« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 10


- Kızım benim, bu kadar minicik... seni okşamak ne kadar da hoş. Tibetçe’de “okşamak” nasıl olduğunu hatırlıyor musun? Çurçurce... nasıl, güzel mi? Bak bana, gözlerini görmek istiyorum.

- Başım dönüyor :) Bu harika bir şey – işte böyle yatmak, birbirini okşamak, birbirini hissetmek, birbirini istemek... – esnek uzvu sımsıkı sıktım, ve o elimde titremeye başladı.

Deny, bütün bedeniyle bana sokuldu... bir bekleyiş inlemesi... Eller, öylesine sevecen... öylesine mütehakkim ve ısrarlı, kalçalarımı sıkıyor, popoma şamar atıyor, karnımı hafif okşuyor, ama ne dimdik duran memelerime, ne de arzudan ıslak amcığıma henüz dokunmuyor... Zevk kıvılcımları, binlerce fıskiye halinde her tarafa saçılıyor, derinde ise bir ateş hep daha parlak yanmaya başlıyor, yalımlarıyla yakıyor, bedeni sanki hararetle içten yalayıp bitiriyor.

... Beni istiyor musun? Ya bir fısıltı, ya da bir yankı bedende yayılır... Beni istediğini söyle, bunu söylemeni istiyorum... dokun, orası ne kadar da ıslak... hissedilir edilmez bir dokunuş, ve parlayıveren bir an... İstiyorum... daha, daha elle beni... İstediğin hoşuma gidiyor... dil, memeye dokunuyor... şehvetle kıvrılan bir sırt... Daha! ...Kızım benim... Daha! Ne kadar sıcak bir hava.. ne zaman ama??? Dudakları, ayaklarımın parmaklarını öpüyor, ve bu artık dayanılmaz, şimdi bağıracağım – senin uzvun daha esnek olamaz ama... Ben sana ıztırap çektireceğim... işte böyle... işte böyle... dayan, sakın boşalma... iştediğim kadar sana otuzbir çekeceğim... gölgelerin hızlı hareketleri... Ne kadar lezzetli parmakların var... duygulu dizlerin... ve ne kadar ıslaksın... beklenmedik bir güçle kalçalarımı iki yana açıyor... bedenimin tümü onu istiyor – madem bu kadar istiyorsun, al işte!

 

…Yanağımla Deny’nin nefesini hissederek, uyanmaya başladım, ona sokularak. Vücudum, geceki tutkuyu hatırladı ve karnımın ortasından her tarafa arzu kıvılcımları yayıldı. Arzu, o kadar keskindi ki, birkaç kere konvülsif sarsıldım. Elimi uzattım... ne kadar da harika... o da uyuyor, yumuşak, tatlı... ha... galiba, artık uyumuyor... :) Beni sırt üstü devirdi, avucuyla amcığımı kavradı – kuvvetle, fakat kabaca değil, onu elinde tuttu, hafif hafif sıkıyor...

- Sen hâlâ ıslaksın, bebeğim... – hemen beni altına aldı, yatağa bastırdı, ve onun baskısına karşı koymak imkanı yoktur.

Böyle oynamak bazen hoşuma gider: oğlan, hiçbir itiraza imkan bırakmadan, beni alır; şimdi de işte bunu istiyordum. Onu omuzlarından kucakladım, itaatle ayaklarımı açtım... O, ne kadar da sıcak! Ben, direnmeye başlıyorum, onu itmeye, ondan kurtulmaya çalışıyorum, yüksek bir sesle “haydi, al beni” diye fısıldıyorum, yılan gibi kıvrılarak, yumuşak yumuşak kurtulmaya çalışıyorum, ama esnek bir kuvvet yenilmez olarak dudakları açıyor, fakat içeri girmiyor – Deny, bir an için durakladı, gözlerime, sanki orada ufku görmüş gibi, öyle derin baktı ki...

- İstiyor musun?

- Evet... ancak acele etme... daha yavaş... dur, dur... şimdilik hareket etme, evet, bekle, daha derin girme...

- Ben yavaş hareket edeceğim, şimdilik seni sadece uzvumla biraz okşayacağım, seni iyice düzmeye o kadar istesem de, kız!

- M-m-m :) ...Böyle bakmaya devam edersen, hemen şimdi boşalırım!

- Sana ne yapayım ki, küçük doymaz dişi kaplan... Sana bakma ve bakmak ve bakmak istiyorum... böylesine güzel... böylesine tutkulu... Daha mı yavaş? :)

- Deny, bu dayanılmaz, ben ancak mucize eseri boşalmıyorum.

- Ben de, kızım benim, ben de.

- Haydi ama, haydi... daha derin, daha...

Ve yine çok süratli bir zevk akımı omurgamı yarıyor, başımın tepesini açıyor, çok yükseklerde bir yerde patlıyor ve tutku ile kızdırlmış kıvılcımlarla, bir havai fişek salvosu gibi, dökülüyor.

Paramparça yırtan bir üstün mutluluğa bu dokunuş ne kadar sürüyor? Birkaç saniye mi? Bir dakika mı? Benim için az, benim için bu çok azdır... ve orada, en dorukta, tutnmak bir türlü elde olmuyor. Şefkat daha uzun sürer, ama artık o kadar parlak değildir, sanki mat bir pus ile kaplanmıştır... şimdi uzun, yumuşak bir seks istiyorum... işte böyle, işte böyle... yapabildiğin kadar... istersen, ebediyen...

 

- Bugün burada ödenmiş son günümdür, ve, açıkçası, burada kalmak istemiyorum, ama bundan sonra da ne yapmak hakkında bir fikrim yok.

- Beraber Dharamsal’ya gidelim?

Ne kadar da açım ama! Bu kahvaltı bana yetmez, daha istiyorum.

- Herşeyde doymaz birisin :)

- Gül, gül, sena böyle tecavüz etselerdi bu gece... ve sabahleyin... ve sonra bir daha sabahleyin :)

- Sonra ne – gidelim mi?

Gökyüzü, onda yansıyan göl... sabahtan beri hava öyle serin ki... ben neyi istiyorum? Ben bir şeyler istiyor muyum? Ben istemeyi bilmiyorum... alışılmamış gibi geliyor – “istemeyi bilmek”... evet, gerçekten istemeyi çoktandır unuttum, kuvvetli, güçlü, sevinçli bir şekilde istemeyi, ben, arzularımın – hiç de “arzular” olmadığına, birer “heves”, “kapris”, “tuhaflık” olduğuna alıştım, arzularıma, can sıkıcı bir engel, edep dışı, hemen hemen utanılır bir şey olarak bakmaya nasıl başladığımı farketmedim bile, zira bu daha en erken çocukluğumdan beri gelegelir... ve şimdi, boğucu bir bataklığın içinden başımı çıkardığımda, etrafta her yerde bir hürriyet olduğunda, şimdi istemeyi yeni baştan öğrenmem gerek.

- Hayır, Deny, herşeyden çok şu anda bağlığı oluşturmak istemiyorum. Seninle çok iyi hissediyorum kendimi, fakat böylece herşeyi unutmak mümkün, ama ben sadece seyahat etmek için gelmedim buralara. Bir-iki ay sonra buluşabileceğimizi düşünüyorum, ve, belki de, işte Dharamsala’da, fakat ben, bir çift olmamızı istemiyorum. Neyi kastettiğimi anlıyor musun?

Birkaç saniye içinde onun gözlerinde hüznü görüyordum, ama bu izlenim çabuk geçti.

- Evet, anlıyorum. Birinci haftada yataktan çıkmıyorsun, ve dünya bir masal gibi geliyor. İkinci haftada artık bayağılık yavaş yavaş herşeyi sarmaya başlıyor, ama sen, el ele tutunarak, gezmeye devam ediyorsun, sonra ise bayağılık senin üzerine birden çöküyor, ama sen hâlâ aşık olduğun, geceler boyu sabaha kadar öpüşmeyi ve el ele tutunmayı hâlâ çok istediğin görüntüsünü yapmaya devam ediyorsun... Böyle mi? :) – o, gülmeye başladı ve ben artık onda bir hayal kırıklığının olmadığından tamamen emindim. Belki, hafif bir hüzün vardı.

- Evet, işte öyle. Başka türlü olmasını ne kadar da istiyorum! Sence, böyle bir şey mümkün mü?

- Bilmiyorum, Mayya, ben de bunu isterdim, ama bu daha çok bir fanteziye benziyor. En azından, hayatımda böyle bir şeye rastlamadım.

- Belki, bu ancak tek bir insanla mümkündür? İnsan için bir “hayat arkadaşı”, “ikinci yarısı” diye bir şeye inanıyor musun?

- Batılı bir guru’nun söylediği gibi (ki ben de onunla aynı fikirdeyim) – insanın ikinci yarısı mevcuttur, fakat, maalesef, o senin kendi içinde bulunur.

- Belki de öyle... ama, aşık olduğum her defasında ben başka bir şeye inanıyorum. Ve, aslında, böyle presnipli bir yalnızlık fikri hem kendine çeker, hem de korkutur.

- Ya, bu ikinci yarısını kendinde bulmuş biri için yalnızlık, belki de, olmaz?

- İnanmıyorum... bunun işte öyle olduğuna inanmak istemiyorum. Evet, yalnızlık duygusu... o derindir, o teneffüz eder, o kendi kendine karamsar değildir ve de korkutmaz, ama... bir şekilde bütün bunlar başka türlü olmalı, bu kadar doğrulu değil, ama nasıl – ben kendim de bilmiyorum. “Ansızın” diye bir şeye inanmak çok istiyorum.

- Tamamen yalnız kaldığını ve yanında hiçbir zaman hiçkimsenin olmayacağını, sadece bağlılıksız, beklentisiz kısa buluşmaların olacağını tasavvur ettiğin zaman, neler hissediyorsun?...

- Coşkuyu ve korkuyu aynı anda.

- Ben de. Ve gene de korku – o, üstte bir yerde, o, eninde sonunda kopacak olan bir kabuk gibidir. Böyle gördüğüm zaman, ben, dünyayı bir doğa olayı olarak yaşamaya başlıyorum ve her adım onda sevinçli bir yankı ile yankılanır. Anlıyor musun?

- Sanırım ki, anlıyorum... hissediyorum. Gariptir, ama başka hiçbir zaman buluşmayacağımızı düşünmek hoşuma gidiyor. Ve bu, bu buluşmayı istemediğim için değil, böylece seni her zaman elimin altında bulunan bir boyfriend olarak değil, bir doğa olayı tezahürü, beklenmedik bir mutluluğun fışkırması olarak algıladığım içindir.

- Evet, evet! Ben de seni bir doğa olayı olarak algılıyorum, yarın nelerin olacağını ve bundan sonra karşılaşıp karşılaşmayacağımızı bilmediğim zaman... Ve gene de – bundan sonra nereye gideceksin?

Bundan sonra mı? Bundan sonra nereye gideceğim hakkında bir fikrim yoktu, hiçbir istikamet, belirli hiçbir arzu yoktu. “Kültürel değerler”in beni en az ilgilendirdiğine göre, rehber kitapların tavsiyeleri bana yardım edemezdi. Belirli olarak tek bir şeyi biliyordum – Sri Nagar’da artık kalmak istemiyorum.

Shikar, beni buradan alıp götürerek, gölün göz kamaştıran cismini kesiyordu. Yalnızdım. Su ve güneşin oyununu, gözlerim ağırıncaya kadar seyrediyordum. Koltuğun arkasına kendimi attım ve hemen uyumak istedim. Bu, hoş bir uyuşukluk idi, o, Deny’yi hatırlatıyordu... ve hemen o anda onun yanımda varlığını hissettim. Öyle geliyordu ki, gözlerimi açar açmaz hemen onu görürüm. Şaşırtıcıdır, ama ben bunu bir kendini aldatma ya da bir hayal olarak hissetmiyordum, onu gerçekten yanımda hissediyordum! Ya da, bütün algılarımın, o yanımda olsaydı, aynen o şekilde olduklarını söylemek daha doğru mu olurdu? O halde ayrılık nedir? Ve, “beraber olmak” nedir? Sevdiğim bir çocukla bir odada oturup ona bakmıyorsam, biz beraber miyiz, beraber değil miyiz? Ya, ona bakmadığımın yanında, bir de onu düşünmüyorsam, biz beraber miyiz? Ya, eğer direkt şimdi onu, sanki benim yanımdaymış gibi hissediyor, ancak onu görmüyorsam, biz beraber miyiz, değil miyiz? Bu sınırı nerede geçirmeli? Biraz kazmak yeterlidir ve, her zaman herşey apaçık gibi olan yerde, birdenbire bir uçurum açılıveriyor...

Soğuk battaniyenin altına girerken, hâlâ bunları düşünüyordum, ve, “beraber olmak”ın ne olduğunu ve “beraber olmamak”ın ne olduğunu anlamadığımı hep daha açık olarak görünce, bir önceden sezme o kadar daha yoğun bir şekilde tezahür ediyordu, - sanki, dünya hakkındaki bütün telakkilerimi alt üst edecek bir şey hemen hemen şimdi açılacak gibi.

... Çınlayan gülüşler, büyük ağaç salıncaklar, ışıl ışıl parlayan ot ve altın ağaçlar, fantastik kuşların kanatlarına benzeyen bulutlar, gülümseyen güneş, saklambaç oynayan rüzgar... Bu, bir zamanlar olmuş muydu? Ya da bu, sadece bir rüya mı? Eğer bu bir rüya ise, o zaman hiç uyanmamak istiyorum. ...Ve gene bu olmuştu, çok eski zamanda, erken çocukluğumda... Koştuğum patikalar, sır ve büyü ile kıvrılır, başımı yukarıya kaldırıyorum ve kocaman ağaçlar, iyi kalpli devler gibi, bana ellerini uzatıyor, yapraklar, koyu bir güneş ışığında yıkanıyor, ve ona parmakların ucuyla dokunmak mümkün...

 



<< Geri