« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 07


Funikülörün kabini, güm diye bir şeye çarptı ve, bir iki sallandıktan sonra, koyu bir sisin içine açıldı, - etrafta yirmi metrelik bir mesafede, ıslak otun seyrek parçaları ile taşlı zemin dışında, hiçbir şey görünmüyordu – burada az önce yağmur yağmıştı. Herkes, herşeyin yanısıra yeni bir yağmurla tehdit eden bu koyu bulutun içinde ne yapmayı bilmeyerek, şaşkın şaşkın etrafa bakınıyor. Böyle bir havada buraya ne diye geldik, yahu?

- Kafede biraz oturalım, belki, sis geçer? – Bu ıslak çamura girmek istemiyorum.

- Bitki çayı ister misin?

- İsterim :)

- Niye gülüyorsun?

- Şafi’nin, bu yerli çayın bir değerini çok ciddi bir eda ile bana anlattığını hatırladım, - onu bakireler toplarmış.

- Öyle mi? ...İnsanlar, delirmeyi ne kadar da sever ama! Bakirelik, deliliğin özel şekillerine yol açar... Tam bir akıl hastahanesinde yaşadığımı bir türlü idrak edemiyorum. Yahu, bakireliğin ÖYLESİNE bir değer taşıdığı biri, tutkulu, duygulu olamaz, ya... Eminim ki, böyle bir tutumun arkasında, tam bir frijiditeden başkası değildir.

Gülmek istiyorum, fakat, benim hafif ruh halimin, Deny’nin sorulara cevap veriş ciddiyeti ile pek uyuşmadığını görerek, kendimi tutuyorum.

- Ama bu her zaman bizim kendi seçimimiz değil ya, - böyle çekingen, sıkışık olmak, zira hepimize belirli anlayışlar empoze edilir ve onların içinden çıkmak pek o kadar da kolay değildir, onun için, “bütün bakireler böyledir” gibi işte böyle yargıların, bir temele sahip olduklarını düşünmüyorum. Hepimiz farklıyız, her insan sonuçta...

- ...özel bir evren mi? :)

- Bunun gibi bir şey, bilmiyorum, bunu nasıl förmüle etmek...

- Bu cümleyi bir yerlerden öylece kopyaladığını sanırım, onun için de, nasıl formüle etmeyi de bilmiyorsun, bunun üzerinde hakikaten düşünmüş olduğuna benzemiyor... Biliyor musun, bende, genellikle, her insanda zorla bir evreni görmeye çalışan biri, sempati ve ilgi uyandırmaz, bu, bana göre, ruhun genişliğine değil de, kendi görüşüne sahip olmak yavan tatlı korkuya, topyekün bir iktidarsızlığa, zevklerini beyan etmek ve arzularını açığa çıkarmak beceriksizliğine şahadet eder. Ve, kendi arzularını serbest bir şekilde açığa çıkarmaktan korkan, tercihlerinin nasıl olduğunu samimi olarak anlamak için heves bile etmeyen bir insandan neler beklenir ki? Ve bu korkuyu anlamak mümkündür, zira neyi istediğini anlarsan, o halde bunu elde etmek arzusuyla ne yapmalı? Ve, “iyi”dir ki, eğer bu arzu, sende yaşayan stereotiplere uygun olursa, ya eğer, tersine, uygun olmazsa? O zaman ya sürekli zehirleyici bir uyumsuzluk içinde yaşamak, ya da bir takım adımlar atmak zorunda olursun, ki bu adımlar geri çevrilemez olabilir, fakat hayatının geri çevrilemez bir şekilde, üstelik de önceden kestirilemeyecek sonuçlarla, değişeceğine kim hazır? Samimiyetini uzakça bir yere sokmak, yüzeyde ise göstermelik bir barışseverliği ve, sağlam bir ekümenlik örneği olarak gösterilen prensipsiz bir görüş genişliğini tutmak çok daha kolay. Kendim hakkındaki gerçeğin ufak bir payını kabul etmek cesaretini kendimde, nihayet, bulduğum zaman, bundan önce olandan çok daha bedbaht oldum, fakat, rahatı da, memnunluğu da, huzuru da kaybettiğime pişman değilim. Bunda hayatın tamamını barış içinde yaşamaktansa, gebermek daha iyi.

İşte böyle, kafede, Srinagar’da böyle bir muhatabı bulmak mümkün olduğunu beklemezdim. Hemen vahşi pençeler dışarı çıktı – bu oğlana el koymak iyi olurdu ama! Fakat o anda da içim bulandı – ilgimi, aleladeliğin kutusuna ambalajlamak istemiyorum. Bende, artık her türlü aileselliğe karşı bir alerji oluştu, - “Onlar, artık on yıldır beraberler” gibi sözleri işittiğimde, hemen bir tiksinti doğuyor – bu insanlar kim olursa olsun, ortak hayatlarının – bir can sıkıntısı, ilgisizlik, aleladelik zaferi olduğunda şüphe yoktur... Bir zamanlar canlı, ilham verici, sevinçli olan herşeyi iki senede de öldürmek mümkün. Gene de – bunu kabul etmek ve ilişkileri koparmak için kararlılık ve samimiyet yetmiyor... “Bizim ilişkilerimiz” terkibinin kendisinden de içim bulanır.

Yeni gelen funikülör kabini, genç Hinduların gürültülü yığınını otlara boşalttı. Müthiş gürültü çıkarıyorlar, koşuşuyor, şarkı söylüyor, itişiyorlar, - bu, on yaşında olsalardı, tabii görünürdü, fakat yirmi yaşında, otuz yaşında böyle olmak... Hiçbir şey ifade etmeyen yüzler, dışarı fırlamış gözler. İyi ki saldırgan değiller... Kafeye dalarak, Deny ile bizim yanımızdan öylece geçemiyorlar, tabii ki. İki Hindu, onların bu dostça-küstahça tavrıyla, onlarla fotoğraf çektirmek ricası ile hemen yanımıza geliyor. Mümkün olduğunca nazik onları reddediyorum, ama onlar, rahat bırakıyor gibi yapıyorlar sadece, - birkaç adım uzaklaşarak, benim göremeyeceğim şekilde fotoğrafımı çekmeye çalışıyorlar. Ancak sırtımı çekebilecekleri bir pozu almak zorunda oluyorum. Yerinde bir iki sayarak ve bir türlü bir şey yakalayamadan, kendi sürülerine geri katılıyorlar.

Kendi irademe aykırı hiçbir şey yapmadım, galiba, ama buna rağmen, gene istemediğin bir şeyi yaptığında kaçınılmaz meydana gelen bir zehirlenmişlik hissi vardı.

- Bu yapışkan dikkat, ne kadar da sinirlerime dokunur ama! Kız olsaydın, beni anlardın... Onlar sürekli benimle fotoğraf çektirmek istiyor. Bu fotoğraflarla daha sonra neler yapacaklar ki? Akrabalarına gösterip, bakın işte, nasıl biriyim, yabancı bir kızla fotoğraf çektiriyorum diye hava mı atacaklar? Onları kesin olarak reddetmeye artık kendime kural yaptım, halbuki daha önce bu bana yakışıksız gelirdi.

- Kesin olarak reddetmeye kural mı yaptın??

- Evet, seni şaşırtan ne ki? Yoksa, bunun...

- Beni, onları aslında hiç de kesin olarak reddetmemen şaşırtıyor! Tersine, cevabın daha çok – özür dileyici idi.

- Evet, öyledir... ama, herhalde, bu pek önemli değil, bunlar ufak şeylerdir, önemli olan, benim reddetmem.

- Yani, bunun tam bir hiç olduğunu ve “benden eksilmez” diye düşünüyorsun? Ben de eskiden böyle düşünürdüm, sonra da günün birinde, çok da eksileceğini ve, kendi tutumumda hiçbir şeyi değiştirmezsem, böylece hayatımın tamamının eksileceğini anladım. Şuna bak, durum bire bir tekrarlanıyor.

- Hangi durum?

- Bir adam... aslında, kim olduğu önemli değil, ama çok enteresan bir adam, kendimi ufak şeylerde aldattığıma dikkatimi çekmişti ve, ufak şeylerden daha önemli olan bir şeyin olmadığını söylemişti – büyük ahmaklıklar, analizin eleği ile yakalanır, tahrif edilir, söndürülürler, ufakları ise doğrudan kayıverip, aniden sokarlar. Onun görüşüne göre, asıl ufak şeylere dikkat işte hakikatin gerçek arayıcısını bir hayalperestten ayırır.

Belki, Deny biraz serttir bugün, ama bu kendisinden soğutmuyor, bunda ne kibir, ne de saldırganlık hissedilmez. Peki, ne var bunda? Öylesine yakın ve sanki çoktan unutulmuş bir şey... O, benim için gerçekten enteresan olan şeyleri söylüyor! Bunu nihai olarak bir türlü kabul edemiyorum – ilk başta onun sözlerini, düşünmeden, yutuyordum, zira insanlarla can sıkıcı olduğunu, en iyi ihtimalde, arkasında tam olarak hiçbir şeyin – ne düşüncelerin, ne çalışmanın, ne arayışların, ne de gerçek bir tecrübenin – olmadığı, bir yerlerden kopya edilmiş felsefî ve ezoterik cümlecikleri duyacağımı önceden bilirim. Bu adam ise, galiba, bağımsız düşünür, - böyle bir şey olur mu hiç? :) ...Bazen, stereotiplerden kopmaya çalışarak, biraz aşırıya gidiyor ve topyekün bir inkârın karşı tarafına kayıyor gibi gelse de.

Meğer, Deny bu yöreyi biraz tanıyormuş, ve, dağlarda bu sık olduğu gibi, havanın her an değişebileceğine göre, biz, çayımızı bitirerek, at gezisini ertelememeye karar veriyoruz. Başka hiçkimse bizim gibi yapmak istemedi ve, çok geçmeden, biz, birbirimiz ve sis ile baş başa kaldık.

Ata binmede çok az tecrübem var, fakat Deny, bir problem çıkmayacağını temin etti – buranın atları iyi terbiye edilmiştir ve binicinin en küçük bir hareketini hissederler. Öyle de oldu, zaten. Sol ayağımla atın sol yanına değiyorum ve o, sola dönüyor, sağ ayağımla onun sağ yanına değdim mi – sağa dönüyor, iki ayağımla birden dokununca, ileriye doğru biraz hızlanıyor, dizginleri hafifçe geriye çekiyorum – yavaşlıyor. Bundan önce atın, otomobil gibi bir şey olduğunu sanırdım, kontrolünü kaybedersen, muhakkak bir yerlere çarparsın, ama korkularım tamamen asılsız çıktı – at, eğer katı bir yönetimi hissetmiyorsa, eğer kendi düşüncelerine dalmış olduğunu anlıyorsa, bu durumda kendisi alışık yolda yürür ve optimal yolu seçer. “Yönetme” ile yeterince oynadıktan sonra, biraz tırıs gittim bile, ama popomu birkaç defa atın sağrısına hissedilir bir şekilde vurunca, patikaya döndüm, ve Deny ile yan yana gittik.

Çok az bir zaman sonra sis kayboldu, gökyüzü birdenbire güneşli ve açık oldu, aşağıda uzakta sis bulutları arasında yeşil ova, bir deniz kabuğu gibi, açıldı. Zamanımız ileride çoktur, dağlar etrafta hafif bir sisin içinde yıkanır, seyrek bitki örtüsü onların manzarasını kapatmıyor. Biz susuyoruz, bazen bakışıyoruz, her birimiz kendi düşüncelerine dalmış.

Derken, Deny konuşmaya başladı. Öyle ki, bir an için kesilen bir konuşmaya devam ediyordu sanki, beklenmedik bir şekilde tutkuluydu, sanki uzun zaman ağrıyan bir şeyi açığa çıkmış gibi:

- Hindistan’da ilk defa değilim, burada birçok yere gittim, sık insanların gözlerinin içine bakıyordum, bana ıztırap veren sorulara cevap bulmak istiyordum, fakat duyduklarım, bana ne sevinç, ne de umut verirdi, bunda hiçbir hayat, hakiki hiçbir şey hissedilmiyordu. – Birkaç saniye için sustu, sanki, devam etmek mi, yoksa durmak mı diye ölçerek. – Hayatımı öylesine yaşayamam, böyle bir şeyi yapamam ve de istemiyorum! Her gününü telaşlar ya da eğlenceler içinde geçiren ve hayatlarının asıl manasının, asıl içeriğinin, onu ağzına kadar dolduracak şeyin arayışıyla ıztırap çekmeyen bütün bu insanlar nasıl yaşar, ben bilmiyorum. Burada, kendisine Hoca diyen birçok insan gördüm, ama onların gözlerinde hakikat arayışının kıvılcımı yoktu, benim bulmak istediğim yaşamak için umutsuzca bir heves yoktu. Genel olarak söylersek, tüm bu hocaların ortak yanı – memnunluk, tok bir memnunluktur. Çoğu zaman ise bu, sadece bir biznes veyahut bir hobi. Burada, Hindistan’da da, özel bir Bilgi’nin – alıp götüren, açan, yeniden doğuran bir bilginin – canlı taşıyıcıları olabilecek varlıkları bir türlü bulamadığıma boyun eğemezdim, boyun eğmek de istemiyordum, sonuna kadar arayacağıma karar verdim, zira kaybedecek bir şeyim yoktur, başka bir şeyi istemiyordum. Biliyor musun, işimi bıraktım. Niye çalışayım ki? Param bana yetiyor, galiba. Arkadaşlarımın Fransa’da yaşadıkları herşeyi bıraktım, hatta, aslına, bu arkadaşlarımı da bıraktım, çünkü aramızda asıl olan şey yoktur... Son iki yılda evime yarım yılda bir uğruyor, parayı çekip tekrar buraya geliyorum – burada bu para fazlasıyla yetiyor, fakat asıl olan şey – bulmak için geldiğim hakikat – yetmiyordu. Ben, onu bir türlü bulamazsam, ne yapacağımı bilmiyordum...

Patikanın en yakın dönüşü arkasında gözlerime mavi bir deniz açılsaydı, o halde bile buna, bu tutkulu monologdan daha az şaşırırdım. Deny, söylediklerine artık pişman olmuş gibiydi, pek mahcup görünüyor, ve ben de, sanki ona bir cevap olarak, bir sıkılganlığı duydum, bir ara susuyoruz, ama bu artık huzurlu bir suskunluk değildir, o her an sokmaya hazırdır. Nihayet, sessizliği bozmaya ve cevap olarak bir şeyler söylemeye cesaret ediyorum.

İnsanlar, sohbeti onların yönettiklerini sanır. Gerçekte ise sohbet onları yönetir, onlar da, dizginlerle yönetilen atlar gibi, onu izlerler. Ve işte ben de, söylemek istediklerimin tam tersini söylüyorum. Onun sıkıldığını gördüğümü, sıkılmak için bir sebep olmadığını, onun hevesini büsbütün anladığımı, kendimin de hakikati aradığımı ve ancak bunun için de zaten buraya geldiğimi, ve sözlerinin ve onun kendisinin de bana çok sempatik geldiğini söylüyorum... Hayır, yeter, sus artık, - bu kadar cafcaflılık yeterlidir, söylemek istediğim bunlar değil, bunda, beni bütünüyle kaplayan o sempati ile hiçbir uyum yoktur, ve her kelime bu duygudan hep daha çok uzaklaştırır.

- Bütün bunlar, asıl söylemek istediğim şeyler değildir, Deny, bu, kulağa hoş gelen bir çöplüktür, canlı kelimekeler değildir, bilmiyorum, bunları neden söylemeye başladım. Bambaşka şeyleri söylemek istiyorum, fakat bilmiyorum, nasıl.

- Mayya, bazen bunun benim için bir ölüm kalım meselesi olduğunu net hissediyorum, bazen de, sanki uyuyacağım, Fransa’ya döneceğim ve sıradan bir şehir sakini veyahut sıradan bir seyyaha dönüşeceğim gibi bir durumun olabileceği gibi gelir bana... – onun sesinde artık umutsuzluk yoktur, daha çok bir endişe hissediliyor, sanki ilerde bir yerlerde bulunan yollar önünde derin bir saygı, ve hiçkimse bilmiyor – bu yolların asıl onun için nasıl olduklarını.

- Sen, “bilmiyordum”, “düşünüyordum”, bir şey bulamadığıma boyun eğemezdim” diyorsun – herşey geçmiş zamanda, ya şimdi birşey değişti mi?

- Mayya, - Deny durdu, dizginleri elimden aldı, benim atımı kendi atına doğru çekti, onu okşadı ve benim gözlerime baktı. – Aslında bir şeyler buldum seyahatlaerimde, birşey ki, bunda özel bir kokunun, hakiki bir şeyin kokusunu duyuyorum, bu, bana umut veriyor, bana o kadar derinden dokunuyor ki, ve ben... ben korkağın tekiyim, Mayya, bu şansı denemekten korkuyorum, çünkü onu kaybetmekten korkuyorum, ya yapamayacağımdan, ya da, yapabildikten sonra, orada sıradaki çıkmazı bulacağımdan korkuyorum. Bu hikâyeyi sana anlatmak istiyorum, bir yıldır onunla ne yapmayı bilmiyorum, hatta bazen onu düşünmekten bile korkuyorum, sadece onun yanında ısınıyorum... bir ateşin yanında gibi... onda umut kokusu vardır, ve ben, son bir umudu kaybetmekten korkar gibi, ondan korkuyorum. Seni çok beğeniyorum, sende hem hayat tutkusunu, hem soğuk bir zekâyı hissediyorum... ve bir şey daha... ve, son bir yılın içinde ilk defa bende bu karşılaşma hakkında anlatmak arzusu uyandı... Sana anlatmak. Senin için bunlar enteresan mı?

Susarak, başımı sallıyorum, halbuki aslında onun üstüne atlamak, gözlerinin içine bakmak, bunun müthiş sarsıcı bir şey olduğunu, böyle bir şeyin – kafede tesadüfî bir karşılaşma, ve bu kadar yakın bir varlık! – imkansız olduğunu ona söylemek istiyorum.

- Bu, tam bir yıl önceydi. Ben, Fransa’ya para çekmek için dönmüştüm ve ilkin, ortamı değiştirmeyi ve Latin Amerika’ya ya da Avustralya’ya gitmeyi düşünüyordum. Bir türlü karar veremiyordum – nereye gitmek. Bilmiyorum, neden, ama bu soru çok önemli gibi gelirdi – herhalde, Hindistan seyahatinde ben her zaman ilk sırada hakikat arayışını gördüğüm içindir, başka bir yere gitmek ise benim için, bu arayıştan yavan bir izlenim edinme yararına vezgeçmek gibiydi.

Eninde sonunda bir rüya gördüm: çok eski, bakımsız bir bina, köhne değil, gayet sağlam, fakat her yerinden sanki bir eskilik sızıyordu. Bir nehir yanında duruyordu – ondan yaklaşık otuz metre uzaklıkta. Geniş mermer basamaklar, suyun ta kenarından binanın girişine doğru giderdi. Binanın çizgileri belirsizdi, ve gene de herşeyden çok eski bir Şiva mabedine benzerdi, - böyle mabetler, Ganj nehri ve Hint okyanusunun sahilinde çoktur.

Bu rüyada çok garip bir ses duydum – alçak, koyu, akışkansı ve kuvvetli, bu ses, ilkin binanın içinden gelirdi, sonra da sanki benim içimden, ve birşeyler benim içimde benim isteğime aykırı olarak direniyordu, fakat ben bu direnişi aştım ve kendimi ona verdim, ve o zaman ses, beni doldurdu – büsbütün, kalıntısız. Bilir misin, buna benzer bir şeyi, eğer kocaman bir çanın altında, o çınladığı zaman, durursan, hissetmek mümkün... Bu ses, beni çağırıyordu, beni davet ediyordu, yukarıdan aşağıya dorğu akarak, bedenimin tümünü gergin bir sevinç akımına dönüştürerek, beni çekiyordu... Uyandığım zaman, bu sese kendimi vererek yaşadığım o çok mutlu yönelimden ağlıyordum.

Bu rüyadan sonra, harikulade bir şekilde mutlak bir açıklık meydana geldi, - Himalayalardan başka, hiçbir yere gitmek istemiyordum, üstelik derhal. Aynı gün Nepal’a gittim.

Hiçbir belirli plan ve sürelere sahip değildim, onun için, Katmandu’ya geldiğim zaman, bütün yollar benim için açıktı. Evet, Mayya, Nepal’da – HAKİKİ Himalayalar, muhakka oraya gitmelisin, muhakkak! Bu, ne kelimeler, ne fotoğraflar, ne filmler ile ifade edilemez, nu, inanılmaz bir şeydir.

Ertesi günü Jomsom’a – iki sekiz binlik, Annapurna, ve Dhaulagiri, arasında küçük bir kasabaya – gittim. Orası müthiş güzeldir, ve geniş patikalarda serbest dolaşmak mümkündür. Tam bir yalnızlığı istiyordum, ve sabah saat dörtte konukevinden Yukarı Montang’a giden yola çıktım. Sadece biraz gezinmeye düşünüyordum, çünkü bu bölge turist kalabalıkları için kapalıdır ve giriş izninin fiyatı bir kişi için 700 dolar, fakat kontrol noktasında kimse yoktu ve ben durmamaya karar verdim.

Birkaç gün orada burada serbest dolaştıktan sonra, Lo Montang yanındaki küçük bir kasabada durdum. Sırt çantasız kendimi çok daha serbest hissetim ve dağlara, hiçkimsenin olmadığı uzak yerlere gidebilirdim, ve günün birinde, bir dağ sırtının küçük bir kolu arkasında ben birdenbire güzel bir Tibet manastırını buldum. O, yer üstünde uçuyor gibiydi! Ben, oraya varmak istediğimi hemen anladım, ve ilkin, bunun sadece yarım saatimi alacağı gibi geldi bana, ama sonuçta çıkış yaklaşık üç saat sürdü. Beni güleryüzle, sakin tebessümlerle karşıladılar. Tibetlilerin, özellikle de rahiplerin, bir merak gösterdiklerini hiç görmemiştim, onun için de bir türlü anlayamadım, - yabancıları seyretmek onlara gerçekten mi ilginç değil, yoksa dikketleri ile mahcup etmek mi istemiyorlar.

İşaretlerle, kalmak iznini rica ettiğimi anlattım. Onlar, beklenmedik bir sevinçle razı oldular, bana bir oda ve yemek verdiler. BÖYLESİNE kuvvetli bir şekilde beğendiğim bu kadar güzel bir yeri henüz görmemiştim. Hatta, burada uzun bir zaman için, birkaç yıla, belki de hayatın tümüne kalmak mümkün diye bir fikir aklımdan geçti... Henüz karanlıktı, beni yüksek bir gürültünün uyandırdığı zaman – at kişnemesi, kocaman Tibet borazanlarının keskin sesleri, konuşmaların boğuk uğultusu. İlkin, bunun bir rüya olduğunu düşündüm, o kadar gerçek dışı idi bu sesler, onlar, ya uzak bir geçmişten, ya da büsbütün başka bir boyuttan gelirdi sanki... Uyumadığımı anlayınca, hemen ayağa fırladım ve gürültüye doğru gittim. Manastırın avlusu, Tibet rahipleriyle doluydu, ve onlar arasında bir kişi ayrı duruyordu, ben, nedense, hemen onun yüksek bir Lama olduğunu düşündüm. Uzun boyluydu ve sağlam görünürdü, fakat en göze çarpan şey – onun çok keskin, çok katı ve derin bir bakışı vardı... Biliyor musun, Mayya, senin bakışın, o Lama’nın bakışına benzer – buna hemen dikkat etmiştim.

Derken çok açık bir şekilde anladım ki, eğer şimdi onun yanına gitmezsem, belki, en önemli olanı bulmak için tek şansımı kaçırırım. Çok endişeleniyordum, çünkü bilmiyordum, böyle bir insanın yanına işte öylece varmak mümkün mü, beni kovmazlar mı bundan dolayı... Ama beni, bir mıknatısa doğru çektiği gibi, ona doğru çekiyordu, ve ben gittim... Rahipler, nazikçe bana yol verirdi, ve birdenbire hemen onun önünde kendimi buldum – sanki yüksek bir dağın tepesinde duruyor ve üzerime boydan boya ılık bir rüzgar esiyor gibi bir his uyandıran direkt onun bakışı altında. His, bir taraftan nahoş idi, diğer taraftan ise çok keskin, çok dolu. Ben, şaşkınlığa düştüm, çünkü nasıl davranmayı bilmiyordum, ona neler söylemeyi bilmiyordum, ve aynı zaman da bu anı iyice hissetmek istiyordum, - çok önemli bir şey oldu, ama ben henüz anlayamadım – ne. Ben, etrafımda olanların sıradışı uyumunun, belki, beni böyle etkilediğini düşündüm – Tibet rahiplerinin hafif dalmış yüzleri, giysilerinin sabah karanlığının hafiflettiği keskin renkleri, ve sesler – burada daha bin yıl öncesinde duyulan aynı sesler. Lama, benim hareketsiz kaldığımı görünce, hafif gülümsedi, ve derken oldukça iyi bir İngilizcede ona öğle zamanı gelmemi söyledi.

... Öğleye bir saat kala, ben artık manastırın içinde oraya buraya koşuyordum, çocuk rahiplerin makaralı kahkahalarını uyndırarak, işaretlerle, beni misafirliğe davet eden o büyük Lama’nın nerede olduğunu öğrenmeye çalışarak.

Lama, beni gompa’nın ikinci katındaki küçük bir odada kabul etti. Bana yolu gösteren rahip, başını eğdi ve çıktı, biz baş başa kaldık. Lama’nın adı, Lobsang idi, sorularıma cevap olarak, sadece, tantrik meditasyon üstadı olduğunu, şu anda uzun bir seyahatte bulunduğunu, bazen de Dharamsala, Darjeeling, Varanasi ve Sri Lanka’daki manastırlarda uzun zaman bulunduğunu ve orada diğer rahiplerle buluştuğunu, dersler verdiğini, sınavları düzenlediğini anlattı. Buradan da İngilizceyi iyi bilmesi kaynaklanır, çünkü bütün bu yerlerde çok sayıda yabancı turistlere rastlamak mümkün, ayrıca da, o, Hindistan’a Fransa’dan ve İngiltere’den gelen, rahipliği kabul eden ve, tamamen asimile olarak, artık birkeç yıldır burada yaşayan birkaç rahibi tanırmış. Son yıllarda Tibet rahipleri, özellikle kitlesel turizm yerlerinde bulunan manastırlarda, aktif bir şekilde İngilizce öğrenmekteler, ve bir sınıfta çok defa hem yaşı bir rahibi, hem de küçük bir talebeyi, gayretle yabancı dili öğrenmeye çalışırken, görmek mümkündür.

Lobsang’a, beni neyin Hindistan’a getirdiğini anlatmaya çalıştım, ama bütün kelimeler boş gelirdi, hem, şuurun yüzeyine açık ve belirli bir şekilde hiçbir zaman çıkmayan, sadece içerde derin bir yerde canlı ve temiz bir pınar halinde çağlayan o gizli heves nasıl ifade edilebilir ki? Ben konuşurken, Lobsang sade ve açık bir şekilde gözlerime bakıyordu ve, bu bakış, benim içime sızıyor gibiydi, ve sözlerimin hep daha ve daha yersiz oldukları hissedilirdi, onların arasındaki sessizlik ise öyle mahrem bir ton kazandı ki, sonuçta ben yarı kelimede durdum ve sustum.

Lobsang, bir ara hareketsiz oturdu, sanki fikirlerimi dinleyerek, onları hissetmeye çalışarak, sonra da, sessizliğin, onu dinlemesini bilen biri için, kelimelerden çok daha fazlasını anlatabileceğini söyledi. Ve, sessizliğin, bizi, kelimelerin götürmekten aciz olduğu yerlere götürdüğünü, ama kelimelerin de, gene, lâzım olduklarını ekledi, çünkü, açık bir zekâya sahip olmadan, insan, sessizlik diyarında öylece kaybolup gider. Bunları söyledikten sonra, o, birdenbire, çocuk gibi, çok sesli ve çıngıraklı gülmeye başladı. Onun kısa konuşması, bana olağanüstü bir etki yaptı. Beni hayretler bırakan, onun söylediklerinin manası değildi, onun, bunları NASIL söylediği idi. Eğer aynı şeyleri ben söyleseydim, bu cafcaflı, derin manalı, iddialı veya hatta aptalca bile gelirdi, o ise bunları öylesine sade ve öylesine sakin bir şekilde söyledi ki... Lobsang’ı dinlerken, ben, birdenbire tamamen açık bir şekilde anladım ki, ancak bir hayalcinin, bir hayalperestin konuşması cafcaflı gelir, senin için bir realite olan şeyler hakkında konuştuğun zaman ise, sunilik duoğmuyor, ve konuşma, beklenmedik bir kuvveti ve anlayışsızlığı dağıtmak kudretini kazanır.

- Evet, öyle! – Ben, Deny’nin sözünü kestim ve gülmeye başladım. – Bir zamanlar, gazeteciliğin – çok enteresan bir şey olduğunu sanırdım, ve, onun hakkında konuştuğumda, sözlerim görkemli bir şekilde akardı :) Gazetecilik fakültesinde olumaya başladığım zaman ve hele de bir gazeteci olarak çalışmaya başladığım zaman ise, hayatın renksizliği ile yüz yüze karşılaştım ve, bunun hakkında artık eski tarzda konuşamadığımı keşfettim, ve insanlar için beni dinlemek artık eskisi gibi entersan değildi.

- Evet, ben de burada, Hindistan’da, çeşitli insanların kendi pratikleri hakkında nasıl konuştuklarını çok duydum, - bunlar arasında, yoga öğrenmek için gelenler de, yogayı öğretenler de vardı, - ve her zaman onların konuşmasında bu sunilik, cafcaflılık, kaygı mevcuttur, sanki seni kadırmaya çalışıyor ve, balığın iğneden kopmasından korkuyorlar gibi. Lobsang, neyin hakkında konuştuğunu anladığına dair tam bir açıklık oluşan ilk kişiydi. O, ÖYLE konuşurdu ki, neyin hakkında konuştuğunu, soyut bir şekilde değil de, BÜSBÜTÜN net bir şekilde anladığı besbelliydi, çünkü kendi reel tecrübesi hakkında konuşurdu. Ve daha, onun gülüşü beni büyük hayretler içinde bırakmıştı – belki, hatta kelimelerden çok onun gülüşü beni şaşırtmıştı. Böyle bir şeyi hiç duymamıştım. Böyle, herhalde, cennette çocuklar güler, kendi kısa hayatlarında hiçbir kaygı yaşamamış, hiçbir defa somurtmamış çok küçük çocuklar. Sesli, açık, doğal, sarıcı. Hiçbir kelime onu, bu gülüşten daha fazla açamazdı. Hemen o anda ona karşı öyle keskin bir yakınlığı hissettim ki, böylesini ne ondan önce, ne de ondan sonra hiçbir zaman hiçkimseye karşı hissetmemiştim. Ve şimdi de, erdenliği, açıklığı yaşamak için kendimi ayarlamak istiyorsam, onun gülüşünü hatırlıyorum, ve... hatıralarımı sana aktaramadığıma ne kadar yazık, Mayya... eminim ki, bu Lama senin hoşuna giderdi.

Birkaç dakika için sustuk. Deny, galiba, hatıralara dalmış, ben ise, onun korkularını – ümidin tek parçasını kaybetmek korkusu hakkında anlattığı zaman, söylediği korkularını – paylaştığımı düşündüm. Onun hikâyesi, başlangıçta o kadar iyiydi ki, ben basmakalıp bir sondan korkmaya başlamıştım. Hatta, onu başka bir konuşma ile konusundan alıkoymak fikri aklımdan geçmişti – izlenimi bozmak istemezdim. Ben, herşeyin bayağı bir şekilde biteceğini o kadar kolay tasavvur edebilirim ki – mesela, Lama, ona yüz bin kere “Om mani padme hum” demesini ve o zaman herkesin mutlu olacağını söyler... Önsöze kendimi kaptırmış olarak, sonsözlerden bir hayal kırıklığına kaç kez uğramıştım ki! Kaç kez sonda ancak renkli bir sabun kabarcığını buluyordum... Ne kadar vaat, ve her defasında – hayal kırıklığı. “Boncuk Oyunu”nu nasıl bir coşku ve öntatma ile okuduğumu hatırlıyorum – kitabın tümü, bir şeye yaklaştırırdı, Oyun’un manasını sonda nihayet açıklamayı vaat ediyordu, ama sonuçta ne oldu? Hiçbir şey... yani, asla hiçbir şey. Aynısı da Kafka ile oldu... aynen, sana, mühürlü, imzalı, kurdeleli, önemli kişilerin orada bulunan şeylerin ne kadar önemli olduğunu, bunların ne kadar bilgece şeyler olduklarını yazan, giriş, önsöz ve sonsöz bölümleri olan güzel bir kitap gözteriyorlar gibi, kitabı açtığında ise, orada monogramlı zengin bir kağıdı görüyorsun, fakat metnin kendisi yok. Ne kadar çok yoga, meditasyon, psikoloji kitaplarını okudum ama... biri, çeşitli pozlarda oturmayı, bir başkası belirli bir şekilde nefes almayı tavsiye ediyor, başka biri de tanrılar, şuuraltı ve şuurüstüleri, monad’lar ve dharma hakkında konuşur, temiz bakiye ise – bir hiçtir. Sadece zihinsel bir mastürbasyondur en iyi ihtimalde, kötü ihtimalde ise – açıkça bir ticaret.

- Deny, bana yüz bin kere “Om mani padme hum” diye tekrarlamak gerektiğini söyleme ancak, tamam mı?

Deny, anlamayarak, bana baktı, hayret içinde donakaldı, sonra da çok sesli gülmeye başladı, öyle ki, atı silkindi, pofurdadı ve yana sıçradı.

- Şimdi beni anlıyorsun, Mayya!

Yol, bizi, yukarıdan bir yerlerden, yüksek kayalardan, taş yığınları üzerinden atlayarak akan ufak bir dereye getirdi.

- Haydi, yukarıya çıkalım, orası güzeldir, - Deny, attan inmeye bana yardım etti, biz, atlarımızı bağlayarak, dere boyunca yukarıya doğru yürüdük.

Ben, orada burada tırmanmayı çok severim, bu, o kadar bir zevktir ki – taşların üzerinde hafif atlamak, sanki, itinerek, yere inerek, son bir anda dayanak noktasını bularak, onların yığını üzerinde uçmak gibi. Çok geçmeden, yukarıya doğru bir hayli uzaklaştım. Orada, iki şişkin otlu tümseğin büyük bir taşın üzerinde direkt birbirinin karşısında bulunduğu çok rahat bir yer buldum. Bu tümseklerden bir tanesinin üzerinde de oturdum.

Dere, hafif bir şırıltı ile taşın altına akıp gidiyor, nadir su serpintileri zar zor bana kadar ulaşıyor. Bir iki dakika sonra Deny geldi ve öteki tümseğe oturdu. Sıcak oldu, ve ben, güneşe onu özlemiş karnımı vererek, mayomu yukarı kaldırdım. Spor ayakkabılarımı çıkararak, uzandım ve ayaklarımı Deny’nin dizlerinin üstüne koydum. O, çok yumuşak bir hareketle avuçlarıyla tabanlarımı kucakları, onları öylesine duygulu okşuyordu ki, sanki çorapların ince kumaşı içinden sızmaya çalışıyor gibiydi. Ben, her zaman duyarım – insanın, vücutların birbirine, bir vualetle örtünür gibi, şefkatle açıldığı zamanki ince erotik bir zevkten anlayıp anlamadığını. Böyle ince erotik zevki, ona karşı şefkat, yumuşak sempati, yakın bir varlığı tanıma coşkusunu duymadığın biriyle yaşamak düşünülemez. O, zaten bu sempatiden, onun devamı olarak, büyür. Cinsel hislerle herşey başkadır, çünkü onlar zıt yönde gider – ilkin dokunuş, sonra cinsel heyecan, ve ancak sonra bu, bir şefkat ve sempati fışkırmasına neden olabilir, ki, neden olmaya da bilir, ve, eğer onlar yoksa, bu durumda seks, sadece, orgazm ile dışarı çıkmaya çalışan ve kendisinden sonra, hayal kırıklığına yakın bulanık bir memnunluğu bırakan az çok yoğun bir zevk olarak kalır. Ben, cinsel arzularımı henüz yeni gerçekleştirmeye başladığımda, o zaman erotizm için bir yer yoktu, sadece, çok uzun zaman mahrum olduğum şeyi çabucak almak istiyordum – mümkün olduğu kadar çabuk ve çokça kapmak, edinemediğimi telafi etmek için. Eğer bizi, erken çocukluğumuzdan beri seksin bir hiç, “öylesine” bir şey olduğuna alıştırmasaydılar, eğer akranlarımızla bol bol okşanmak imkanı olsaydı, eğer çocuk erotik heveslerine karşı etraftakilerin müthiş hoşgörüsüzlüğü olmasaydı, o halde daha sonraları biz seks hararetine ya da sekse karşı bir nefrete bu kadar tutkun olmazdık ve ilişkilerimizi, formların yuvarlaklığından ve teslim olmak hazır oluşu ya da hazır olmayışından çok, sempati ve şefkat üzerinde inşa ederdik. Ben çocukken şefkati o kadar isterdim ki, onun yerine ise kelimeler ve eller ile darbeler yiyordum.

Güneşin tadını çıkarıyor ve şunun bunun hakkında düşünüyordum, Deny ise bu arada ayaklarımın parmaklarına şefkatle dokunuyor, topuklarımı, onları hafifçe sıkarak, okşuyordu, ve işte hoş ve tatlı bir gevşeklik tabanlarımdan yukarıya doğru artık yükseliyor, sanki karnımın derinliklerinde bir şeylere hafif değinerek, sonra göğsümdeki parıltılı bir şefkat ile birleşerek ve daha yukarıya geçerek, boğazımda gıdıklayıcı ince bir coşkuya dönüşüyor, güneşli bir pus halinde buharlaşıyor ve benden yukarıya bir yerlere gidiyor... ve bu, her türlü seksten daha iyidir, yemin ederim...

- Lobsang sana neler söyledi, Deny? Yani, asıl olarak neler söyledi? Ben bilmek istiyorum, ben özün ta kendisini istiyorum, onu derhal ver buraya. O nasıl olursa olsun – en azından, senin ellerinden bende doğan duyguları hiçbir şekilde değiştirmez, onun için haydi cesur ol!

Deny, biraz mahcup oldu, bu da beni şaşırttı – oldukça tecrübeli ve rahat görünürdü – yoksa tecrübeli bir aşığa kadar onu aklımda mı tamamladım? (Belki, aslında, o henüz bakir?? :)

- Herşey o kadar basit değil... Ben, hâlâ bir türlü anlayamıyorum: onun bana söyledikleri – bu, asıl olarak mı, yoksa değil mi? Bir yandan gayet somut bir şekilde düşüncelerini ifade etmişti, galiba, diğer yandan ise... bunları realiteye nasıl dönüştürmek – kafama yatmıyor.

- Deny!! Uzatma, yoksa ayaklarımı senden alırım.

Tehdit, etkisini yaptı, ve Dney hikâyesine devam etti.

- Ben, onun önünde duruyor ve anlıyordum ki, ona soracak bir şeyim yok, zira soru sormak – bu, o kadar da basit değildir. Tasavvur et ki, önünde tam bilgiye sahip bir insan duruyor ve sende soru sormak imkanı var – içine tüm arayışını, tüm ümitsizliğini, tüm umudunu yerleştirebileceğin bir soruyu. Aklıma, “Nirvanaya nasıl ulaşabilirim?” ya da “Budizm öğretisinin özü nedir?” gibi türlü türlü saçma sorular geliyordu, ama ben, bütün bunların asla sorulacak şeyler olmadığını, bu insan önünde bunun gibi şeylerin imkansız olduğunu anlıyordum, bütün “akıllı” kelimeler, toz gibi, döküldü öylesine, onları samimi bir şekilde söyleyemediğimi anlıyordum – bu, bir yalan olurdu, ve ancak sade bir şey söylemek kalıyordu – o kadar sade ki, bunu sesli olarak söylemek bile gereksiz gibi gelirdi. Ben, bir ümitsizlik içindeydim – hayatım o kadar boş ki, sormak için bir sorum bile yok, ki, soru soramıyorsam, cevabı nasıl bulurum ya??

Lobsang, elini kaldırdı ve avucuyla teskin edici bir işaret yaptı. Sonra gözlerini yumdu ve bir iki dakika sessiz ve hareketsiz oturdu. Ben, bakışımı onun yüzünden ayıramıyordum. Sanki görünmeyen bir ışık onu içinden aydınlatıyordu. Onu, bu kelimenin alışılmış manasında, güzel olarak niteleyemezdin – onda, formların güzelliği ve noksansız orantılılığı yoktu, yüzünün çizgileri hatta biraz kabacaydı, sertti, fakat bu, sıradan insanların yüzlerinde görmek mümkün olan bir şey değildi. Onun yüzünde, saldırganlığın, iddianın ya da kendinden hoşnutluğun bir izi bile yoktu, sadece özel bir sertlik, ciddiyet vardı, sanki, gemisinin bordasından dalgalı denize bakıyor, kendi zor işini tereddütsüz yerine getirerek, gemiyi fırtınanın içinden geçirmeye her an hazır gibi. Şaşırtıcı bir şekilde bu ciddiyet, karamsar ve hele de kaygılı değildi – o, parıltılı bir şekilde sevinçli idi, ama ben hâlâ da anlayamıyorum – bunlar birbiriyle nasıl bağdaşabilir, ve, Lobsang’ın yüzünü kendim görmeden, sadece kendi şahsî tasvirimi duymuş olsaydım, muhakkak, bunu kendime bir türlü tasavvur edemezdim ve, alışık olarak gergin veya alışık olarak gevşek bir şeyi hayal ederdim.

Lobsang, gözlerini açtığında, bana tuhaf şeyler söyledi. O, hakikatin, onu samimi bir şekilde arayan herkes için açıldığını, insanların ise onu, yedi kilit altında kapalı olduğu için değil, onu sadece arıyor gibi yaptıkları, gerçekte ise başka şeyleri aradıkları, fakat bunu kendine itiraf etmek istemedikleri için, bulamadıklarını söyledi. Lobsang, hatta Tibet rahipleri arasında bile hakikati aramayan, meditasyon esnasında bile aydınlanmaya ne zaman ulaşacağını ve, pratiği başarılı bir şekilde gitmezse, manastırdan gidip, evlenmek ve kendi evine barkına sahip olmak ne zaman geç olmayacağını düşünen şahısların çok olduklarını söyledi.

O, sıradan bir insanın başına gelen olayların, hiçbir yere götürmediklerini söyledi, çünkü sıradan bir insanı hakikat ilgilendirmez, onu malvarlığı, başka insanların dikkati, izlenim edinme, şunun bunun hakkında tartışmalar ilgilendirir, ve sonuçta hayat, bir çöplüğe dönüşür, onun başına gelen olaylar da, bu çöplüğün bölümlerinden bir tanesidir sadece.

O, kendi yolunu – bu kelimenin tüm anlamlarında – hem en basit, hem de en derin anlamlarda – bulmak için basit bir yöntemin mevcut olduğunu söyledi. Bunun için, içinden gelen özel bir çağrıyı “işitmek” lâzım, ve, onu “işittiğin” zaman, onu başka bir şey ile asla karıştıramazsın, bu çağrıya başka bir şeyi asla tercih etmezsin, o, hayatında en mahrem, en tatlı, en yüksek gibi gelir, ve asıl bunun için bu çağrı senin yoluna işaret edecektir işte, ve onun kendisi de senin yolun olur, çünkü, seni terketmemesi için, onu daha sık ve daha derin “işitmek” için, senin içinde keşfettiği o şey olmak için, hayatını değiştirmek zorunda olursun

O, “işitmek” kelimesini mecazî anlamda kullandığını vurguladı, çünkü bu çağrı meydana geldiği zaman, sen kendin ona dönüşüyorsun ve, onu duyabilen hiçkimse yoktur – sen kendin işte bu çağrı oluyorsun.

Bütün bunları söyledikten sonra, Lobsang sustu ve bana, soran bir bakış ile baktı, sanki hissetmeye çalışıyordu – söylediklerine nasıl baktığımı. Bu kez sorulacak soru ile bir problem çıkmadı ve ben hemen onu sordum: “Lobsang, NASIL yapmalı ki, bu çağrı işitilsin. Be NE yapmalıyım, Lobsang – belirli olarak neler yapmalıyım?”

O, başını salladı ve, çağrıyı işitmek için, sakin olmak, kendi içinde çok sakin olmak gerektiğini söyledi, çünkü bizim karamsarlaştırılmış hayatımız gürültü çıkardığı, fikirlerin, arzuların, negatif duyguların durmadan birbirini değiştirdiği zaman, bu gürültüde bu sakin çağrıyı duyamazsın. Çağrı, doğduğu zaman, çok yavaş duyulur, ve ancak uzun bir pratikten sonra hep daha ve daha çok sesli duyulmaya başlıyor, ta, bütünüyle, ruhunun ve bedeninin, seni kuvvetli çok mutlu bir titreşim ile doldurarak, her hücresini zapteden tam bir sesi kazanana kadar. Görüyorum ki, dedi Lobsang, sana söylediklerim yabancı değildir.

Onun sözlerine hayret ettim ve hatta yanıldığını, bende hiçbir zaman böyle bir şeyin olmadığını ve, söylediklerini anlıyorsam da, onları ancak entelektüelolarak, heyecanın kendisini değil, sadece tasvirini anladığımı söylemeye hazırlanıyordum. Ama o, bana öyle bakıyordu ki, ben, başlar başlamaz, hemen sustum, ve burada işte anladım – evet, tabii ki, bu işte O – rüyamdaki o “ses”! Lobsang, benim ifade edemediğim şeyi net bir şekilde ifade etti – bu ses, aslında bir ses değildi, sadece, “ses” kelimesi en uygun bir kelime idi onu ifade etmek için, ve bu ses, o harikulade doluluk ile doluydu, ki bu doluluğun içinde herşey var. Bu, işte, hiçbir yere çağırmayan, kendisi zaten yol olan bir çağrıydı. Bulanık hatıralar yeniden çok parlak yanıverdi, ben tekrar çok net bir şekilde bütün bunları yaşadım ve Lobsang, gülümseyerek, başını salladı – “görüyorsun işte...”

- Ona sordun mu – nasıl sakin olmak, bunu nasıl yapmak? – Duyduklarım beni biraz hayal kırıklığına uğrattı, şimdi “aklını teskin et” ya da “bu dünyadaki herşeyin bir hayal olduğunu kavra” ya da “bütün canlı varlıkların önceki hayatlarında senin annelerin olduklarını tasavvur et ve onların hepsini sev” gibisinden bir şeyleri duyacağımı hep beklerdim, bundan sonra da kalkıp eve dönebiliriz, ki akşam yemeği zamanı da geldi zaten.

Ayaklarımı çekerek, ayakkabılarımı giymeye başladım.

- Evet, sordum, tabii ki. O, herşeyden önce negatif duyguları yaşamayı bırakmak gerek, dedi.

- Ha, evet, anladım...

Ayakkabılarımın bağlarını sıktım ve kalktım, ayaklarım hafif uyuşmuştu.

- Gidelim, Deny, zamanı geldi artık, karnım acıktı ve biraz yoruldum, funikülöre geri dönmek için ise yarım saat daha at üstünde gitmemiz gerek.

Geriye, susarak, dönüyorduk, bazen ufak bir tırısa geçerek, ben gerçekten yorulmuştum, hiçbir şey hakkında konuşmak istemiyordum. Sanki benim ruh halime bir yankı olarak, yeniden sis çöktü, parça parça halinde bodur ağaçlara asılarak, rutubet ile üzerine dökülerek.

- Elveda, surat! – Dizginleri seyise vererek, atımı okşadım. – Seninle bir daha görüşmeyeceğiz, ortak seyahatimiz bitmiştir.

Onun büyük gözlerine bakarak, ansızın ayrılık acısını öylesine keskin hissettim ki, adeta ağlamak istedim. Ben hiçbir zaman, hiçbir zaman onu görmem, asla... ebediyet bizi birbirimizden uzaklaştırıyor, ve bir gün o beni de eritir... bu ne kadar salakça ama – bir atla ayrılığın acısını birdenbire yaşamak... ama hayır, salakça değil, sadece, bir şeyler içimde açıldı ve artık kapanmak istemiyor.

Arabaya kadar da gene tam bir sessizlik içinde yürüdük. Şafi, beni görünce, neşelendi (özlemiş, demek :), çok nazik bir hareketle arabanın kapısını açtı.

- Mem.

- Teşekkür ederim, Şafi. Hoşçakal, Deny, bana uğra, eğer istersen. Hatta, bu akşam uğrayabilirsin, ancak daha sonra, yemek yedikten sonra yatakta biraz uzanmak istiyorum, belki de biraz uyurum, saat dokuza doğru ise benim “otel”e gel, oturur, daha konuşuruz. Şafi, o bir shikar alırsa, kayıkçı senin evini adından bulabilir mi?

- Evet, mem, tabii ki, bu aynen şehirde gibi. İşte, her ihtimale karşı, - Şafi, Deny’ye kartvizitini uzattı.

- Ben muhakkak gelirim bugün. Uyuyor olursan, seni uyandırabilir miyim?

- Evet. Şafi, Deny’ye odamı gösterirsin.

Şafi, aramızda sadece arkadaşlık ilişkilerinin doğmadığını anlamış, galiba, komplocu bir eda ile gözünü kırptı.

- OK, mem, nasıl isterseniz.

 



<< Geri İleri >>