karışımı, bir sıradaki yağmura kadar onları boyayarak, heykellerin dudaklarına ve gözlerine ustaca sürerdi, onların ayakları altına avuç avuç çiçek koyardı.

- Sen, herhalde, kendine büyük kilitli sihirli bir kapıyı tasavvur ediyorsun, onu açıyor – ve işte Shambala. Öyle mi?

- Evet, onun gibi bir şey :)

- Shambala’ya girmek için, bambaşka bir kapıyı açmak lazım, ve o kapı işte şuradadır, - karnını gösterdi.

Onun özellikle karnını göstereceğini beklemezdim ama! :) Başını, göğsünü, kalbini gösterseydi – bunu anlardım, ama karnını?..

- Benim için şöyle bir şey çok önemlidir – sen, bir yerlerde okuduğun ya da işittiğin şeyleri mi anlatıyorsun, yoksa bu senin şahsî tecrüben mi?

- Şimdilik benim öyle bir tecrübem yok, şimdilik yoktur... ama ben hocama güveniyorum. O, pratiğimle ısrarla uğraştığım halde, bu yerde, - yine karnını gösterdi, - hiçbir şey ile karıştıramayacağım özel hislerin meydana geleceğini söyledi ve bu da, bu çakra’nın açıldığına şahadet eder, ki o da Shambala’ya açılan birinci kapıdır işte.

- Sen, “şimdilik yok” diyorsun. Günün birinde bunun meydana geleceğinden emin misin?

- Ben, tabii ki, emin olamam, zşra bu, aşkımın gücüne, tanrıların lütfuna bağlıdır, ama son zamanlarda bende karnımın göbek kısmında garip bir kırılma hissi meydana gelmeye başladı, sanki bir şeyler dışarı çıkmaya çalışıyor gibi... ya da sanki bir kaynak, açılmak, toprağın kalın tabakasında kendine bir kapı kapı açmak istiyor gibi. Bu, alışılmışın dışında, fakat hoş bir histir ve ben, bunun bir hastalık olmadığını kesin biliyorum, çünkü, bu hisler olduğu zaman, tanrılara karşı benim tutkum özellikle parlak oluyor.

- Demek, burada, Kulu’da, Shambala’ya bir giriş yok mu?

- Yok, tabii ki.

- Demek, Rerih bir yalancı mıydı?

- Yalancı mı? Hayır... sanırım, o bir hayalperest idi. Belki de, burada Shambala’yı bulduğunu mecazi bir anlamda söylüyordu? Belki de, Tanrıya doğru yönelimin bir türlü ateş olamayacak o çok küçük kıvılcımları insanlarda tutuşturmak için? Ben, tabii ki, bunu bilmiyorum, fakat o, dikkate ya da paraya ihtiyacı olan bir insana benzemezdi. O, samimiyetle arayan birine benzerdi.

Fotoğraf makinesi flaşı, ikimizin de gözlerini kamaştırdı ve ben, müzede bulunduğumu hatırladım. Üzerimizde, sakin ve ilgisiz yüzleriyle bir turist grubu sarkmıştı, bana ve muhatabıma, biz de burada sergilenen eşyalardan ancak bir tanesiymiş gibi, bakıyorlardı. Bakıcı, aniden bambaşka bir insan oldu – bozuk bir İngilizcede konuşan sersem bakışlı sıradan bir Hindu’ya dönüştü.

- Mem, burada dağlarda birçok güzel yerler vardır. Yarın Chandrakhani dağ geçidini görmeyi Size çok tavsiye ederim. Benim oğlum Sizin rehberiniz olabilir, o, çok para almaz.

Böyle bir değişiklikten şaşkına dönmüştüm, ve hafif kırgınlık üzerimizi bir bulut gibi kapladı. Bir şey anlamayarak, onun başlattığı konuşmayı sürdürdüm.

- Olur, peki... ben kendim de burada dağlarda gezmek istiyordum... fakat, yarın değil, belki, çünkü...

Bakıcı, sözümü kesti.

- Mem, Size yarın dağ geçidine gitmeye tavsiye ederim.

Yüzünün kasten anlamsız ifadesi içinden öyle bir şey bir an için göründü ki, bu, derhal beni toparlanmış, sakin ve ciddi yaptı.

- Peki. Yarın sabah gitmek istiyorum.

- Demek, yarın sabah Raj sizi otelin önünde bekler. Hangi otelde kalıyorsunuz?

- Naggar Castle.

- O, bu pahalı bir otel, - saygı ile başını salladı. – Demek, yarın, saat yedide.

- Ya seninle bir daha ne zaman görüşebilirim? Burada her gün bulunur musun?

- Bu, tanrıların iradesine bağlıdır, mem, - ve, eline süpürgesini alarak, çöpleri süpürmeye ve fillerin ve insan figürlerinin burunlarını boyamaya devam etti.

 



<< Geri İleri >>