« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 09


Uykunun arasında nazik bir tıkırtı sızdı, ve yumuşak bir erotiklik dalgası Deny’yi hatırlattı. Şimdi geliyorum, diye bağırdım, çabucak giyindim ve dışarı çıktım. Deny, köhne ahşap tırabzanlara dayanarak, bekliyordu. Bu oğlanı beğeniyorum, açıkçası, onu elinden tutarak, parmaklarının dokunuşlarını hissetmek arzusu var... tanışmanın, herhalde, ancak en başlangıcında, tutkunun henüz doğmakta olduğu zaman, mümkün olan öyle ince bir cinsel oyun.

- Merhaba, Mayya! – onun gözlerinde, benim içimde bir yerlerde ve karnımın aşağısında oynayan aynı afacan zıplardı. – Burada yakınlarda iyi bir lokanta var, akşam yemeği yemek istersin, değil mi?

- Çok istiyorum. Haydi, gidelim, surat!

“Surat” kelimesi, onu biraz şaşırttı, ama oynak bir gülümsemede buruşmuş burnuma bakınca, duyduğunu yeniden kavradı (haydi, bu kadar anlayışsız olma, sana bir Kamelyalı Kadın olmadığıma alış artık).

Onu shikar’a doğru ittim, biz onun içine atladık ve, suyun üzerine ışık akisleri bırakan yüzer evler boyunca gittik. İçten aydınlatılmış bu kayık evler, içlerinde efsanevi bir hayatı o kadar kolay resmetmek mümkün hasır abajurlu ayaklı lambalara benzer. Suyun hışıltısı, güzel ve melodik gibi gelen uzak müzik, gece kuşlarının seyrek ötüşleri, - bütün bunlar büyülüyor, derin sessizliğin yüzeyini ajurlu kırışıklıklarla örtüyor.

Birbirimize o kadar yakın oturuyorduk ki, onun sıcağını ve kokusunu hissediyordum. Hiçbir kolonya kullanmadığı ne kadar iyi ama, ben, asıl onun kokusunu duyabilirdim – güneşli ve sakin kokuyordu. Deny, benim ruh halimi hissetmiş gibi, hakim, fakat yumuşak bir hareketle beni omuzlarımdan tuttu ve kendine doğru çekti. ...Ne öpücük, ne de başka standart bir senaryo, - sadece, beni kendine sımsıkı bastırdı ve bu, erotik heyecanların fışkırmasını dürttü, başım hafifçe döndü, herşey, göğsümde gıdıklayıcı bir mutluluk parıltılarıyla cevap veriyordu. Kah yakın, kah uzak, suyun üzerinde lotoslar arasında yumuşak bir şekilde yayılan müzik, özellikle tatlı bir şekilde bu duygu yumağın içine giriyordu, - onun kendisi de erotik dokunuşlara benzerdi. Karnımın aşağısında, en derinde, öntatma boğuk boğuk atar ve bedenin tümü üzerinde yukarıdan aşağıya doğru tatlı, zar zor belirmiş bir duygu akar – rüyalardaki cıvık su gibi.

- Burada göle açılan bir taraça var, gidelim mi?

- Evet, taraça, bu harika. Gidelim!

Restorana yaklaştık. Alçak yumuşak koltuklar, küçkü şezlonglara benzer, onlarda hem oturmak, hem de yarı yatmak mümkündür. Her masa, diğerlerinden fıçılar içindeki koyu küçük ağaçlarla ayrılır, büyük bir kandil, karanlığı ancak uzatılmış bir kol mesafesine çeken yumuşak ılık bir ışık saçar. Köşede hafif mantra çalar ve rayihalar tüter. Ben koltuğumu hafif yana çektim, ayaklarımı uzattım ve Deny’ye doğru, direkt onun dizleri arasına onları yerleştirdim. O, tabanlarımı kucaklayarak, oldukça açık saçık bir şekilde onları sıkmaya, okşamaya başladı. Ben biraz daha aşağı indim, ve ayaklarım onun ayakları arasında gömüldü. Orası esnek ve sıcaktı... Onun gözlerine bakıyor ve ayaklarımın parmaklarıyla yumuşak basıyordum... bu oyun şahanedir (yeter ki, boşalma, çocuk)... Aklıma çılgın bir fikir geldi. Her kelimeyi, bizi bağlayan mekana yavaş yavaş vererek, dedim ki:

- Deny, eğer ben... kot pantolonunun düğmelerini çözüp... uzvunu çıkarıp... onu ayaklarıma vermeni... senden istersem... bunu yapar mısın?

Parmaklarımın altında büsbütün sert oldu – herhalde, o, darlıktan ağrımaya bile başlamıştır. Deny’nin nefesi sıklaştı, bir saniyelik tereddüt, etrafa hafif bir bakış, bir saniye daha, etrafta herşeyin tam yaknılık için müsait olduğuna ve, garson bile yanımıza gelirse, tam bir karanlık içinde koltuğun derinliklerinde hiçbir şeyi göremeyeceğine ikna olmak için. Deny’nin elleri aşağıya uzandı, ama ben onu durdurdum.

- Anlamadın, bunu yapmanı istemiyorum, soruyorum sadece – eğer istersem, bunu yapar mısın?

Oyunumu anladı.

- Tabii.

- Onu çıkarıp, ayaklarıma teslim olur musun?

- Çıkarırım...

- İstiyor musun bunu?

- İstiyorum...

Biz, susarak, birbirimizin gözlerine bakıyor ve, kısa cümlelerle birbirimize hitap ediyorduk. Bu cümleciklerin manası, onları böyle bir durumda söyleme olgusundan çok daha az önemliydi.

- Deny, o nasıldır?

- O seni istiyor...

- Ben hissediyorum... o, öylesine sıcak ve öylesine esnektir ki... sen, bir ağrı hissetmiyor musun, zira o, öyle gergin ve pantolon içinde onun için öyle dar ki?

- Biraz ağrıyor...

- Ayaklarımı öpmek istiyor musun?

- Evet...

- Her parmağımı öpecek misin? Dokun, bak, ne kadar küçük, ne kadar biçimli ayaklarım var.

- Öperim...

- Düşünüyor musun, eğer şimdi onu çıkarırsan, ben onu ayaklarımın parmaklarıyla sararım... boşalmadan kendini tutabilir misin?

- ...

- Tutabilir misin?

- Olabilir.

- Tutamazsın... kendine tasavvur et – ben onu ayaklarımla sıkıştırıyor, sıkıyorum, ayaklarımla sana otuzbir çekiyorum, sıcak bir dalga içerden yükseliyor, ve sen onunla başa çıkamıyor, zevke iradesizce teslim oluyor ve boşalıyorsun, ben, her sıradaki sperma... sıcak sperma... cereyanının onun içinden... direkt çoraplarıma.... atıldığı her defasında uzvunun nasıl utanmasızca sarsıldığını hissediyorum...

- Stop, dur... dur biraz... yoksa ben şimdi artık...

Hop!! Birdenbire yumruğumu masaya vurdum. Deny silkindi ve az kalsın yerinden fırlayacaktı. Garson Hindular, tavuklar gibi, pırladılar kafenin derinliklerinde, ama hemen yatıştılar.

- Deny, - ayaklarımı çektim, ileriye doğru eğildim ve direkt onun gözlerinin içine bir cellat bakışıyla baktım. – Haydi, senin Tibet Lama’n hakkındaki derede başladığımız o konuşmayı bitirelim. Noktayı koyalım, geçmişte yarıda kesilmiş sözler bırakmamak için. Seninle son derece dürüst ve samimi olacağım, çünkü sen beni tahrik ediyorsun, bnde sempati uyandırıyorsun ve bu, sadece erotik bir sempati değildir, onun için haydi dobra dobra konuşalım. Alıp da birden negatif duyguları yaşamayı tamamen bırakmak... Bu tavsiye, bana saçmalığın en üst derecesi gibi geliyor – bu, aynen bütün insanları sevmeyi tavsiye etmek gibidir, onun için senin bu Lama’n ya sıradan bir boşboğaz, ki onlardan nefret ederim ben, ya da sen birşeyleri yanlış anladın.

Deny’nin pantalonundaki fırtına aniden dinmiş, anlaşılan, o, koltuğu masaya yaklaştırdı, ellerini sıktı ve yumruklar halinde masaya koydu.

Bir dakika sessizlik içinde geçti.

İki dakika.

- Deny?

- Tamam, o hikayeyi sonuna kadar sana anlatırım ve bunların ne anlama geldiği üzerinde beraber düşünürüz.

- Ha... ben beraber düşünmeyi bilmiyorum...

- Mayya?

- Ne? Ne Mayya? – Birşeyler daha söylemek istedim, ya kaba bir şeyleri, ya da ağlamak istedim, bilmem neden... bir an için herşey manasız, kıt gibi geldi, - oturuyor iki salak, birbirine masallar anlatıp ağlaşıyorlar, hayat ise önlerinden geçip gidiyor, konuşsan da, konuşmasan da... – Neyse, Deny, unut... Peki, devam edecek misin?

Deny, bir dakika daha büyük bir dikkatle bana baktı, dilinin ucunu komik bir şekilde dışarı çıkararak. Çocuk bahçesinden bir tablo aklıma geldi – küçük çocuk lazımlıkta oturuyor, ve dilinin ucu aynen bu şekilde dışarı çıkmış... ben üşüyorum, akşamın geç saati, çini karolu bir zemin, herşey yabancı... evet, herşey yabancı – bu duyguyu gururla bütün hayatımın içinden taşıdım – bu sönük aciz tabağın içinde kendini büsbütün yabancı olarak hissediş.

- Lobsang’dan bu tavsiyeyi işittiğim zaman, ben, hem şaşknılığı, hem de hayal kırıklığını yaşadım – yaklaşık senin gibi. Bunları, kafede masa başında biri bana söylemiş olsaydı, ben, büyük ihtimalle, aynen dağlarda senin gibi davranırdım – kalkıp, eve giderdim. Fakat bana bunları, orada hazır bulunmasının kendisi artık her türlü kelimelerden daha beliğ olan bir insan söylüyordu. O havayı kelimelerle veremem, tabii ki, ama o insan... bilmiyorum, nasıl söyleyeyim – onun yanında öyle bir şey hissediyordum ki, bu, bende keskin, parlak bir şekilde yankılanırdı, anın birinde hatta, çocukların anneye sokulduğu gibi, ona sokularak, ağlamak istedim, ve, kendime acıdığım için değil, derin bir coşkudan dolayı, sanki ben kendi hazine adamı bulmuşum, ve bütün bunlar benimle meydana geliyordu! Ben ise fışkırıcı bir içliliğe mail değilim, geceler boyu yastığın içine ağlamam, sesli olarak şiir okumam ve, sokaklarda şiirler söyleyerek, kendimi göğsüme vurarak, dolaşmam :) Gene de ben rasyonel biriyim ve... nasıl diyordun sen buna... ha, evet, kabarcıklı ve yüzeysel bir soşkunluğa mail değilim, onun için bana, onun yanında yaşadığım şeylere, herşeyi uykusuzluk ya da aşırı duygululukla anlatarak, aldırmamak özellikle imkansızdı... Hüzünle, sohbetin can sıkıcı-nazik bir sonunu bekleyerek, negatif duyguların hepsini gidermek, bence, imkansız olduğunu söyledim, o da, buna cevap olarak, bunlar hakkında neler düşündüğümün bir önem taşımadığını, böyle bir problemi kendi önümde koyarak onu ne pahasına olursa olsun çözmeye hazır olup olmadığımın önem taşıdığını söyledi. Bunun son derece önemli bir problem olduğunu, onu çözmeden asla hiçbir şeyin olamayacağını, ne bir yolun, ne de bir Budizmin, ne de bir Hristiyanlığın, hiçbir aydınlanmanın – asla hiçbir şeyin – olamayacağını anlıyor muyum, yoksa bunu anlamıyor muyum, bu şekilde hisetmiyor muyum?

- Deny, - sabırsızlıkla onun sözünü kestim, - önemli, önemlidir bu problem, ama onu çözmek imkansız ya, onu çözmüş insanları nerede gördün?

- Ben de ona aynısını sormuştum! O da, “kendi önlerinde bu problemi koyan ve bütün ciddiyet ve özveri ile onu çözmeye çalışan nerede gördün ki? Bu problemi hem koymuş, hem de çözmüş birini görmek istiyorsan, o, senin önündedir”, diye cevap verdi.

- Onu görmek isterdim... ilginçtir gene – negatif duyguları yaşamayı tamamen bırakmış bir insan... bu, ucuz bir pozculuk değilse... Bu Lama’yı nasıl bulmak mümkün, o, buralarda bir yerde mi, Hindistan’da mı, Nepal’da mı?

Deny gülümsedi ve başını salladı.

- Yan odada bile olsa, ne farkeder... anlamı yoktur... sen devamını dinle.

İçimde oturan afacan, birdebire kuyruğunu oynattı, Deny’ye susması için işaret yaptım, entarimi tutan askıların ikisini de omuzlarımdan indirdim ve yavaş yavaş aşağıya kaymasına izin verdim. Çıplak memelerim, onun bakışı altında setleşti ve utanmasızca dikilip durdu.

- Dokunmak ister misin?

Suskunluğu, her türlü kelimelerden daha beliğ idi.

- Ya yalamak, emmek, sıkmak... yumuşak ve kuvvetli kavramak, memelerimi kendi ellerinde tutmak, sıkmak ve benim gözlerime bakmak – ister misin?

Kontrastları severim...

Yarım dakika daha bekledikten sonra, giyindim. Deny, yutkunarak, devam etti.

- Hiçbir şeyi aslında beklemeyerek, sordum – bunu öğrenebilir miyim, yani – bunu bir kimseden öğrenebilir miyim? Onun kendisi bana ders verebilir mi, ya da kimden ders alabileceğimi söyleyebilir mi? Onun üzerinde iyi bir izlenim oluşturmak için, kendimi negatif duygulardan artık önemli derecede serbest bir insan olarak hissettiğimi ve tecribeli bir üstat rehberliğinde başarıya ulabileceğimi düşündüğümü söyledim.

Lobsang düşünceye daldı ve yaklaşık bir dakika benim üzerimden bir yere bakıyordu: “Yarın sabah saat beşte gene buraya gel. Herşey senin için daha açık olur”.

Garson, meyve suları, haşlanmış sebzeler ve o kadar çok istediğim chicken’i getirdi. Bundan sonraki on beş dakikada konuşmalar ve erotika için zamanımız yoktu. Biz, tavuğu kurtlar gibi kemirerek, ağızlarımızı şapırdatırdık, en iştahlı parçaları birbirimizin elinden alarak, hırlıyor ve gülüşüyorduk. Yavaş yavaş tavuk, midelerimizde ona tahsis edilen yerini alıyordu, yiyiş temposu azalıyor, azalıyordu... ve büsbütün durdu. Meyve suyunu bitirip, koltukta uzandım.

- Ve, ne oldu sonra?

Deny, benim açık dizlerime bakışlar atarak, devam etti.

- Sabahın beşinde şafak, yüksek dağların arkasında henüz sezilmeye başlıyordu, hava oldukça serindi, etrafta tamamen sessiz ve olağanüstü güzeldi. Ben, gompa’ya yaklaştım, beni karşılayan hiçkimse olmadı, fakat kapılar kapalı değildi. İkinci kata çıktım ve Lobsang’ın odasına giden koridora girdim. Onu, acaba, uyandırmaz mıyım, diye düşünüyordum, zira etrafta henüz karanlıktı. Koridorda birkaç adım atmıştım artık, ve birdenbire anladım ki, en ilk adımdan itibaren bir şeyler “her zamanki gibi” değildir. Biraz daha ilerledim ve durdum – “her zamanki gibi değil” hissi artıyordu. Bunun gibi bir şeyi hayatımda asla yaşamamıştım. Sanki, köşelerin karanlığı içinden biri beni bakışıyla, üstelik de kötü, ağır, tehlikeli bir bakış ile, yokluyor gibi bir his vardı. Evet, etrafta tehlike esiyordu. Ben, hisleri hazmederek, duruyordum. Onlar, belirli olarak artıyordu, ve ben büsbütün fena oldum. Bir hayretin içimde yanıp sönüverdiğini hatırlıyorum – zira daha dün burada herşey bir güneş sıcağı, ekstatik bir huzur ile dopdoluydu, şimdi ise neler değişti, ve neden?

İki adım daha attım ve birdenbire hafif, fakat keskin bir ağrı beni, bir iğne gibi, deldi. Az kalsın bağıracaktım bile. Artık bir şüphem kalmadı. Ben, birilerin bana karşı kin beslediğini çok belirli bir şekilde hissediyordum. Kindar, karamsar biri oturup benden nefret ediyor, herkesten nefret ediyor ve bu nefret, her taraftan çıkıyor gibiydi. Ben hakikaten korkmuştum, dönerek, çıkışa doğru birkaç adım attım. Merdivenin yanında durdum, biraz dinlendim ve kinin kaybolduğunu farkettim, sadece gergin bir kötü niyet duygusu kalmıştı.

Bundan sonra ne yapmayı bilmeden, duruyordum. Bir insanda bu kadar yanılabilir miydim? Bu soru durmadan kafamda dönüp dururdu. Lobsang’da aydın bir varlığı nasıl görebilirdim, oysa onun etrafında böylesine bir kin havası varmış?

Aklıma, türlü türlü kabusların görüntüleri gelmeye başladı. Hindistan’da zaman zaman yabancı turistlerin kaybolduğunu bilirsin, herhalde?

- Evet, turistlerin kaybolduğuna dair ilanları birkaç defa görmüştüm.

- Böyle olaylar burada pek de nadir değildir. Hindistan, oldukça emin bir ülke sayılır ve birçok insan, hatta kızlar bile, burada tek başına seyahat eder, fakat aslında bu emniyet, belirli sınırlar içinde mevcuttur. Main Bazaar veya Tamel’de herşey Okey, fakat başka bir tarafa bir adım attın mı – orası, tamamen fantastik bir ucra ve sapa yerlerdir ve orada senin emniyetini artık kimse garanti etmez. Hele, uyuşturucu kullanıyorsan... Ben, beyaz insanları bazen kurban getirmek için kaçırdıklarını duymuştum. Aklıma, Lobsang’ın da bir külte bağlı olduğuna dair türlü türlü fikirler gelmeye başladı, zira eski bir Tibet geleneği “bon”da da insanı kurban getirmekle ilgili ritüeller vardı... yoksa bunu artık korkudan mı uydurdum? Lobsang’ın sureti, korkunç bir şey ile değiştirilmeye başladı, buradan mümkün olduğu kadar çabuk gitmek arzusu doğdu, hatta, manastırın kapılarının, kapalı oldukları halde onlara tırmanarak kaçmayı başarıp başaramayacağımı anlamak için, nasıl olduklarını bile hatırlamaya çalıştım.

Daha bir dakika sonra korkuyu gene de yenebildim, dün yaşadıklarımı yeniden hatırlayarak, ve tekrar Lobsang’ın kapısına yaklaşmayı denedim. Ve herşey yeniden tekrarlandı. Bu defa bende karşı bir antipati uyandı, ben korkumu yenebildim ve, toparlanarak, Lobsang ile, o nasıl olursa olsun – kindar bir sekter mi, ya da bilge bir hoca mı – yüz yüze karşılaşmaya karar verdim. Koridorda birkaç adım daha attıktan sonra, ben yeniden durmak zorunda kaldım. Başım, müthiş ağrı nöbetlerinden adeta patlamak üzereydi – vücudumun her hücresiyle artık hissettiğim nefret bu kadar kuvvetliydi. Ben hatta beni yere düşüren bir kasırga ile mücadele eder gibi, ileriye doğru eğildim ve bir iki adım daha ilerledim. Lobsang’ın kapısı benden artık birkaç adımdaydı, fakat bu mesafe, bir sonsuzluğa dönüştü. Ben, bir adım bile atamıyordum, başımda bir bulanıklık, gözlerimde kırmızı lekeler, böyle biraz daha devam ederse, ya öleceğimi, ya da bayılacağımı hissediyordum. Ağrı ve korku beni felç ettiler, ve artık buradan gidemiyordum bile – kımıldayamıyordum bile, ileriye ya da geriye bir parmak bile ilerlersem, korkunç bir şeyden öleceğim gibi gelirdi bana. Güçlerim beni terkediyordu, ölmek üzere olduğumu hissediyordum, bana yönlendirilmiş nefretten şimdi kanım kaynayacak gibi gelirdi.

Deny’nin hikayesi beni kaptı, hatta onun korkusu bile bana geçti, bizi çevreleyen karanlıkta kendimi rahatsız hissettim, lambanın ışığı endişe saçar gibiydi.

- Birdenbire herşey bitti. Benden herşeyi çıkarmışlar gibiydi – korkuyu da, nefreti de, ağrıyı da – herşeyi. Yumuşak bir serinlik, ince bir cereyan halinde içime akar, tazelik, güzellik heyecanı ile doldururdu. Ben, dün Lobsang ile konuşurken yaşadığım duyguların renk tonlarını yeniden tanıyordum. Onun odasının kapısı açıldı, ve ben, hemen hemen onun kollarına düşmek üzere, içeri daldım.

- Ama nasıl olur böyle?? Bunlar nasıl bağdaşır birbiriyle – böyle müthiş bir kin ve negatif duygulardan kurtuluş hakkındaki beyanlar?

- İşte bunu da ben ona sordum, kendime gelerek bana ikram ettiği iğrenç tadındaki bir çayı içtikten sonra. Cevabı beni şoka uğrattı. O, yaşamış olduğum bütün o dehşetin, benim kendi negatif duygularım olduklarını söyledi! Onun yaptığı tek şey de, bu, onun alanına düşen herşeyin kuvvetini artıran kişiliksiz bir kuvvet ile koridorun alanını doldurması idi “sadece”. O, kendim hakkında nispeten kinsiz bir varlık olarak düşündüğüme rağmen, ben, en çeşitli nefatif duyguların muazzam spektrumunun kendimde aralıksız yetiştirdiğimi, sürdürdüğümü ve, hatta onlardan tamamen serbest olduğumu sandığım zaman bile, fon, dipte bulunan negatif duyguları – çeşitli endişe türlerini, kaygıları ve saireyi – aralıksız yaşadığımı söyledi. Ben, tabii ki, bunu kabul etmedim ve onu aldatmadığımı ve tamamen samimi olarak konuştuğumu söyledim, o, bilge bir insan olarak, onun önünde dürüst olduğumu, şu anda kendimi süslemediğimi, kendimi daha iyi bir havada sunmaya çalışmadığımı görmelidir, fakat büsübütn samimi olarak söylüyorum ki, ona gelirken çok pozitif bir şekilde kendimi ayarlamıştım, bir ilham, derin bir sempati, bir merak yaşıyordum ve hiçbir öyle dipte bulunan negatif fon duygularım yoktu, onun için, bu korkunç kin ortaya çıktıysa da, bu, benden çıkmadı, bu yabancı bir şeydir, zaten yabancı bir şey olarak da hissedilirdi.

- Şüpheli görünür bunlar, zira neyi ve nasıl “doldurduğu” hakkında sen hiçbir şey bilmiyorsun... Peki, sana nasıl bir cevap verdi?

- O, söylediğim gibi de düşündüğüme inandığını, fakat, samimi olsam da, ama gene de yanıldığımı söyledi, ve bu örnek “negatif duygular” adındaki virüsün insanın içine ne kadar derin sinmiş olduğunun işte bir dersi olur benim için, zira insan negatif duyguları farketmiyor bile. O anda, negatif duyguların – gerçekten de bir virüs olduklarını kabul ettim, fakat daha sonra, mevcut olduğu her zaman bu basit ve bu kadar kolay ulaşılabilir gibi gelen bu açıklığı sürekli kaybediyordum.

- Virüs ile ilgili ben de kabul ediyorum, fakat, onunla nasıl mücadele etmek, hiç anlaşılır değildir, zira onu çoğu zaman farketmek bile imkansızdır.

- Lobsang, negatif duygulara son verme çalışmasının, yüzeyde yatan, açıkça tezahür eden negatif duygulardan başladığını söyledi ve, bu çalışma başarılı bir şekilde sürdürülüyorsa, o halde negatif duyguların çnce tabakalarını da farkedip, onları gidermek mümkündür. O, bende negatif duygular gerçekten de olmasaydı, artacak hiçbir şeyin olmayacağını ve o zaman, nefret yerine, aynı şekilde yoğun olarak artan bir üstün mutluluğu yaşayacağımı bir daha tekrarladı.

- Evet... Galiba, bu Lobsang gerçekten de çok sıradışı bir insan... Sen, bana cevap vermedim ama – o şimdi nerede, ya da en azından nerelerde bulunur? Onu bulmak istiyorum!

Deny, hikayesini bana anlattığı sürece, Lobsang’a karşı ilgimin belginleştiğini, tedirginliğin hemen hemen kaybolduğunu kendim de farketmedim.

- Deny, onu bulmak istiyorum!

Bu sözleri tekrarladıkça, isteğim ısrarlaşıyordu.

- Onu kesinlikle bulmak istiyorum, beni artık biraz bilirsin – bir şeye karar verdiysem, gücümün yettiğini yapmadıkça, ondan vazgeçmem. Onu nerede bulmak mümkün olduğunu biliyor musun?

- Hem evet, hem hayır.

- Yok, kendi derin manalılığını başka durumlar için bırak, için kendisine dön ve daha sade ol, lütfen. Ben, bir sülük gibiyim – eğer yapışırsam, bırakmam artık :) – bakışımı biraz aşağıya indirdim, Deny içini çekti ve güldü.

- Sen anlamıyorsun, söylemeye bana izin ver. Vedalaşırken, Lobsang dedi ki, eğer istersem, onu bulabilirim, bunu bana VADEDER, fakat boş hayalcilerle uğraşmak arzusu onda yoktur, onun için de ben imtihan gibi bir şeyden geçmeliyim, onunla buluşmadan önce, ve benim çıraklığıma dair sorunun görüşülmesine dönmeden önce. Bu imtihan iki aşamadan ibaret, ve birinci aşama – işte onu bulmaktır. Lobsang, onunla karşılaşmak arzusunu ve kendi hayat yolumda göreceğim işaretleri kılavuz edinerek, onu bulabileceğimi söyledi. Bu işaretler hakkında daha belirli bir şeyler söylemek istemedi, sadece, bu işaretlerin, hakikati aramaya çıkan ve bunun yanısıra bütün negatif duyguları samimi ve acımasız giderme pratiğine başlayan her insan için tezahür edeceğini ve, bu işaretler tezahür ettiğinde, onlarla şüpheler meydana gelse de, bunların yüzeysel olup, arayan kişiyi bundan sonra götürecek olan arzuları kapayamayacaklarını söyledi. İşaretler, eğer bütün hayatım, bütün gücüm ve bütün yönelimim, kendimde görebileceğim negatif duyguların tüm çeşitlerinin acımasız, tavizsiz giderilmesine yönlendirilmiş olursa, ancak bu durumda tezahür etmeye ve yol göstermeye başlar.

- Ya ikinci imtihan?

- İkinci imtihan, koridorda yaşadıklarımın aynısı olacak. Onu bularak, “koridoru” geçebilirsem, bu, işte, ulaştıklarımın onun dikkatine değer olduğu anlamına gelir ve o zaman ve onun diğer arkadaşları benim daha sonraki eğitimime gerketiği kadar zaman ve dikkat ayırırlar.

- Ve bu kadar mı? Ondan aldığın bilgi bu kadar mı?

- Pek değil. Biz, Tibet Budizmi hakkında biraz konuştuk, bilgiyi tahrifsiz birinci elden almak benim için enteresandı. Mesela, beni şöyle bir şey ilgilendirirdi – bazı Tibet hocalarının bir hayattan başka bir hayata geçtikleri doğru mudur? Şu çocuğun, sadece bir çocuk olmayıp, eski bir Lama olduğunun tanınması nasıl olur? Lobsang, sorulara pek ayrıntılı cevap vermezdi, ve anlattıklarının hemen hemen hepsini ben okuduğum kitaplardan zaten bilirdim, fakat şimdi bunlar daha reel, daha hissedilir oldular. Lobsang’ın temsil ettiği pratiğin taşıyıcılarına daha yakın olmak için, birkaç ay Tibetliler arasında yaşamak isteğimi dile getirdim, fakat o, bunda bir anlamın olmadığını söyledi, ve gene de Dharamsala’da yaşamamı tavsiye etti – bu, şu anda Dalai Lama’nın konağı ve birkaç Tibet manastırı bulunan küçük bir Hint şehridir. Sözgelimi, bu sene oraya giderim, herhalde. Tibetçe kurslarına yazılırım ya da hatta rahiplerden birini özel öğretmenim olarak alırım. Şimdiye kadar bunu ancak, Lobsang’ın sözlerine göre, buna asla bir lüzumun olmadığı için yapmadım, çünkü, onun dediği gibi, negatif duyguları gidermek için, Tibetçe bilmek lâzım değildir. Bu pratiğin kurucusu hakkında ayrıntılı olarak konuşmak istemedi ve sadece, kurucuları – Dalai Lama, Karmapa, Trashi Lama, Panchen Lama gibi – hemen hemen her zaman Tibet sınırları dahilinde cisimleşen Tibet ekollerinden ayrı olarak, onun kendi cisimlerinde kültürden kültüre seyahat ettiğini ve bu pratiğin adının da “düz yol pratiği” olduğunu söyledi. “Düz yol pratiği” adı da, hiçbir dinselliğe, hiçbir doktrinselliğe dayanmadığı, ancak kendi şahsi tecrübeye dayandığı içindir, ve fiilen her insan ona başvurabilir, eğer buna ısrarı yeterse, ve, başarı halinde, bir hayat boyunca sıradan bir insan için düşünülemez olan yetenekleri gerçekleştirebilir, bu arada, ölümden sonra, ölüm esnasında ve ölüm YERİNE şuuru muhafaza etme yeteneğini de, bilinçli dönüşüm ya da direkt bir transformasyon yeteneğini de, böylece kendi tecrübenin kesintisizliğini elde ederek, ve böyle insanların hayatı o kadar olağandışı ve şaşırtıcı heyecanlar ve ruhun maceralarıyla o kadar dolu oluyor ki, bunun hakkında şu an benimle konuşmak manasızdır. Bu pratiğin manası şundan ibaret: sen, algılarından birilerini, diğerleriyle kendi isteğine göre değiştirmeyi ve bu değişiklikleri sabitleştirmeyi öğrenebilirsin ve, sıradan bir insanın hayatında algıların değişmesinin otomatik bir şekilde, onun şuurlu katılımı olmadan, gerçekleştiğine karşın, bu pratik ile uğraşan bir insan, bu prosesi tamamen kontrol edebilir. Bunu düşündüğüm zaman, nefesim kesiliyor – hoşuma giden şeyleri hissedebilirsem, ancak istediğim şeyler hakkında düşünebilirsem ve hatta gerçekten istediğim özellikle o şeyleri isteyebilirsem, hayatım nasıl olabilir, acaba! Hem şuurun böyle bir seyahati fikrinin kendisi de sürükleyicidir.

- Bu pratiğin kurucusunun adı ne, ya da onlar ona – bu partik’e, bu Lama’ya – nasıl hitap eder? O şimdi nerede? Bu ekolden başka rahipleri nasıl bulmak mümkün? Negatif duyguları yaşamaya bırakmak için, neler yapmalı? Zira, bu bir “ekol” ise, muhakkak, geliştirilmiş bir takım yöntemler mevcuttur. Ya, negatif duyguları yaşamaya bırakırsam, ne olur – duygusuz bir kalas haline dönüşmez miyim, ya da onların yerine bir takım yeni algılar mı gelir? Onlar kendi kendine mi gelir, yoksa gene belirli bir pratiği mi uygulamak lâzım... – bunları sormuş muydun?

Sorular, bir yağmur gibi içimden dökülüyordu, onun için de Deny’nin gülümsediğini ilk başta görmedim.

- Mayya, tabii ki, ben de Lobsang’ı soru yağmuruna tutmaya çalışmıştım, ama, şu an üzerimizde sarkıp duran sonsuz geceden farklı olarak, benim onunla görüşme zamanım sona yaklaşıyordu, çünkü saat altıda Lobsang’ın katılması gerektiği bir dinî merasim başlıyordu. O, bir iki soru üzerinde durmamı bana teklif etti ve onları seçme hakkını da bana verdi, neden sonra da ayrılacağımızı söyledi. O anı hatırladığım her defasında bir korku yaşıyorum, çünkü merak ağır basabilir ve ben saçma bir şeyler sorabilirdim, ve böylece de en önemlisini öğrenme imkanını da kaçırmış olurdum.

- Ya, belki, bu da bir nevi imtihandı? Zira, bütün işittiklerinden sonra “rahipler uçabilir mi?” gibi bir şeyi sormuş olsaydın, herhalde, bu, işte, senin en sıradan bir budala olduğun anlamına gelirdi?

- Pek de olabilir ama. Ben, iki soru sordum. Birincisi – bu ekolün kurucusunun adı ne ve şu anda cisimde mi, onu bulmak imkanı var mı? Lobsang, hiçbir şeyi ifade etmeyen bir isim söyledi ve onun şu anda cisimde olduğunu, yani direkt şimdi bir yerlerde yaşadığını, onu aramak boşuna olduğunu, ama ona müracaat etmek mümkün olduğunu anlattı.

- “Hiçbir şeyi ifade etmeyen isim” de ne demek?

- Bu kişinin adının Bodhi olduğunu söyledi, fakat “bodhi” Tibet dilinde “aydın şuur” gibi bir anlama gelir, onun için de bunun, bir isim de olmadığı çıkıyor ve ben, bu isme göre bir kişiyi nasıl aramak mümkün olduğunu bilmiyorum – “bilir misiniz, buralarda aydın şuur var mı” diye mi sormak? :)

- Ya “ona müracaat etmek mümkün” ne demek?

- Bilmiyorum, bu cümleye pek dikkat etmedim.

- Peki, sonra ne oldu?

- Negatif duyguları yaşamaya tamamen son vermek için asıl olarak neler yapılması gerektiğini bana anlatmasını rica ettim. Herşeyi beklerdim – şimdi bir yoga pozunu göstereceğini, ya da nasıl nefes alıp vermek gerektiğini anlatacağını, ya da kulağıma bir takım mantra fısıldayacağını, ya da büsbütün mucizevî bir şeyler yapacağını – ama o burada da beni şaşırttı, şu aşağıdakileri söyleyerek (umarım ki, hiçbir şeyi karıştırmadım): insanların negatif duyguları yaşamalarının üç sebebi vardır. Birincisi – onları yaşamak istiyorlar. İkincisi – yanlış hüküm. Üçüncüsü – alışkanlık. (Budizm, evde yetiştirilmiş bir psikanaliz ile yarıyarıya?). Onun için, onları yaşamaya son vermek için, birincisi, şu ya da bu negatif duyguyu yaşamak istemediğini kesin olarak belirlemek lâzım. Ona dair, onu hiçbir durumda artık hiçbir zaman yaşamamak için tamamen belirli bir arzunun olduğu bir tanesinden başlamak yeterlidir. İkincisi, bu negatif duyguyu yaşamak “gerek” ya da “yerinde” diye iddia eden tüm yanlış hükümleri incelemek lâzım. Mesela, sen, komşunun sana selâm vermeye mecbur olduğunu düşünebilirsin, ve, o selâm vermezse, sen bir memnuniyetsizlik yaşar ve bunun “doğru” olduğunu düşüneceksin, oysa bu sadece senin keyfî seçimindir – neyi yaşamak, neyi ise yaşamamak. Ve, en önemli olan, üçüncüsü – bundan böyle artık yaşamak istemediğin duyguyu yaşamak için mevcut alışkanlığı öylece kırmak ve yeni bir alışkanlığı – onu yaşamamak alışkanlığını – oluşturmak lâzım. Lobsang, bunu ilk defada başaramayacağımı, yüzüncü defada da başaramayacağımı söyledi, iki yüzüncü defada ise, senin duygunun nasıl yaşandığında bir şeylerin değiştiğini farkedersin, çünkü senin tarafından artık yeni bir alışkanlık – “istenmeyen duyguyu gidermeye çalışmak” alışkanlığı – oluşturulmuş olur, ve bu alışkanlık artık başlı başına senin hayatını etkiler, onun kendisi etki kaynağı olur, fakat diğer alışkanlıklardan farklı olarak, bu alışkanlık senin tarafından seçilmiştir, onun için de özel bir güce, özel bir “niteliğe” sahiptir ve, sağlamlaşarak, seni, nihayet, sonuca ulaştırır ve, ne kadar çok istenmeyen duyguları hayatından giderirsen, üstün mutlulukla dolu, bilinmedik heyecanlara doğru sürükleyen özel bir çağrıyı içinde o kadar çabuk duyarsın.

- Evet... bana şunu söyle – daha Freud, bastırılan negatif duyguların insan için çok kötü sonuçlara vardırdığını yazmıştı. Bunlar, stresler, nevrozlar... ve ben kendimden bunu çok iyi bilirim – duyguları bastırmak nasıl bir şey olduğunu, ki onları dışarı boşaltmak ve bari bu şekilde onlardan kurtulmak daha iyi. Ama hayır, daha iyi değil... aynı şey. Japonlar, kendi firmalarında müdürlerinin kuklalarını koyarlar, çalışanların, duygularını boşaltarak, onlara yumruklar, ayaklar, tavalar ile vurmaları için. Japonlar ahmak değiller ya, ve, bunu icat ettiklerine göre, demek, bu sorunu titizlikle incelemişler.

- Evet, kabul ediyorum, ve bütün bunları Lobsang’dan işittiğim zaman, bana zamanı boşuna harcıyorum gibi geldi. Üniversitede tanıdığım bir arkadaşı hatırladım, o, Tibet Budizmi ile ilgilendiğimi öğrendiği zaman, aşağılayıcı bir eda ile bana sormuştu: “Pis hayvan yetiştiricilerden, acaba, neler öğrenilebilir? Ki, onlar hâlâ ateşlerini at boku ile yakar, ve aynı bokun içinde de yaşarlar. Büsbütün aklını oynatmışsın, Deny, bu şaman zımbırtıları ve KÜLTÜRÜ karşılatırdığına göre! Goethe, Schopenhauer, Kant, Rousseau... – bunlar, demek, yanlış şeyler, ben ise gidip pis kokulu hayvan yetiştiricilerle arkadaş olayım... ancak, döndüğün zaman, yıkan iyice, yoksa tüm mobilyayı evinde kirletirsin”.

Lobsang, yarı kelimeden sorumu anladı ve, bastırmanın ve gidermenin tamamen farklı iki süreç olduğunu söyledi. Duyguyu bastırdığın zaman, onu yaşamaya devam ediyorsun, ya da başka bir negatif duyguyu yaşamaya başlıyorsun, giderdiğin zaman ise, onu işte tamamen yaşamayı bırakıyorsun – o yoktur, gizleyecek hiçbir şey yoktur, sen, negatif duygunun asla olmadığı bir hürriyet halinin içine “atlıyorsun” sanki, sevinç ya da şefkat yaşayan kendini hatırlıyorsun, o anda bastırılacak artık hiçbir şey yoktur, ve, eğer herşeyi doğru yapmışsan, o halde gidermeden hemen sonra özel bir sakin sevinci yaşıyorsun. O, negatif duyguyu yaşamak için uzun yıllar boyunca oluşan alışkanlığı yenmek en zor olduğunu söyledi, bu zordur, ve hatta gerçekleştirilemez gibi bile gelebilir, ama gene de bu mümkündür, ve bundan sonra senin önünde Yol açılıyor... Şimdi işte söyle, bu hikaye hakkında ne düşünüyorsun?

- Görünüşte güzel gibi... ama pratikte ne? Bunları yapmayı denedin mi?

- Denedim, tabii ki... birçok defa denemiştim, fakat şimdiye kadar, Lobsang’ın “sakin sevinç” olarak adlandırdığı şeyi bir türlü yaşayamadım. O, bu heyecan meydana geldiğinde, onu hiçbir şey ile karıştırmayacağımı ve sakin sevincin – şiirsel bir deyim değil, algının net tasviri olduğunu söyledi. Ben ise, en iyi ihtimalde, hiçbir şeyin meydana gelmediği bir hale ulaşabiliyordum – negatif hiçbir şey yok ve pozitif hiçbir şey yoktur, ama bu hal bile hoşuma gidiyor, bu, saldırgan ya da hayal kırıklığına uğramış biri olmaktan gene de daha iyidir.

- Peki neden o zaman bunun aslında mümkün olduğundan bu kadar eminsin? Bu pratik hakkında öğrendiğinden bir yıl geçmiş ve hayatında hâlâ hiçbir şey değişmemiş...

- Bu öyle değil. Söyledim ya, birşeyler değişmiş. Kendimi biraz daha serbest hissetmeye başladım, ümitsizlik, apati hallerinin içine çok daha nadir düşmeye başladım. Kendi negatif duygularımı, bundan önce onlar tabii bir şey olarak önümden geçtiği durumlarda, çok daha sık farketmeye başladım – şimdi ben onlara takılıp tökezliyor gibiyim.

- Eh... açıkçasını söylersek, bunlar, insanların kendini kandırmayı bu kadar sevdikleri genel cümlelerdir... Ben kendim de, istediğim şeye kendimi inandırabilirim, sonra ise gene er ya da geç bir kendine geliş olur, zşra kendi “aydınlanmayı” ancak belli bir dereceye kadar hayal etmek mümkün, gerçek ise gene de ortaya çıkar. Bende böyle şeyler çok olurdu – yoga hakkında bir kitabı okumaya başlıyorsun... eh, sen kendin de bunun nasıl olduğunu iyi bilirsin.

- Kendine geliş mi? Neyi kastediyorsun?

- İşte okuyor, hayaller kuruyor, kendini aydınlığa ermiş, mutlu, kuvvetli olarak hayal ediyorsun, bir iki gün bunun etkisi altında sersem sersem dolaşıyorsun, sonra da üzerine realite çöküyor, ve sen yeniden günlük hayata dönüp çılgın gibi son surat koşuyorsun...

- Realite çöküyor... ama gerçekte ise hiçbir şey çökmüyor, bu sadece bir ifade tarzıdır, sadece, başa çıkamadığın bir şey meydana geliyor, ki, anladığım kadarıyla, mesele, senin “realite” olarak adlandırdığın alışkanlığını kırmaktır işte, zira ancak şartlar reeldir, negatif duyguları yaşamak gerekliliği değil. İşte burada, ona tutunmak mümkün olan bir çengel vardır, bunu görüyor musun? – Deny bir ara verdi, meyve suyu aldı. – Sen ister misin?

- Yok, istemiyorum... görüyorum neyi?

- Bak, işte: diyelim ki, kendi bardağını kırdın. Bir durumda kızabilir ya da üzülebilirsin, başka bir durumda ise – gülebilirsin.

- Tabii ki, zira bu, şunlara bağlı...

- Ben de işte bunu diyorum! Bu, bağlıdır! Şuna, buna, ona bağlıdır... yani, bir şeyler meydana geldiği zaman, bu mutlaka bir üzüntüye neden oluyor diye öyle kesin bir kural yoktur. Senin tepkin, birçok faktöre bağlıdır, ama bu, işte seçmek imkanının mevcut olduğu anlamına gelir.

- Ve ne?

- Nesi de şudur – üzerine “realitenin çöktüğü” zaman, bu da bir takım olaylar takımıdır ve sen de neler yaşamayı gene seçebilirsin.

- ...

- Anlıyor musun?

- Tamam, neyse... peki, o hikayenin sonu nasıl oldu?

- Lobsang kalktı ve ben, sohbetimizin sona erdiğini anladım. Bakışı sert ve hafiften uzak oldu. Vedalaşmak üzereydi, fakat çıkışta beni durdurdu. Eline kalemi ve kağıdı alarak, bir işaret çizdi ve bu işaretin, düz yol pratiğinin sembolü olduğunu söyledi. Sonra hafif eğildi, iki eliyle benim elimi tuttu, onu sıktı ve vedalaştı. Yüzü, her türlü hisliliğe yabancı, sert, faal bir güzellik ifadesini aldı.

O gün de manastırı terkettim ve Muktinath’a döndüm. Orada, Lobsang’dan duyduklarımla biraz çalışmayı, sonra da, sorularım olursa, tekrar o manastırı ziyarte etmeyi planlıyordum, bununla birlikte de Tibetçeyi gene biraz öğrenmek istiyordum, fakat Muktinath’da çok sempatik bir İrlandalı kıza rastladım (evet, işte, kıskançlık ince bir iğne halinde soktu hemen, onu gidermek iyi olurdu, ama nasıl?), onun için de onunla birlikte ezberlediğimiz tek Tübetçe kelimeler, “okşamak” – “çurçur-ce”, “öpmek” – “o-ce” ve “kucaklamak” – “tam” oldu...

- Tam” mı? :) Komik. Rusça “tam” – “there” demek.

Garson yanımıza geldi, hesabı getirdi ve tabakları masadan topladı. Deny parasını çıkardı... soran bir bakışla bana baktı.

- Bir şey mi oldu?

- Kendin için ödemeyecek misin? – sorusu beni hazırlıksız yakaladı.

- Mmm... yok, neden, ödeyeceğim, tabii ki... benden ne kadar?

Deny gülümsedi.

- Hayır, beni yanlış anladın. Senin için ödeyeceğimi düşünüyordun, değil mi?

- Evet, öyle, - çalış çalık gülümsedim bu sözlerine cevap olarak, onun tarafından böyle bir cimriliğin benim için nahoş olduğunu gizlemeye çalışarak. Belki de, parası azdır? ...

- Tabii ki, ben öderim, bu sorun değil, beni bu şunun için şaşırttı – Avrupalı kızlar her zaman kendileri için öder, birer bardak soda içsek bile, ve ben, eğer biri için ödemeye kalkarsam, bu neredeyse bir hakaret, bir ayrımcılık, bir acizliği, ikinci sınıftan oluşu ima olarak değerlendirilir.

- Nasıl da bir ahmaklık! – kendimi yeniden onun yanında hafif ve hoş hissettim, - mesele, önemli masraflara değindiğinde, anlarım, fakat burada... işte böylece oturup kendi erkek arkadaşınla iki doları ciddi ciddi bölmek mi?

- Ben de aynı fikirdeyim, fakat... Lobsang’ın dediği gibi – alışılmış yanlış hüküm, kızlarda alışılmış negatif duyguları uyandırıyor :)

Farkedilmeden yorgunluk birikti – ya bu kadar fazla dikkati gerektirmiş uzun sohbetten, ya da genel olarak günün tümü izlenimlerle aşırı dolu çıkmış. Hafif uyumak istiyordum... veyahut Deny ile biraz daha olmak.

- Bana gider misin? – bu soruyu, öyle tabii bir şekilde sordu ki, yüksek sesle ve çocuk gibi gülmek istedim.

- Giderim, eğer bari biraz uyumaya bana izin verirsen :) Olur mu?

- Ancak biraz olursa, olur :), - beni sımsıkı kendine bastırdı, ve uyumak arzusu hemen o anda kayboldu.

 



<< Geri İleri >>