« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 11


...Gök gibi mavi bir otla kaplı uçsuz bucaksız tepeler, onların üstünde de – son sürat uçan bulutlarla yırtılmış öğle sonunun sıcak gökyüzü. Saat üç. Sadece benim için mevcut bu dünyaya bir bakış attım ve, tanıdık bir çınlama işittim. Onun nerede doğduğu anlaşılır değildi – ya kafamın içinde, ya da bütün dünya çınlamaya başladı. Ben stabiliteyi kaybettiğimi hissettim, ve etrafta herşey dağılmaya ve mor bir siyahlığın içine gitmeye başladı. Çınlama artıyordu ve bedenimin tümü artık, parmağın çok hafif değindiği gergin bir tel gibi vınlıyordu...

Ben şimdi uyuyor muyum? Etrafa bakındım, herşey net ve sabit idi, ama gene de bu, bir rüyaydı.

-                        Bu rüya mı? – bağırdım ben ve sesim yankı ile çok çok uzaklara yayıldı.

-                        Ben uyuyorum ve uyumuyorum! – bunu söyledim mi, yoksa sadece düşündüm mü?

Az sonra da uyandım, ortalık sessizdi ve ben susamıştım. Elimi su şişesine uzatmak istedim, ama bunu yapamadım, - elim çok ağırdı. Ben korktum, hastalandığımı düşündüm, Şafi’yi çağırmak istedim, fakat ağzım açılmıyordu, o sanki büsbütün yoktu – ne dil, ne dudaklar, ne de dişler. Ve burada hâlâ uyuduğumu anladım ve hemen başka bir rüyaya geçtim. Çok yüksek tavanları ve rengarenk vitrayları olan gotik bir kilise, vaizin sesinden uğuldar ve sallanırdı. Vaizin gözleri, tutkudan yanıyordu. Ekstatik zevkten ıslak beden, gürleyen sesin temposuna uyarak, sallanır ve her hareket, coşkunluk dalgalarını doğurur. Shambala! Shambala! – duyuldu inleme denizinde katartik büyü sözleri.

-                        Shambala! – diye bir çığlık attım ben, yatağımda oturarak, bundan sonraki yolun açıldığından coşarak.

Düşü üzerimden atarak, kendime gelmek için, bir iki dakika lâzım oldu. Mükemmel... böyle, çok geçmeden Atlantis’i aramaya giderim... Riyanın kalıntıları, bir toz gibi döküldü ve ben, bunun sadece bir rüya olduğunu anladım.

Shambala – bir efsanedir... Mamafih, Rerih’in bu efsaneye giden yolu bulduğunu ben bir yerlerde okumuştum. Rerih, Rerih... Rerih, Kulu ovasında yaşamıştı!

Ben, çabuk güyündüm ve “Lonely Planet”i almak için, şehre gittim. Deny, şehrin merkezinde birkaç iyi kitap mağazasının bulunduğunu söylemişti ve ben gerçekten de onlardan bir tanesini kolay buldum.

İttiğim ağır cam kapının rahatsız ettiği takma zil çınlamaya başladı. Ben, hakiki bir kitap dünyasının içine girdim. Burası yarı karanlık, serin ve heybetli bir şekilde sakin idi, - ahşap pancurlarla kapalı pencerelerin öbür tarafında gürültü çıkaran ve klakson çalan kaosa benzemeyen bambaşka bir dünya. Yüksek rafların arasında gizlenmiş küçük ahşap kapıdan biri çıktı ve dostça beni selamladı.

-                        Ram?!

-                        İyi günler, mem!

-                        Kitap mağazasında mı çalışıyorsun?

-                        Herşeyin yanında, burada da. Bu mağaza kardeşimindir ve ben sık sık ona yardım ederim.

-                        Anlaşıldı. O halde rehberi bulmama bana yardım et. Ben Kulu’ya gitmeye hazırlanıyorum, o yer hakkında bir şeyler biliyor musun?

-                        Biliyorum, tabii ki. Orası çok güzel bir yerdir. Orada rishi’ler ve hatta Krishna’nın kendisi bile yaşamış.

-                        Bu harika... Peki, orada oda tutmak mümkün mü?

-                        Orada çok sayıda oteller ve çok çok marihuana var.

-                        Marihuana beni ilgilendirmiyor.

-                        Bir yabancıdan bunu duymak tuhaftır, burada herkes esrar kullanır. Ve herkes Kulu’ya gider, çünkü oarda birinci sınıf marihuana direkt sokaklarda biter.

-                        Demek, oteller orada vardır?

-                        O, evet, hem de çok sayıda. Bunu rehberde ayrıntılı olarak okuyabilirsiniz. İşte, - bana çok kalın bir kitap uzattı. – Size onu sadece 10 dolara satarım. O, gerçi, yeni değil, ama yenisine ben indirim yapamam.

-                        OK, alıyorum, ve belki bir şeyler daha...

-                        Sizi neler ilgilendirir? Yoga, astroloji, şamanizm, psikoloji, felsefe, eski metinler, Castaneda?

-                        Castaneda okudun mu?

-                        Hayır, ama yabancılardan çok işittim.

-                        Neden onu okumuyorsun ki? İlgi duymuyor musun?

-                        Ben, mem, ancak Bhagavat-Gita’yı okuyorum, zira ben Krishna’ya tapıyorum.

-                        A-a, anladım...

Kitap seçimi gerçekten harikaydı – hiçbir ucuz kitap, bulvar romanı ve polisiye kitap burada yoktu. Bütün raflar tabandan tavana kadar ezoterik kitaplarıyla doluyudu, çoğunlukla İngiliz dilinde. Zamanım, kitapları incelemek için azdı, onun için göz kamaştırıcı renk renk kapakların içinden tanıdığım birkaç tanesini çıkardım – bir kitapta toplanmış Castaneda’nın birkaç eserini ve fotoğraflarla Ramakrishna’nın yaşam öyküsünü.

-                        Bugün Kulu’ya gidebilir miyim?

-                        Evet, mem. Otogarı nasıl bulabileceğinizi size çizeyim. Kulu’ya otobüsler günde üç defa kalkar. Belki, şu anda direkt oraya giden otobüs yoktur, o zaman Cemmu’da başka başka bir otobüse binebilirsiniz, bu zor değildir. Oradan kesinlikle Kulu’ya direkt otobüs vardır.

-                        Yolculuk ne kadar alır?

-                        Yaklaşık yürmü saat.

-                        Of, ancak bu olmasın!!! – otuz saatlik Keşmir yolculuğu hatıraları henüz o kadar canlıydı ki, bedenim korku ile gerildi.

-                        Keşmir bütün dünyadan uzak :) Kulu’ya giderseniz, pişman olmazsınız, orası çok eski ve esrarengiz bir yerdir. Ve orası çok çok güzeldir.

-                        Ram, sen ne, Krishna’ya mı çalışıyorsun? :))) – beni Kulu’ya öyle çekerdi ki, böyle genellikle komisyon aldıkları mağazalara turistleri çekerler.

-                        Hangi manada, mem :)

Eh, neyse, yirmi saat ise, yirmi saat olsun!

 



<< Geri İleri >>