« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 08


Kar, kuru ve katıydı, şiddetli rüzgarlar onu öylesine kesif yaptı ki, tırnaklı demirlerin dişlerinin iyice saptanması için, ayağını zorla bastırmak zorunda oluyordun. Buz kazmasının gagası, gıcırdayarak, ona batıyor ve kolayca çıkıyordu. Elbruz’un batı tepesi, parlak mavi gökyüzü fonunda göz kamaştıran beyazlıkta dostça bir tepeye benziyordu. Ona bir bulut takılmıştı, ve bu idilik tablo, orada bir fırtınanın kudurmakta olduğu anlamına gelirdi. Tepenin pek o kadar da uzak olmadığı gibi gelirdi, - o anda bizi ondan bir buçuk kilometrelik bir kendini aşma, baş ağrısı, iliklere işleyen yorgunluk, uykusuzluk, acı hava ve acımasız dağların ihtişamı ayırırdı.

Etrafta, sisin göz kamaştıran griliği vardı. Kar yağıyordu, fakat eskisi soğuk değildi. Akşama daha çok vardı, fakat ileriye gitmek artık imkanı yoktu ve yapacak hiçbir şey yoktu – sırt çantalarımızla yukarıya doğru bir iklime alışma çıkışı yaparak, biz 200 metre aşapıya indik ve çadırımızı kurduk. (Bu kadar zorluklarla yukarıya tırmanmak, şimdi de aşağıya inmek!!! Barbarlık bu, yahu!). Mamfih, geceye en zor yerlerde asılı ipler bıraktık, onun için yarın buz duvarı üzerinde tırmanış, bugün gibi 3-4 saat değil, yarım saat-bir saat alır. Biz, uyku tulumlarımızın üzerinde yatıyorduk ve herkes kendi düşüncelerine dalmıştı. Oleg’i uçuk yakalamıştı artık – dün güneşten koruyucu merhemle dudaklarını yeterince özenle sürmedi, bugünkü soğukluk da güneşin başlattığını bitirdi, dudakları şişti, çatladı ve, görünüşe göre, bu oldukça ağrılı idi. Uyuşukluk kah basıyor, kah bırakıyordu, topyekün bir apati, havada asılı duruyor gibiydi. Çadırda oldukça çabuk sıcak oldu, ve ben belirli olarak anlayamıyordum bile – kendimi nasıl hissediyorum, ve bu, kendi belirli olarak kötü hissetmekten daha yorucu idi. Gözlerimi kapatır kapatmaz, hemen geçmiş günlerin görüntüleri ortaya çıkıyordu... Elbruz’un sonsuz karlı yamaçlarından adım adım yukarıya doğru – biz, bir bağlamda yürüyoruz, ben ortada... on adım, mola, pn adım daha, mola... hayat, on adımlık parçalara bölünmüş... ayaklarımda – “Asolo” plastik potinlerin müthiş ağır gülleleri, yüz adım – ve büyük mola, karın içine sırt çantama öylece yan düşüyor ve yatıyorum onun üzerinde, oksijenden yoksun havayı, ağzımı açmış, yakalayarak, kalbim çarpıyor, ben gözlerimi kapatıyor, bedenimi gevşetiyor ve dinlenmenin her anını yakalamaya çalışıyorum... nedir bu böyle, yahu – dinlenmek, biraz uyumak bile imkanı yoktur, gözleri kapattım mı, herşey tekrar üzerime yığılıyor, ben tekrar yukarıya doğru yürüyorum, ve en kötü olanı da – bu saplantıdan, realiteden yorulduğum kadar, yoruluyorum! Silkinerek, yorgunluğu üzerimden atmaya ve hoş bir şeyler hakkında düşünmeye çalışıyorum... gözlerim kapanıyor... ben tekrar tepey doğru yürüyorum... arkadaşlarım bir şeyler üzerinde konuşuyor, dağa monkl ile bakıyorlar... korkunç çatlaklar bölgesi, az kalsın beni yutacaktı – ayağımın altında birdenbire bir boşluk açıldı, kar iki yana çekildi, ben, dengemi kaybederek, sağa yıkıldım, fakat çatlağın içine düşmedim, iplerle tutularak, kar içinde baş aşağı takılıp kaldım, kollarım nedense arkada kaldı, karla tokmaklanmış halde, sırt çantamı atmak imkanı yok, öylece asılı durup sesli sesli gülüyorum – anlıyorum, arkadaşlar şimdi beni çıkarır, hiç de korkmamıştım, şu anda ise korku bastı üzerime... gökyüzü, mavi-siyah bir renkte... herşey dönüyor gözlerimin önünde, bu görüntüleri tekrar üzerimden bir yana itmek istiyorum, ama yapamıyorum, ve bu, daha fazla yoruyor, lanet olası dağ hastalığıdır bu... bir takım cümle parçaları kafamda sırnaşıkça dönüp durur ve huzur yok...

- Kendini bir şeylerle meşgul etmelisin, - bir ses – kime ait, acaba – ısrarla sayıklama serabının içinden sıyırıyor – ha... bu Andrey beni dürtüyor. – İklime çabuk alışmak için en iyi yöntem – kendine bir uğraş bulmak. Mesela, çadırın etrafında rüzgardan koruyucu bir duvar kurmak mümkün (Ne??!! Yok ya...) veya birşeyleri dikmek, veya birşeyler hakkında konuşmak, böyle yatmaya devam edersen, daha fazla yorulursun ancak – tuhaftır, ama gerçek.

Her hareket, başımda gena bir ağrı ile yankılanır, başımı silktim, onu kovmaya çalışarak, ve ani şiddetlenmesinden az kalsın bağıracaktım.

- Al, iç şunu. – Andrey, hapları uzatıyor.

- Nedir bunlar?

- İç, diyorum sana, korkma, bu potasyum siyanit, şimdi rahatlarsın...

Komik değil ama... anestezik mi? İçiyorum, ve, kendimi zorlayarak, uyku tulumunun içinde kalkıp oturuyorum.

- Meksika’da ne arıyordun? – soruyorum Oleg’e, bari bir şeyler sormak için.

İncerlecesine, dikkatle bana bakıyor, ve derken, dış soğukluğu ve uçuktan şişmiş dudakları arasında bir gülümseme beliriveriyor, o, bana sadece bir merakın hakim olmadığını hissetmiş gibi.

- Bu dünyanın sınırları dışına çıkarabilecek bir bilgiyi.

- Neden özellikle orada?

- Castaneda’yı muhakkak okumuşsundur? – ben, evet diye başımı salladıktan sonra, devam etti, - ben, sihirbazları bulmak istiyordum. Ben, o yerlere gelip niyeti oluşturmayı başarabilirsem, onlarla temasa geçebileceğimi düşünüyordum. (Ha... kafası yerinde mi, acaba? Dağlara ne diye gittim... şimdi sihirbazlar dünyasını aramaya kalkarsa...). Fakat, ya niyetim boktan idi, ya da sihirbazların soyu tükenmişti, ancak hiçbir şey olmuyordu. Haftadan haftaya bu vahşi ve pek de misafirperver olmayan ülkede bir yerden bir yere geçip dolaşıyordum, fakat, uzaktan dahi olsa sihir ile ilgisi olan bir kişiye bile bir türlü rastlayamadım. Bana, günlük işlerin içine kulaklarına kadar batmış ancak en sıradan insanlar rast gelirdi. Şehirlerde, gürültü ve kirlilikten dolayı, yaşamak imkansızdı, turizm merkezlerinde yaşamak manasız ve pahalıydı, şehir dışında ve turistlerden uzakta ise – tehlikeliydi. Bu seyahatler hakkında çok şey anlatabilirim, fakat bütün bunların hiçbir önemi yoktur, zira beni, bu kelimenin yavan manasında seyahatler ilgilendirmezdi. Castaneda’nın tasvir ettiği hemen hemen bütün yerlerde bulundum, tabii ki, adlarını vermediği yerler dışında. Ve, en sıradan yerleri, en sıradan bir hayatı ve esrar etkisi altında bulunan turist kalabalıklarını bulduğum zaman, uğradığım hayal kırıklığını kendine tasavvur edebilir misin? Buna hazır olduğumu düşünüyordum, meğer hazır değilmişim.

Bir ara, gözlerini yere indirerek, sustu, sanki devam etmek onun için zordu, ve bende yine güvenirli bir sempati uyandı, - o aramıştı, ve, bu arayışlar bir çılgınlığa benziyorsa dahi, gene de bu, insanlığın, gücünü ve zamanını şartları sürekli iyileştirmek ve edinilenden memnunluk yaşamak teşebbüsleri için harcayarak, ot gibi yaşadığı düzenli, huzurlu hayattan daha fazla bir yankı uyandırıyor. Eski bir kız arkadaşım aklıma geldi, o, ilkin benimle her yere giderdi, avluda koşardı ve aynen bana benzer gibiydi, sonra aniden evlendi ve birdenbire hayatının manasını, ilk başta, misafir odasını, holü, mutfağı, banyo odasını bir düzene sokmakta buldu... sonra da, bıktığı kocasından kurtulmakta, fakat aynı zamanda da bir rafını, avizesini, perdesini de kaybetmeden...

- Yaklaşık iki yıl süren başarısız arayışlar, beni, nihayet, asla dikkate değmez bir yere getirdi. Orada ne özel bir takım binalar, ne de özel bir tabiat güzelliği vardı, fakat, mıknatıs gibi çeken bir şey vardı. Meksika’nın kuzeyinde bulunan küçük bir şehir, oradan transit olarak geçiyordum ve adını bile artık hatırlamıyorum, sonraları onu öğrenmek istediğimde de, bunum imkansız olduğu çıktı. Bu şehre sabahın geç bir saatinde geldim, ve az sonra havanın çok sıcak olacağa benziyordu. Çok berbat bir lokantada öğle yemeğimi yedikten sonra, şehri dolaşmaya çıktım. (Gene de onda fazla memnuniyetsizlik, hayal kırıklığı var, arayış sevinci yoktur, daha çok ağrılı bir elem). Ben, aradığımı bulmadıkça eve dönmemeye kesin karar verdiğime rağmen, gene de eve dönmek zamanın geldiğini düşünüyordum. Bu iki yıl beni öylesine yıpratmıştı ki, onda o kadar yalan ve hayalî umutların yıkılmasından gelen o kadar acı vardı ki, herşeyi bırakıp sıradan bir insan olmak arzusu hep daha sık doğuyordu içimde. Böyle düşüncelerden ancak daha da gena oluyordum, ama kendi arayışlarıma artık devam edemiyordum, fakat onları bırakamıyordum da, bu, aynı intihar gibiydi benim için.

- Neden, aradığını ancak orada bulabileceğini düşünüyordun?

- Çünkü beni özellikle oraya çekiyordu, çünkü Castaneda orada ders almıştı.

- Ama, realiteyi gördüşün zaman, özellikle orada birşeyler bulacağını eskisi gibi düşünüyor muydun?

- Gördüşüm zaman, neler oldu, bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Veyahut hatırlamak istemiyorum. Herhalde, orada herşey karıştı – umut da, gurur da, heves de, son bir dayanağı kaybetmek korkusu da, zira bulacağımdan emindim.

- Peki, neler oldu o şehirde?

Oleg, çadırın duvarına bakıyordu, anlatıp anlatmamayı kafasında tartıyordu, galiba. Yüzü çok ciddiydi, ve ben, düşüncelerinin terazisini suskunluk tarafına kazara çekmemek için, hareketsiz durdum. Andrey’i bu konu asla ilgilendirmezdi, onun için ilk başta dinliyor gibi yapıyor idiyse de, şimdi artık üzerine basan uykuya karşı koyamıyordu ve öylece de uyudu, yarı oturarak, komik bir şekilde ağzını açarak. Ama Oleg bunu farketmemiş gibiydi.

- Ben, aradığımı buldum.

- ???

- Evet, buldum, iki yıl boyunca eski harabeler ve esrarlı dağlar arasında beyhude yere aradığım şeyi bu ücra yerde buldum.

- Peki, neyi buldun?

- Beni çılgın sanırsın..:) Ama, ne farkeder ki... Şimdi artık herşey kaybedilmiş, artık hiçbir şeyde hiçbir mana kalmamıştır, ve, aklımı kaçırdığımı düşünmenden de hiçbir şey değişmez... Sokakt yavaş yavaş yürüyordum ve, hararetten nerede saklanayım diye düşünüyordum, gölgede oturabilecek ne bir par ne de başka bir yer ortada görünmüyordu. Son birkaç gündür kötü uyuyordum, kabus görüyordum, ve sık balkonda oturup sabah oluncaya kadar sigara içiyordum... Tam bir gecekondu mahallelerine girmiştim, kafamda bir ağırlık vardı, ve anın birinde, bayılacağım gibi geldi bana, galiba, bu ısı çarpması idi. Durdum ve pütürlü bir taş duvara yaslandım. Sanki yerin dibinden, önüme küçük, yalınayaklı, dizleri tırmıklı kirli bir kızcağız çıktı. Bana, büyük güzel gözleriyle sıcak bir ilgi ile baktı ve, onun peşinden gitmem için, eliyle bir işaret yaptı. Başımdaki uğultudan hiçbir şey anlamayarak, ileriye doğru yürüdüm, bakışımı zorla onun kirli sarı entarisi üzerinde odaklayarak. Yolumuz, meğer, hiç de uzun değilmiş. Kız, esmer eliyle paslanmış kapıyı itti ve ben, yüksek meyve ağaçları olan küçük bir bahçeye girdim. Hemen bir gölgeye çökmek istedim, çünkü ayaklarım zar zor tutuyordu, ama kız, beni yenimden çekerek, eve girmem için ısrar ett. Bunun nasıl bir ev olduğunu hatırlamıyorum, ancak içerde karanlık ve serin olduğunu hatırlıyorum. Holün içine girer girmez, halsizlik nihai olarak üzerime çöktü, ve birkaç an için ben hatta hiçbir şeyi göremez oldum – büyük bir ihtimalle, bu, güneşli sokaktan içeri girdiğim için de oldu. Kız, birşeyler bağırdı, ve onun çınlayan sesi bir yankı halinde evin içinde yayıldı. Hemen o anda adımlar duyuldu, ve aynı zamanda beni sağlam ve hoş ellerin tuttuğunu hissettim. Beni odaya götürüp, bir koltuğa oturttular, biraz ferahladım ve artık ortamı ve beni getiren şahsı görebilirdim.

Bu, kadın idi – alçak boylu sağlam yapılı bir kızılderili ya da melez. Yüzü sert, fakat misafirperver idi, hafif bir gülümsemenin dahi olmamasına rağmen. Beni, hasır bir mindere oturttu ve bozuk bir İspanca ile şimdi su getireceğini söyledi. Ben, yarı karanlık odada yalnız kaldım ve hemen bir korku uyandı – ben aslında nerdeyim? Pencereye yaklaştım, tahta jaluzileri çektim, ama sadece meyva ağaçlarını ve az ilerde bahçenin yüksek duvarını gördüm. Kadın çok çabuk döndü, soğuk su dolu piyaleyi bana uzattı ve bu şehirde ne yaptığımı sordu. Ben, burada transit olarak bulunduğumu söyledim. Onu, sihirbazlar ve şamanları aradığıma dair hikayelerle korkutmak istemiyordum, çünkü bununla ilgili artık acı bir tecrübeye sahiptim, - yerli halk, “şamanın evine nasıl gidebilirim, bana anlatır mısınız?” gibisinden sorularla onlara müracaat ettiğimde, benimle alay ederdi. Ama o, asıl bunun için geldiğimi biliyordu. Ben, tatlı-ekşi suyu içiyordum ve bedenim gitgide ağırlaşıyordu. Uyumak istedim, ve o, beni mindere yatırdı. Minder, oldukça katıydı, ama bana çok rahat gibi geldi. Bir zaman daha onun sesini işitiyordum, o, anlamadığım bir dilde ya bir şarkı söylüyordu, ya da yavaş yavaş bir şeyler anlatıyordu ve, tam bir korunmuşluk duygusunu doğurarak, benim içime geçiyordu. Ve derken kendimi ıssız bir yerde buldum, fakat bu rüya değildi! Buna inanmak zor, ama bu rüya değildi.

Andrey, başka bir yana dönerek, horuldadı, ve Oleg sözünü kesti, birkaç saniyeye sustu, ama, bana neredeyse utangaç bir bakış atarak, devam etti.

- Birkaç kere bilinçli rüyalarım olmuştu, onun için bunun nasıl bir şey olduğunu bilirim, fakat BU bambaşka bir şeydi, bu realite idi. O çölde, aynen şu anda seninle beraber olduğum gibi, vardım. Kendi bedenime tamamen sahiptim, istediğim şeylere bakabilirdim, taşlı kuru toprağı yokluyordum, kendimi çimdikliyordum, bütün olan bitenlerin bir uyanıklık olduğunda ikna olmak için yapmadığım kalmadı. Bunun bir rüya olmadığında hiçbir şüphem yoktu ve yoktur, - ateşli bir eda ile tekrarladı Oleg, - ama, keşke bu bir rüya olsaydı, o zaman böyle ıztıraplar olmazdı, o zaman ben sadece evime döner ve sıradan bir insan olmaya çalışırdım... Ben, çölde yürüdüm, uzakta dağlar görünüyordu ve ben, şimdi muhakkak birşeylerin meydana geleceğini biliyordum, fakat korkmuyordum, zira bunu o kadar uzun zaman bekliyordum ki. Az sonra, bana doğru gelen bir adamı gördüm. Ona kadar ancak birkaç metre kaldığında, nihayet, onu net görebildim. Bu, iş elbisesi giymiş bir kızılderili idi, o, bir dakika benimle konuşmak, sonra da kendi içine tekrar dönmek için, tarladaki çalışmasına biraz ara vermişti sanki. Bana, çok yakın yaklaştı ve, kahrolayım ki, ama o, Castaneda’nın kitaplarındaki sihirbazları kendime tasavvur ettiğim gibi aynen öyle görünüyordu! Onun gözlerini hiçbir zaman unutmam, bu, bir ilahın gözleri idi! (Ama, arkadaş, gene de sen, açıkçası, biraz uçrtmuşsun...). Bana toputopuna birkaç cümle söyledi – “sen, benimle gidebilirsin ve o zaman geriye sen asla dönemezsin, ama direkt şimdi senin baban kanserden ölüyor ve onun yanında, ıztıraplarını hafifleştirebilecek hiçkimse yok!” O anda beni öyle bir ıztırap, babama karşı öyle müthiş bir acıma kapladı ki, az kalsın ağlayacaktım. Bu, hakiki bir darbe idi – bana HAYAT veren babamın direkt şimdi ıztıraplar içinde ölmekte olduğunu bilerek, ileriye nasıl gidebilirim? Ve, bu küt, alelade hayattan kurtulup, sonsuzluğa doğru gitmek yegane şansından nasıl vazgeçebilirim? Seçimi yapamıyordum, ve şansımı kaçırdım...

Oleg sustu ve büsbütün kara oldu, sanki trajedisini yeniden yaşamış gibi. Ve derken ben, bu hikayeyi henüz hiçkimseye anlatmadığını anladım, ben, bu uydurulmuş ya da gerçek olan olayı öğrenen ilk kişiydim, ve, burada kesinlikle uydurulmamış olan bir şey – ona konuşmaya mani olan ıztıraptır.

- O müthiş ikiye bölünmüşlükten kendime geldiğimde, pütürlü duvarın altında kaldırımda oturduğumu gördüm, etrafımda da mahallenin çocukları toplanmıştı. Onlar, herhalde, sarhoş olduğumu düşünüyordu, ve benim hantal hantal hareketlerime gülüyorlardı. Kulaklarımda bir çınlama vardı, bedenim, sanki yemişim gibi, ağrıyordu, ayaklarım tutmuyordu... Büyük bir zorlukla otele kadar vardım, yolda, yardım etmesi için müracaat edebileceğim bir kişiye bile rastlamadan. Otelde, kendimi yatağa atarak baygın baygın uyudum. Ne kadar uyudum, bilmiyorum, ama artık başka bir şehirde, başka bir otelde, başka bir yatakta uyandım. Buraya nasıl geldiğimi hatırlayamıyordum. Galiba, kendimden geçmiş bir halde otobüse oturdum, sonra, galiba, bira içiyordum... bol bol bira... birilerle konuşuyordum... ve birileri beni buraya kadar götürmüştü. Saçlarımı bile taramadan, sırt çantamı kaptım ve, buraya ne zaman geldiğimi öğrenmek için, kapıcıya koştum. Kapıcı bana kitabını uzattı, aynı zamanda da, alçak herif, uşağı olan çocuğa polisi çağırması için işret yaptı. Kitapta, hiçbir şeyi açıklamayan bir tarihin karşısında kendi imsamı gördüm, - ben hiçbir şeyi hatırlayamıyordum. Bu, beni çok azgın bir öfkeye getirdi ve kapıcıdan kendimin de bilmediğim bir şeyler istemeye başladım ve belki de hatta onu döverdim de, eğer şimdi gelecek olan polisten korkmasaydım. Otelden dışarı fırlayarak, ilk rastladığım taksiye oturdum, gara geldim, ve ancak o zaman aklıma geldi – kapıcının polisi çağırdığına neden, aslında, karar verdim ki? Fantazmagoriler ve anlamsız davranışların bitmez tükenmez sırası... saçmalık, neredeyse bir çılgınlık... beni bu ülkede artık hiçbir şey ilgilendirmiyordu, ve çok geçmeden eve döndüm.

- Ya baban ne? Onun ölümcül hasta olduğu gerçek miydi?

- Bu gerçekti, ama ben burada da geç kaldım, - döndüğüm zaman, ancak anma merasimine yetiştim.

Bu hikayeden sonra, Oleg’i, ondan önce olduğundan daha çok kara algılamaya başladım. Ben, onun bütün anlattıklarının olağan bir hallüsinasyon olduğundan emindim – herhalde, birşeyler yemişti Meksika’da, orada çeşitli zehirler çoktur. Onun psişik sağlığına dair çok ciddi şüphelere sahip olarak, bunun hakkında Andrey ile konuşmaya karar verdim, zira tırmanış – bu, istediğin zaman eve dönebileceğin bir park gezintisi değidir.

 



<< Geri İleri >>