« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 05


Arkasında yolun başladığı gölün taş kıyısı, bayağı iç karartıcı görünür. Her on metrelik bir mesafeden sonra ellerinde makinalı tüfeklerle askerler durur, eski harap arabalar, eski püskü motor çekçekler ve Hint mitolojisinden tablolarla süslü turuncu yük arabaları, çukurlarda gümbürtü çıkararak, zıplar. Küçük, bazı yerlerde inşası tamamlanmamış ve ancak yer yer boyalı evler, aşırı pişmiş mantılar gibi, birbirine yapışık durur... Onları, bundan çok çok önceleri inşa etmeye başladıklara benzer, öyle ki, artık eskimeye başlamışlar ve, duvarları az kalsın yıkılacak gibi bir görünüşleri vardır. Bu evlerden birinin kapısından müthiş derecede kirli bir çocuklar sürüsü hayranlık ve merakla bana bakıyor... Belki de, asla hiçbir zaman yıkanmıyorlar? Saçları karışık, ayakları çıplak, elbiseleri yırtık, burunları müthiş sümüklü, ama bütün bunların yanısıra onların yüzlerinin çizgileri güzeldir ve hiç de çocukça görünmüyor... Karnımda tuhaf tatlı bir gevşeme, bir gerilim doğuyor, sanki bir şeyler benden onlara doğru uzanıp bir bağ oluşturmuş, tüm vücudumla hem yumuşak bir çekimi, hem de sert bir reddi aynı anda hissediyorum. Nedendir, bilmiyorum, ama bu yerden çabucak gitmek arzusu çok net bir şekilde hissediliyor.

Gene rahatsız çıkık koltuklu bir Hint “Volga”sı, gene sefalet, topyekün bir perişanlık ve kir, ve, konut mahalleler nihayet bittiği zaman, ben, kendime bir hayretle, rahatlayarak, içimi çektim.

Yolun hemen üstünde kayalı alçak dik tepeler sarkmış, sol tarafta ise – ova, dağlar, pirinç tarlaların sonsuz terasları. Ova boyunca gri taşlar arasında ufacık bir derecik kıvrıla kıvrıla gider, benim bütün dağ nehirlerinin dev, çok hızlı ve taşkın olduklarına dair bütün telakkilerimi çürüterek.

- Musonlar mevsiminde bu nehir taşıp yaklaşık on kat genişler, - Şafi’nin sesi sanki bir perde arkasından gelir.

Gökyüzü bulutludur ve, güneş sürekli bulutların içinden çıkıyorsa da, uzak dağlar sis altında gizlenmiştir ve, ovanın hiçbir yere gittiği, bir boşluğun içine düştüğü izlenimi oluşur. Ovanın kaybolduğu yere dikkatli dikkatli bakıyorum ve, orada asla hiçbir şeyin olmadığını, o yerde işte tanıdığım dünyanın bittiğini, benim de, etrafında her yerde dipsiz bir meçhuliyetin olduğu küçük bir adada bulunduğumu hayal ediyorum. Ve, yüksek bir dağın en uçurum yerine yaklaşarak, aşağıya, uçuruma veya uzağa, ufkun arkasına bakmak mümkün olduğu gibi, aynen öyle de bu adanın ucuna, nefesi tutup, yaklaşmak ve meçhuliyete, bu, ancak ilk bakışta kişiliksiz gibi gelebilen, sonsuz boşluğa bakmak mümkündür.

Tarlalarda şurada burada köylüler çalışır, üstelik en ağır işleri kadınlar ve erginlik çağına henüz yeni girmiş çocuklar yapar, erkekler ise sadece işi yönetirler. Diğer erkekler ne ile meşgul, acaba?

- Şafi, neden tarlada sadece kadınlar çalışır?

- Çünkü bu kadın işidir.

- Yani?

- Kadınlar her zaman tarlada çalışırdı. Erkekler ise, kadınların yaptığını satar.

- Ama tarlada çalışmak – bu çok ağır bir iş değil mi, ve erkekler kadınlara yardım edebilirdi. Zira kadınlar bundan başka ev işleriyle de uğraşır, çocuklara da bakarlar, o halde işlerinin bari bir kısmını onlara kolaylaştırmak daha iyi olmaz mıydı?

Yüzünde bir memnuniyetsizlik ifadesi ve bana karşı negatif bir tavır belirdi. İşte, onun tabiatı! Ben, bana sunmakta oldukları o dar hattın içinde kendimi tuttukça, yapmacık gülümseyişli yaltakça suratı görüyorum. İnsanın kesin inandığı bir şeyi şüpheye tabi tutarak, başka bir yana küçük bir adım attım mı, onun kendisinden neyi teşkil ettiğini hemen o anda görüyorum. Samimi bir davranış, maskeleri kaldırıp, riyakarlığı ortaya çıkarıyor, ben realite ile nihayet karşılaşıyorum, ve ne kadar da hayat vericidir bu karşılaşma! Dünyanın alışılmış düzenindeki bu çatlağın içinden, hayaletlere değil de, reel tecrübeye dayanan gerçek düşüncelerin filizleri çıkar, sonuçta da hayata karşı hakiki bir ilgi, canlı bir tutku, zaptedici bir inceleme sevinci doğar. Nedir benim için daha enteresan olan – anlaşılır, tanıdık, konforlu, iki yüzlü karton bir dünyada mı yaşamak, yoksa farketmemeye o kadar bir özenle bana öğrettikleri o kuvvete mi meydan okumak? Cevap tektir gibi, fakat ne kadar da muazzam bir kuvettir – bu aleladelik. O, tatlı sesli bir Siren gibi, kendine doğru çeker, kandırır ve derin bir uykuya daldırır, ve, aslında nereye doğru yol aldığına dair bulanık hatıralar dahi kalmaz.

- Mem, burada herşey, olması gerektiği gibidir. Herkesin bu işine gelir, ve hiçkimsenin hiçbir şeyi değiştirmeye niyeti yoktur. Bu, Allah’ın iradesine karşı olur.

Evet, bununla artık tartışamazsın – sahneye Allah ya da İsa çıktığı zaman, bana ancak bir gölgeye çekilmek kalır, çünkü, ilahlarının öğütlerini savunan bir kinden başka, hiçbir şeyi ben edinemem – ne enteresan bir tartışmayı, ne tecrübenin tasvirini, ne de makul kanıtları.

Kadınlar Hindistan’da – evcil hayvandan daha fazla bir şey değildir. Ve bu, bir mübalağa değildir, hiçbir hak eşitliği hakkında söz bile edilemez! Ataların binlerce yıllık kederlenmeleriyle yoğrulmuş adetler, burada hâlâ öyle bir gayretle muhafaza edilir ki, farklı bir ahlaka sahip biri Hindistan’da tam anlamıyla hayatını tehlikeye atmaktadır. Fakat ben bunu henüz bilmiyordum. Ve, kadınlar ve erkeklere sokakta el ele tutunmak dahi yasak olduğunu da bilmiyordum, her polis memuru yaklaşıp ellerine copla vurabilir. Ve bunlar, Deli’nin sokaklarında oluyor! O sayısız ücra ve sapa yerler hakkında artık laf bile açılamaz, orası, gördüğünü çabucak unutup, başını geriye çevirmeden, hemen kaçmak arzusunu uyandıran tam bir taş devridir hâlâ.

Kocaya verdikleri kız için, onun akrabası koca ve ailesine para ödemek zorunda, zira artık onlar bu hayvanı besleyecek. Para yoksa, bu durumda gelinin ailesi hileye başvuruyor – kızını kocaya veriyor, parayı ise ödemiyorlar. Bazı damat ailelerinin bu durumlarda hâlâ (!) neler yaptıklarını korkunç bir rüyada bile görmek mümkün değil. Onlar, kızı ateşte yakıyorlar... bu olayı, bana hayatı boyunca Hindistan’da kadın hakları için mücadele eden zengin bir Hintli bayan anlattı.

Veya, işte dehşetler serisinden bir hikâye daha – o, dünyanın bütün haber şeritlerini dolaşmıştır. Hindistan’da hâlâ kastlar mevcuttur ve hâlâ kendi hayatını aşağı kasttan biriyle bağlamak hemen hemen imkansızdır. İşte, bir delikanlı, aşağı kasttan bir kıza aşık olmuş ve, akrabalarının bütün gayretlerine rağmen, sevgilisinden vazgeçmek istemiyordu. Cezalandırılmaları, herkese örnek olacak şekilde oldu – onları, doğup büyüdükleri köyün sakinleri genel toplantıda linç ettiler – tabii ki, ilahlar ve atalarının rızasına tam uygun bir biçimde. Kararı – “ikisini de asmak” – veren büyüklerin o hayırhah, görgülü yüzleri adeta gözümün önündedir. Ve bunlar, şimdi – zamanımızda – oluyor. Ama ben, bir gelişim ve akıl çağında yaşadığımı düşünüyordum...

Kadının bir ev hayvanı ile karşılaştırılması pek de yerinde değildir hatta, çünkü bir ineği öldürmekten Hindu’yu idam edebilirler, bir kadını öldürmekten ise en iyi ihtimalde birkaç yıla hapse atarlar. Fakat ben, kadınların vahşi Hindu erkeklerinin acımasızca sömürdükleri Hint kültürünün kurbanları gibi bir şey olduklarını düşünmüyorum. Herkes kendi hayatını kendine göre mahveder. Rus erkeği, esrar içip alkol içinde boğar kendini, Avrupalı kör bir memnunluk içinde oturur, Hint kadını ise sessiz bir hayvan olmayı seçer, ve kendisi bütün yerel gelenekleri özenle korur ve çocuklarını ataların adetlerine tam bir uygunluk içinde yetiştirir. Zulüm çoğu zaman insanda çılgınlığa varan bir hislilik ile birleşir, şiddeetli bir kendini acıma birdenbire parlak bir kine dönüşüyor, kadının Hindistan’da aşağılık konumu ise çocukların anne önünde fanatikçe bir tapınma ile eşlik edilir. Birileri, buna uyumlu bir dengeler sistemi olarak bakar, bana göre ise bu, bir paranın iki yüzüdür sadece – ha öyle, ha böyle, hiç farkı yoktur.

Renkli sarili kadınlar, başlarının üstünde kocaman ot desteleri, hemen hemen bağlamları, taşırlar. Parlak yeşil, pembe, kırmızı, sarı, mavi kumaşlara bürünmüş ideal endamlı ince vücutları, yeşil pirinç filizlerinin koyu adaları her tarafta görünen koyu sarı tarlada ritimli bir şekilde, yavaş yavaş hareket eder.

- Hello! – kendimi tutamadım ve yol boyunca yürüyen kadın ve kızlara elimi salladım. Aptalca, tabii ki... ya ne yapayım, eğer onlara kendi sempatini ifade etmek istiyor, fakat bunu daha ne şekilde yapmasını bilmiyorsan!

Onların gözleri parladı, yüzlerinde tebessümler yayıldı – şuna bak, nasıl bir tabiilik ama, hoştur... Onların fotoğrafını çeksem, buna nasıl bakarlar, acaba? İçimden bir saldırganlığı beklemiyorum, tabii ki (ne de olsa, Batı Ukrayna’da değilim), ama en azından bir memnuniyetsizliği göstereceklerine ihtimal veriyorum... Ama hayır, bir sıraya dizildiler, sarilerini düzelttiler – hep o komik, ama hoşuma giden bir ciddiyet, bir acelesizlik ile... zengin giysili şu gezen tavuslar işte kimden ders almalı! Bir tören havası içinde hareketsiz durdular. Bekliyorlar.

- Mem, bu bir mutluluktur onlar için. Bundan önce onların hiçkimse fotoğrafını çekmemişti, fotoğraf makinesinin ne olduğunu ancak kulaktan dolma bilirler, - ortaya karıştı Şafi.

- Umarım ki, korkmuyorlar?

- Yok, mem, tabii ki, hayır, SİZDEN korkmak olur mu ki! – pis yalancı, bütün cümlelerini, benim kendi önemlilik duygumu yağlayacak şekilde kurup söylüyor, ve bunda başarılı olmaya başlamıştır artık. Ben, “mem” olduğuma, küçümser ve hatta buyurgan olabileceğime artık alıştım, ama beni işte böyle ucuz kelimeler ve yağlayıcı bir ses tonuna yakalamak sahiden bu kadar kolay mı? Zira, bütün bunların bir ikiyüzlülük olduğu aşikârdır, ve gene de, bazen bu oyunu artık gerçekten oynamaya başladığımı farkediyorum.

- Şafi, onlara sor ki, gerekirse para verebilirim...

- Mem, Siz artık onlara öyle bir hediye yaptınız ki, bunu hayatları bpyunca unutmazlar.

Evet, bu kadınlar, varlıklı Hint kadınlarından çok daha hoş bir izlenim veriyorlar. Hatta yaş bakımından oldukça büyük olanlar dahi, çok hoş görünür – endamlı, düzgün vücutları, yüzleri ciddi, fakat onlarda bir endişe damgası yoktur, sakindirler, fakat uyuşuk değiller, ne hüzün, ne de memnunluk onlarda yoktur ve asla aptal görünmüyorlar. Tüm dış görünüşlerinde has bir güzellik vardır. Bizim köylü kadınları hatırladım – aralıksız kaygı ve sinirlenmenin – ve ev votkasının, tabii ki – kendi silinmeyen damgasını bırakmış yüzleri ile daima kavgacı, daima gayri memnun telaşlı sert karıları. Onları düşünmekten içimde bulanık bir endişe doğuyor, onun için siktret onları...

Onları çağırıyorum, fotoğraf makinesini “Play” rejimine koyuyorum, çekilen fotoğrafları ekranda gösteriyorum. Kadınlardan bir ateş, is ve eski giysi kokusu gelir. Aman Tanrım, ne kadar coşku, beyaz dişli parlak tebessümler, gülüşler! Şakacı şakacı dürtüşüyor, itişiyor, gülüşüyor, yüzlerini kapatıyor – çekiniyorlar. Böyle bir canlılığı beklemezdim hiç, yorgun olduklarını düşünüyordum... zira yorgunluk bende, bir küskünlük, karamsarlık ile katı olarak çağrıştırılmıştır, onlarda ise hayır...

Daha bir saat hoş, fakat monoton manzaralardan sonra yol, bir serpantine dönüşüyor. Çam ormanları, parlak yeşil kadife gibi yumuşak bitki örtüsü üzerinden yukarıya doğru tırmanır. Çam ağaçlarını ne kadar da severim! Reçine kokusunu, iğnelerin tadını, yumuşak dallarını... altın renkli bir ışıltının onlardan çıkıp, koyu bir koku ile karıştığını ve hisleri çok uzaklara bir yerlere – çoktan unutulmuş çocuk hatıralarına, hafızanın kuytu köşelerine veya ancak henüz varacağım bir yerlere – götürdüğünü bazen hemen hemen görür gibiyim.

Nihayet, küçük yuvarlak bir sahaya geliyoruz, buradan golf alanları, dev yeşil dalgalara benzeyen tepeler, görünür. Tepeler daha sonra alçak, kayalı dağlara geçer. Burası, arabaların son park yeridir ve,tuhaftir ki, ama onların sayısı burada, turistler pek görünmediğine nazaran, az değildir. Hava güneşsiz ve serindir, açık kafelerden birine çay içmek için gidiyorum. Kafenin yanında uzun ahşap bir masa ve her çeşitten iskemleler bulunmaktadır... Şuna bak, bir yabancıyı mı görüyorum? Tüm belirtilere göre, yabancıya benziyor. Ona doğru giderken, onun çekici bir adama kadar kafamda resmini çizmeye yetişebildim. Erken çocukluğumdan beri her zaman aşık olmak istiyorum ve, bir seçim yapmadan, sırayla herkese aşık oluyordum. Bazen, öyle ucube kimselere aşık oluyordum ki, bunu hatırlamaktan bile utanırım:)

Çok yakın yaklaşıyorum ve o, beni hissetmiş gibi, bana döndü. Mekanik bir gülümseme, basmakalıp bir selam, boş gözler, hayırhah ve kayıtsız bir yüz ifadesi – en sıradan bir yabancıdır, onunla, olsa olsa, yolları ve fiyatları konuşmak mümkün. Ben gene de selamlaşıyor ve yanında oturuyorum... Niye???

- Nereden geliyorsun? – otomat, bir erkek sesiyle sıradaki ilk cümleyi tükürdü.

Neden özellikle “nereden geliyorsun”, “nereye gidiyorsun”, “ne kadar zaman Hindistan’da bulunuyorsun”... onlar ne – hepsi plastisinden mi yapılmış? “Seyahatlerinde neler arıyorsun?”, veya “Ne düşünürsün – neden bu dağlar bana öyle bir ruh hali veriyor ki, bu, gecenin ortasında uyanıp, ya kalkıp biraz gezineyim, ya da tekrar uyumaya çalışayım mı diye anlayamadığın gibi bir ruh hale benzer” gibi soruları neden sormazlar? Akla gelen herşeyi söylemek ya da sormak mümkündür, eğer ruhun kartondan değilse, eğer ufacık bir hayat ateşi orada henüz sönmemişse, fakat, anlaşılan, onlar kartondanmış, meğer...

- Rusya’dan geliyorum, - diye uyuşuk uyuşuk cevap veriyorum, ama gene de yüzüme gülümsemeyi takınıyorum.

(“O! Rusya!!” – der şimdi)

- O! Rusya! Rusya’ya hiç gitmemiştim. Bütün Rus kızlarının – yüksek boylu ve sağlam olduklarını düşünüyordum, sen ise daha çok bir Fransıza benziyorsun. Ben İngiltere’den geliyorum. İngiltere’ye gitmiş miydin?

- Hayır, beni Avrupa çekmiyor. Özellikle de şu anda... – acaba, anlar mı? Hayır, anlamadı. Şimdi de, “evet, burada herşey bambaşka” der, sanki ancak bir geri zekalının burada herşeyin bambaşka olduğunu görmediğini anlamıyor...

- O, evet! Burada herşey bambaşka.

Aslında bu, karton kişilerin öyle bir konuşma tarzıdır – onlar, “genel olarak kabul edilmiş” ve “eski iyi Avrupa’dan teyzeler ve dayılarla konuşmayı sürdürmek için işe yarar” damgası konulmuş sözler alış-verişinde bulunurlar. Bunun yanısıra, onların gözlerine, en iyisi, bakmamak – o anlarda onlar hiçbir şeyi, yani asla hiçbir şeyi, ifade etmiyor, ve onlarla temastan kalan hisler – pek hoş değildir, sözün yumuşak tabiriyle. Hindistan’da seyahat eden bir Avrupalı’da bir canlılık duymak istiyorsan – ona, lezzetli bir sosison ya da herhangi kıvır zıvırı göster, o zaman gözleri oynamaya başlar ve hayata karşı bir ilgiyi düşünmek mümkün bir ateş ile yanar.

- Buraya insanlar, birşeyler aramak için gelir, Avrupa’da ise insanlar çalışırlar, - bilmem niye, gülmeye başladı.

- Ben artık çalışmıyorum.

- Kim olarak?

İyi bir sohbet oluyor, ama... susarak, onun gözlerinin içine bakıyorum, ama orada hiçbir şey değişmedi – sadece gramofonun iğnesi sıradaki track’a geçti, madem şu anki arıza yaptıysa. Sıradaki soru hangisi?

- Cemmu ve Keşmir’i beğendin mi?

- Hayır, buradaki hava çok gergin, - herhalde, herkes savaşın her an başlayabileceğinden korkuyor.

(Buranın on yıl önce nasıl olduğunu anlatma, lütfen...)

- Evet, on yıl önce burada herşey bambaşka idi. Dal Lake’de boş yer bulmak imkansızdı, - o kadar çok turist vardı buralarda. Ve herkes, şimdi olduğu gibi üç güne değil, birkaç aya gelirdi buraya. Biz, eve dönmek istemiyorduk, burası bizim evimizdi, bizim yeryüzündeki cennetimizdi, ofiste oturmak, kariyer yapmak, takım elbise giymek istemeyenlerin cenneti. Burası, olduğun gibi olabildiğin dünyanın en romantik yeriydi. Adalarda çılgın akşam partileri düzenlerdik, dünyanın en iyi dj’leri buradaydı... – en iyi şeyleri geride bırakmış, şu anda ise sadece hatıraları kalmış ve ancak hatırladığı zaman gerçekten yaşıyor gibi konuşuyor. Gene bir mezar kokusu geldi. Yeter artık, dayanamayacağım, bugünü olmayan bu adamla nasıl çabucak vedalaşsam, acaba? ...Birşey, sırtıma dokundu, ve bu his, hafif bir yankı ile vücudumda yankılandı. Dönerek, görüyorum ki, bize doğru bir oğlan geliyor, bana bakıyor... böyle bakışlar hoşuma gider... sanki, sürükleyebileceğinden şüphe etmiyormuş gibi... fakat bu, kendine fazla güvendiği için değil.

- O, işte Deny geldi! Deny, bu Mayya, o Rus, düşünebiliyor musun?

- Merhaba, Mayya, - Deny karşımıza oturdu ve ben onu izleyebilirdim.

Yaklaşık otuz yaşında, galiba. Hoş bir yüzü var – güzel sayılanlardan hiç de değildir, fakat onda benim için çok çekici bir şey vardır. Olağandan biraz daha geniş elmacıkları, burnu doğru olmayan şekilde (herhalde, bir kırık sonucu), fözleri sakin, fakat ilgisiz değildir, onlarda zekâ ve ciddiyet pırıltılarını yakalamak o kadar istenir ki, öpmek hoşuna gider gibi gelen dudakları... Ve, en çok hoşuma giden, onun, hem konuşurken, hem de hatta susarak sokakta giderken, birçok yabancının yaptığı gibi, o basmakalıp yavan tatlı gülümsemeyi aralıksız olarak yüzünde tutmamasıdır. Bu gülümsemenin, herşeyin iyi olduğuna, onların hayattan memnun olduklarına şahadet ettiği sayılır ve keşke hepimiz böyle gülümsemelere ve böyle bir hayata sahip olsaydık diye düşünülür. Tanrı korusun! Bu donuk suratta hoş hiçbir şey görmüyorum – en sıradan bir kötü alışkanlıktır bu, ki, yabacılarla biraz temas ettikten sonra, bu alışkanlığı daha sonra kendimde de farketmeye başladım. Hal bu anlarda ölü ve aleladedir, yüz hissi ise – gergin ve yapay, onun için ben, konuşma esnasında ancak gerçekten istediğim zaman gülümsemeye (ki böyle bir istek pek de sık doğmuyor), geri kalan zamanda ise yüzümü sakin ve gevşek tutmaya ve bunu titizlikle kontrol etmeye karar verdim.

- Ne kadar zaman Hindistan’dasın? – onun sesi de hoşuma gidiyor.

- Beşinci gün.

- Beşinci gün mü? Kendini nasıl hissettiğini tahmin edebilirim – cehennemde gibi, değil mi?

- Hayır, artık değil. Burası az çok sakindir, özellikle Deli’ye nazaran, her adım başı beni aldatıyorlar hissi bırakmıyorsa da.

- Herhalde, bu öyledir de, zaten... Odan için ne kadar ödüyorsun? Dale Lake’de yüzer evde kalıyorsun, öyle mi?

- Evet. Günde yirmi dolar, kahvaltı dahil.

İkisi de gülmeye başladı.

- İki kişilik bir odanın fiyatı burada günde üç-dört dolar, bir kişi için bir günlük yemek ise – beş, en fazla altı dolar.

Şafi bu konuşmayı işitiyor mu, acaba?.. Bizden o kadar da uzak durmuyor, arada bir bize bakıyor, yüzü de tedirgin, hatta bir memnunniyetsizlik ifadesi belirmiştir yüzünde. Muhakkak bu herif konuşmamızın fiyatlara değineceğinden endişeleniyor, onu başka ne endişelendirebilir ki?

- Yapma ya? Sahi mi? – hayretin yerini hayal kırıklığı aldı. Kahretsin! – Ben daha Deli’de üç gün burada konaklamayı ödemiştim.

- Bu yaygın bir numara, - sen turizm acentesine düşüyorsun ve onlar sana en geçersiz malı yediriyorlar... Muhakkak, Hindistan’a ilk defa geldiğini onlara söyledin, öyle mi?

- Evet, öyle.

- Bu dürüstlükle kendi ölüm kararını imzalamak mümkün:) Böyle bir şeyi hiçbir durumda söylememelidir, - en iyi ihtimalde parayı kaybedersin, senin durumda olduğu gibi.

- Onlar çeşitli dehşetlerle korkutuyordu, bundan birkaç gün önce iki Rus kızı otelde parça parça kesilmiş bulduklarını söylüyorlardı...

- Tabii tabii... onun için de sana KENDİ otellerini teklif ettiler, öyle mi?

- Öyle.

- Onlar, böyle numaraların ustalarıdır...

- Sözgelimi, gölde yarım günlük shikar gezisi kaç para?

- En fazla iki yüz rupi. Dört dolar.

- !... Anladım...

- Sende “Lonely Planet” kılavuzu var mı?

- Yok, nedir bu?

Deny, sırt çantasından parlak kapaklı kalın bir kitabı çıkarıp bana uzattı.

(Gözümün ucuyla, Şafi’nin yüzünün renginin hafif değiştiğini görüyorum.)

- Kılavuz. En lâzım şey. Burada – Hindistan’a dair tüm bilgiler – fiyatlar,

Oteller, geziler. Herşey çok ayrıntılı, haritalar, çizelgeler, tavsiyeler ile, bununla yolunu şaşırmak imkansızdır.

- Burada onu satın almak mümkün mü?

- Her kitapçıda! Kitap mağazaları Hindistan’da seni sevindirebilir... tabii, eğer ezoterik kitapları seni ilgilendiriyorsa.

Kahretsin, ezoterik kitapları beni ilgilendiriyor, tabii ki! Son zamanlarda sadece onları okurum, zaten, ama bazen Hesse ya da Kafka’ya da memnuniyetle göz atabilirim... Ama, Deny ve İngiliz tamamen tesadüf eseri beraber bulunyor ve aslında birbiriyle hiçbir alakaları yoktur gibi geliyor. Erotik fanteziler kımıldadı, iç içe geçiyor, oynuyor, yunuslar gibi – kâh yüzeyde birbiriyle zıplar, kâh derine dalar. (Ki sen de aynısını düşünüyorsun, değil mi? Dokunuşta derimin nasıl olduğunu, memelerimin güzel olup olmadığını, popomun sert olup olmadığını artık birkaç kez düşündün, değil mi?..) Bşım hafif dönüyor, ve bu hal hoşuma gidiyor, o tamamen kendi kendine yeterlidir – hatta, eğer hiçbir devam olmazsa dahi, bu bir hayal kırıklığına neden olmaz, zira ben hiçbir şeyi beklemiyorum, ben direkt şimdi zevk alıyorum.

- Burada dağlarda bir at kiralamak mümkün, - Deny, ancak bana hitap ediyor!

Ve hemen o anda İngiliz önünde bir sıkılma doğuyor, hatta onu beğenmediğime ve ona karşı ilgisizlik duyduğuma rağmen, - biz (ve işte artık “biz” de doğu:)) onu “terketmek” istediğimiz için. O, ya anladı, ya da gerçekten başka bir şey istiyordu (hiç de bunu anlamak istemiyor, ondan çabucak kurtulmak istiyorum), ama “O! Bu benim için değil!” diyerek, İngiliz büsbütün görüş alanımdan kayboldu. Hava koyulaştı, gökyüzü daha yumuşak ve daha altın renkli oldu, Deny ile biz sessiz sessiz birbirimize bakıyoruz, Keşmir ise, zar zor yakalanabilen bakışlar ouyunu için sedece bir dekorasyon oldu.

- Deny... – yutkundum, öksürmeye başladım, meğer, boğazım da kurumuş..., - Deny, rehbere ihtiyacımız olacak mı? – Şafi’nin bizimle olmasını müthiş istemiyorum, tabii ki, fakat yolu şaşırırsak...

- Hayır, rehber gerekmez. Hindistan’da turistik yerlerde rehber aslında nadiren lâzım olur, tabii, eğer dağlara birkaç güne gitmeye niyetin yoksa, hem bu durumda bile – dağ yollarının büyük bir kısmı o kadar iyi açılmış ki, orada yolunu şaşırmak ihtimali hemen hemen yoktur. Hindular, tabii ki, durumu gerginleştiriyorlar, tuvalete kadar gidebilmek için bile rehbere ihtiyaç olduğunu söylüyorlar. Yol boyunca ise kendi dayısının ya da kardeşinin mağazasına ya da lokantasına sanki tesadüfen seni muhakkak götürürler. Hindulara körükörüne güvenme, - bazen çok kurnaz olurlar, çoğu kez tehlikesiz olsalar da.

- Çok iyi, işte:) Gidelim, rehberime beni burada beklemesini söyleyeyim.

Şafi, gülümsüyor, ama gülümsemesinin arkasında hem memnuniyetsizlik, hem de kaygı açıkça görülür. Demek, hapı yuttuğunu anlamıştır, ona artık hiçbir güvenim kalmadığını ve, en korkunç olanı, - ona artık ihtiyacım olmadığını. Gergin bir ses tonuyla, en fazla üç saat burada bekleyeceğini söylüyor.

- Ona neden kendi şartlarını dikte ediyorsun? – Deny, sert, ama öfkesiz konuşuyor, ve bu hemen bende bir sempati fışkırmasını uyandırıyor. – Günün tamamını ödememiş mi?

- Evet, ama...

- Hiçbir “ama” mama burada olamaz. Mayya, ona ne kadar ödedin?

Ben, bir şaşkınlık içindeyim, - bir çatışma çıkmasaydı, bari... Şafi’nin yolda geçen biri olmadığını, onun gayri memnun yüzünü iki gün daha görmek hiç de istemediğimi Deny’ye söylesem mi, acaba? Ama, kararı vermek, herşeyi düşünmek için, zaman yok... Eh, ne olursa olsun!

- Elli dolar.

Aha, Şafi’nin yüzü karardı, - boşuna yüzünün sakin ifadesini muhafaza etmeye çalışıyor. Öğretmenden nefret eden, ama bu durumda öfkesini hiçbir şekilde ifade edemeyeceğini anlayan bir öğrenciye benzedi. Herhalde, dişlerini sıkmıştır...

- Elli dolar mı?? Arabanın, şoför ile beraber, bir günlük kira fiyatı on beş dolar, ve sen, kendi işinin otuz beş dolar ettiğini mi sanıyorsun? Ve, otuz beş dolara sen gerektiği kadar burada oturup çay içmeye razı değil misin?

Şafi, gözlerini yere indirmiş, susuyor, ben ise sıkılganlığı, sempatiyi ve benim için yeni olan bir sevinci aynı anda yaşıyorum. Deny’ye bakıyorum, - o, sakin ve kendinden emindir. Davranışlarımla insanları onlar için işte böyle konforsuz olan durumlara soktuğum olaylar hayatımda son derece nadirdi ve bu, her zaman sempati yaşadığım için değil, çizilmiş kareler dışına adım atmaktan korktuğum içindir, ama, tabii ki, kendimi şöyle ya da böyle haklı çıkarıyordum. Ve işte şimdi ben birdenbire bu durumun hoşuma gittiğini, onda hayatın kaynamasının işitildiğini ve benim zoraki sıkılganlığımın, - tamamen yabancı bir şey gibi üzerindem atmak istediğim bir kabuk olduğunu hissettim.

Şafi’nin cevabını bir türlü alamadık ve Deny, beş-altı saat sonra döneceğimizi söyledi.

Oek geniş olmayan asfatlı yol, dağlara doğru gider, o, yakında geçmiş yağmurdan henüz ıslak. Gökyüzü, koyu bir sis ile kaplanmış, fakat güneşin yakınlaşması artık hissedilmektedir, - o, perdeyi delmek üzere. Kocaman golf sahalarında şurada burada değnekli figürler görülür. Sarp, taşlı yamaçlardan tırmanan çam ormanı, - orada gezemezsin, ona sadece uzun uzun bakmak mümkün... Burada, kirli şehir ve otomatik tüfekli askerlerden uzakta bile, her dalda bir gerilim asılı durur... 220:) – öyle bir his ki – dokun, ve seni cereyan çarpar.

- Deny, burası hoşuna gidiyor mu?

- İkili bir his. İnsanların inşa ettikleri herşeyi yıkarsak, herhalde, güzel olur. Böyle ise... hayır, burası gergindir.

- Ben de bunu hissediyorum, fakat bir türlü anlayamıyorum – neden. Burada, dağlarda, şehirde gibi olmamalı, galiba... Ya da bu ben gevşeyemiyor, izlenimlerin yükünü üzerimden atamıyorum?

- İnsanların ruh hallerinin, bütün bir yerin ruhunu hiçbir şekilde etkilemediğini mi düşünüyorsun?

- Bilmiyorum... bunu nasıl öğrenmek mümkün ki? Ne ile ölçmek mümkün?

- Kendi hislerinle, tabii ki, başka hiçbir şey ile.

- Tabii... Evet, tabii tabii:) Dünyanın, kendi hislerin olmadan, nasıl bir şey olduğunu anlamak mümkün mü, asla? Zira ben neyi anlasam anlayayım, bunlar gene BENİM hislerim, BENİM algılarım olur. Ben, bunu sık düşünürüm. Fakat ben bir şey daha görüyorum – benim algılarım, sarsılmaz bir şey değildir. Bugün bu bir şey olabilir, yarın – başka bir şey, durum ise aynı olabilir. Mesela, bu yerler. Ben, onları yarın, aynen bugün gibi, göreceğimden emin değilim, bu da demek olur ki, burada herşeye sahiden bir ağırşığın sinmiş olduğunu düşünmek için esaslar yoktur, zira bu, özellikle benim ve özellikle bu dakikaya ait dünyayı algılayışımın özellikleri olabilir. Ama... işte sen de, aynı şeyleri hissettiğini söylüyorsun, hem bu düşünceler de, öze değmeden, satıhta kayar gibidir, ki aslında düşünceler öze değebilir mi? Ve “öz” nedir? Anlıyor gibiyim, fakat ifade edemiyorum... ya da anlamıyorum... deli bir orman, işte:)

- Ve gene de bugün bu yeri sen özellikle böyle algılıyorsun. Senin halin, insanların yüzleri, dağlar, hava, yanından geçenlerin ses tonları, onların bakışları – bütün bunlarda sen bir gerilim hissediyorsun, öyle değil mi?

- Evet, öyle. Fakat bundan, bu gerilimin benden bağımsız mevcut olduğu çıkmaz.

Düşünceye daldı... yüzünde hiçbir memnuniyetsizlik ya da hayal kırıklığı ifadesi yok, ve bu hoş, gerçekten hoştur. En çeşitli konular üzerinde konuştuğum insanların ezici çoğunluğu, onların dünya tablosu ya da bakış açısı için çok az bir tehlikeyi görür görmez, müthiş bir hoşgörüsüzlüğü gösterirler, bir şeyi açıklayamadıkları zaman ise, bir endişe ve sinirlenmenin içine düşerler. Bir şeyde bir açıklık olmadığı zaman, genellikle, en elverişli, en rahat bir açıklama alınır. İnsanlar, inandıkları şeylerin hiçbirinden vazgeçmek istemiyor, hatta sözün, el ile çamaşır yıkamanın, çamaşır yıkama makinelerine nazaran avantajları gibi hiçten bir konu hakkında olduğu zaman dahi. Ben, bir keresinde, makineyi, zamanı ve belini tasarruf etme aracı olarak savunarak, yaklaşık üç saat bu konu üzerinde tartıştığımı hatırlıyorum, ki muhataplarım, yeni evlenmiş bir çift, el ile yıkamayı, hakiki temizliği ve beyazlığı elde etmek için tek mümkün bir araç olarak savunurdu. Üç saat sonra biz, hemfikir olabileceğimiz bir noktayı bile bir türlü bulamadan, birbirimizden nihai olarak nefret etmeye başladık, o günden sonra da hiç kaşılaşmadık. Böyle hiçten bir konuda anlaşamadığımıza göre, hayat temellerinin bütün karmaşık konstrüksiyonunun dayandığı inançlar – aile, erkek ve kadın arasındaki ilişkiler, çocuk terbiyesi ve saire –hakkında artık söz bile edilemez. Muhataplarım, alıştıkları inançlarına zıt düşen bir görüşü delilli olarak savunduğumda, reddin şu ya da bu şeklini yaşamak imkanını her zaman bulurdu. Hatta bundan da fazlası – itirazın delillere dayandığı özellikle o durumlarda, reddin en parlak şekli ortaya çıkıyordu, onun için ben, insanlar arasındaki hemen her türlü temasın, sadece şemalar atışması olduğunu, asla bir temas da olmadığını anladım. İnsanlar, paralel doğrular gibi, - hiçbir zaman kesişmezler bu temaslarda, birbirleriyle temasa geçiyorlarmış gibi gelse de onlara.

- Bu, bilinen bir bakış açısıdır – dünya bizim dışımızda mevcut değildir, ama benim için bu henüz anlaşılır değildir, - dedi Deny birkaç dakika sustuktan sonra. – Zira tamamen aşıkârdır ki, ben olmayacağımdan dünyanın var olması kesilmez. Mesela, ben yarın ölebilirim, ve ben kesin biliyorum ki, dünya kalır, zira her gün biriler ölüyor, dünya ise kalıyor. İnsanlar gelir ve gider, dünya ise kaybolmuyor. Sadece benim dünyam kaybolur... ama bu, daha büyük bir muamma – bu nasıl olabilir? Bu, tasavvur edilebilen, galiba, en zor bir şey – Benim kaybolabileceğim, bitebileceğim... bu, anlayışımın üstündedir, bunu düşünmek istemiyorum, bunun hakkında nasıl düşünmeyi bilmiyorum.

- Seninle konuşmak hoştur, Deny. Hatta hiçbir şeye varmasak da... gene de – hoştur. Asıl neyin hoşuma gittiğini de bilmiyorum – herhalde, samimiyetin?

- Enteresan...

- Nedir enteresan olan?

- Samimiyet hakkında, başlıca bir şey hakkında gibi söz etmen... şimdi söylerim – neden, ama ilkin sana söylemek isterim ki...

Deny sustu ve durdu, ben de, birkaç an içinde durup birbirimize bakıyoruz. Bu birkaç dakika için aramızda oluşan sessizlik, asla ağır değildir, onda her zamanki gerginlik yoktur.

- Samimiyet sadece senin kelimelerinde değil, Deny, fakat sessizliğinde bile var, ama. Neyi kastettiğimi anlıyor musun?

- Hayır, anlamıyorum.

Hafif bir düş kırıklığı fışkırması.

- Anlamıyor musun?

- Hayır... fakat hissediyorum! Çok iyi hissediyorum! :)

Biz gülmeye başladık, ve küçük dağ kargaları, gülüşümüzü yakalayıp, onu tepelere, orman alanlarına doğru götürdüler.

- Benimle oynuyorsun :) – şakadan onu omuzumla dürtüyorum.

- Tabii ki. Ve bu, hoşuna gidiyor. Bunu, gözlerini gördüğüm ilk andan beri biliyordum.

- Ben de...

- Ya etrafımızdaki dünyanın varlığı ile ilgili ne? Nerde kaldık?

- İlk başta samimiyet hakkında bir şeyler söyleyecektin bana, unuttun mu?

- Evet... ben, işte belirlemeye çalışıyordum – ben kendim için en başta, en önemli, hiçbir şekilde kaybetmek, unutmak mümkün olmayan şeyin ne olduğunu. Akıl – önemli değil, pek akıllı olmadan da yaşamaya razıyım. Güzellik mi? Hayır... Samimiyet. Samimiyet – bu, üzerinde kaçınılmaz seçimimi durdurduğum şey. Onsuz ben – bir ceset. Hatta, hiçbir ahmaklığın, çirkinliğin, duygusuzluğun asla kendi kendine olmadığı gibi geliyor – bütün bunlar, en önemli bir şeyin – kendine karşı samimiyetin – kaybedilmesinin sonucudur sadece.

Onu elinden tutarak kendime doğru çektim.

- Deny, demek, ateşlilik de, herhalde, samimiyete mi bağlı?

- Benimle oynuyor musun? :)

- Ve bu hoşuna gidiyor:) ...Devam edelim. Ben, dünyanın bizim dışımızda mevcut oladığını söylemiyorum, ben sadece, algımın dışında ya da benim dışımda bir şeyin mevcut olup olmadığını bilmediğimi ve bunu öğrenmek için bir yöntemin de bende olmadığını söylüyorum. Eğer işte şu dağların algılanması varsa – bu, bir “ben” ve “onlar” “benim dışımda” ve bir “ben” ve “onlar” arasında bir “algılama” sürecinin mevcut olduğu anlamına gelir mi? “Dışımda” ne demek, ve “benim” ne demektir? Söyleyebildiğim tek şey, bu, “dağın algılanması” olarak adlandırdığım işte böyle bir şeyin mevcut olduğudur, onun için “benim dışımda” bir şeyin mevcudiyetine dair sorunun konulması dahi, yerinde değildir, yanlıştır, çünkü “ben”in, “dışımda”nın ve bütün bunlardan ayrı olarak algının mevcut olduğunu bir olgu olarak peşinen kabul edilmesinden hareket eder, biz ise bunun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz işte... Bunu hayatıma pratik açıdan nasıl katmak, bilmiyorum, zira şimdi, “dağı” “algılayan” “ben” yerine, özellikle “dağın algılanması”nın mevcut olduğunu düşünmeye başlayamam ki. Yoksa bu işte samimiyetsizliğin ta kendisi mi? İfadelerde kolaylık olsun diye açıkça bir yalana mı başvurmak? Ve gene de... psikolojide pek usta değilim, ama samimiyete yönelen bir insan olarak, tek bir şey söyleyebilirim – algı vardır, ve bu, bildiğim tek şeydir, bundan başka ise bir şey var mı – bunu bilmiyorum.

Deny, çabuk fikrimi yakaladı.

- Peki, demek, ben, ancak bu yerde “güneşin ısısını hissediyorum” ya da “gökyüzünü görüyorum” ya da “sesi duyuyorum” diye adlandırılan öyle bir algının mevcut olduğu hakkında konuşabilirim, fakat güneşin, gözkyüzünün, sesin kendi kendine nasıl bir şey olduklarını bilmiyorum. Galiba, öyle, ki, doğrusunu söylersem, bunlar soyut fikilerdir ve onları hakiki bir şekilde ben anlayamıyorum.

- Ben de :) Bundan sonra ne oluyor... ki sen, eğer yüzünü başka bir tarafa çevirirsen, dağ kalır, ve bunu, geriye döndüğün zaman, görebilirsin. Bu ise, onu algılamadığın zaman onun mevcut olduğu anlamına gelir.

Kaygan bir belirsizliğin içine durdurulamaz bir şekilde daldığımızı hissederek, gülmeye başladık.

- Hayır, bu, yüzümü çevirdiğim anda, “dağı görüyorum” diye adlandırdığım algının bende olmadığı anlamına gelir, geriye döndüğüm zaman ise – bu algı tekrar meydana geliyor.

- Ama sen, onun, senin arkanda mevcut olduğunu hatırlıyorsun ya, sadece onu görmüyorsun.

- Ben, döndüğümde dağ algısının meydana geleceğini düşünebilirim, şu anda ise sadece dağ hakkındaki fikrin veyahut dağın aklımdaki imajının algılanması mevcuttur. Bir keresinde, uzun zaman için aklımda kalan bir cümleyi bir kitapta okudum, - Deny hafif canlandı ve adımlarını daha hızlı atmaya başladı. – Bu cümle, şöyle idi: “ben, arkamda nelerin olduğunu hiçbir zaman bilmiyorum, zira daima ileriye bakıyorum. Ve, kim bilir, belki, az önce görmüş olduğum herşey, mevcudiyetini yitiriyor, başımı ondan çevirdiğim zaman”.

- Bunun hakkında hiçbir şey bilemezsin, sadece, algıladıkların hakkında konuşabilirsin... Mm... Evet... bütün bunlarla ne yapmalı ki, Deny?

- Şimdilik hiçbir şey, - o ciddileşti, - ama benim için bunlar sadece soyut düşünceler değildir, bunda açıklığın tadını yakalamaya çalışıyorum, ve bazen bu elimde oluyor, fakat daha sık – hayır.

- Evet, galiba, bu bir çıkmazdır. Enteresandır – insan kendi kendini aydınlatabilir mi, hakikate kendi başına ulaşabilir mi, yoksa muhakkak açıklayacak ve gösterecek biri mi olmalı? Birincisi daha çok hoşuma gidiyor, ama kendi örneğimle onu doğrulayamam.

- Seninle konuşmak hakikaten enteresandır. Buna durmadan hayret ediyorum :) Çok okudun, çok düşündün, galiba?

- Evet, çok okudum... sonra okuduklarımı düşündüm, sonra daha düşündüm, sonra da okumayı bıraktım, çünkü bu hayatımda hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Edebî kitaplar, duygular dışında, başka hiçbir şey vermiyordu, nadiren gerçekten önemli bir şeye rastlıyordum... sana birkaç isim söyleyebilirim, ama onlar sana az bir şey ifade eder, bunlar Rus yazarları – Bunin, Nabokov, Gazdanov...

- Bunin ve Nabokov’u biliyorum!

- ? Genellikle ancak Dostoyevski’yi bilirler, ben ise, onda insanları neyin çektiğini anlayamıyorum, ki topyekün bir karamsarlıktır tüm eserleri... Ve işte, o zaman psikoloji, din, çeşitli pratiklere dair kitapları okumaya başladım, ama burada da, okuduktan sonra bir bulanıklık ve aldatılmışlık hissini doğurmayan bir kitap bulamadım, - tam bir belirsizliktir herşeyde – terimlerde de, sözüm ona aydın hallere ulaşma yöntemlerinde de... Ama, Castaneda’yı, mamafih, ben on bir cildinin tamamını yaklaşık beş kere okudum ve yeniden okumaya devam edeceğim, fakat bu, ılık dalgalarda yüzmek gibidir – kaldırdı ve indirdi, ve bu kadar, çünkü “asıl ne yapmalı” sorusuna bir cevap orada da yoktur. Felsefe ise... bütün bu Hegeller, Kantlar – bu tam bir zırva, ifade etmek için kelime bile bulamıyorum. Süprüntü. Okudun mu?

- Okudum, tabii ki :) Schopehauer, Nietzsche, Kant, Sartre... Bir ara felsefe benim tutkumdu... edebî kitaplar da ilham verirdi – son zamanlarda – Cortazar, Liosa...

- Bu, hayatını değiştirdi mi?

- Evet.

- ?? Evet mi?

- Evet.

- Peki nasıl?

- Ben, felsefenin bir şey bildiğine, psikolojinin de bir şey yapabildiğine inanmayı bıraktım – bu beni ayılttı.

- A, evet... Ben de işte aynısı söylüyorum :) Bu bataklığın içinde yaklaşık üç yıl kurcalandım, bütün bunların – sadece, kendi hayatına nasıl tatbik etmenin anlaşılır olmayan hayaletler, soyutlamalar ile bir hokkabazlık olduğunu nihai olarak anlayana kadar. Şöyle de, böyle de iliştirirdim – anlıyorsundur, herhalde, bunun nasıl olduğunu :) – hayır, hiçbir şey olmuyordu... Ve işte şimdi ben hiçbir şey okumuyorum, - okuyacak bir şey yoktur. Belki, bir gün kendim bir şeyler yazarım, tabii ki, eğer yazmak istediğim bir konuyu bulursam :)

- Fikir enteresandır :) Ancak, hakiki bir şey yapmak arzusu vardır, bütün edebiyatın oluştuğu o vaitkâr çok anlamlılıktan bir gölgenin olmaması için. Hep, işte şimdi, şimdi yeni bir anlayışa, bir buluşa bir atılımın olacağını bekliyorsun, fakat sonuçta belirli HİÇBİR ŞEY bir türlü açılmıyor... Edebî şekil, yazarlar tarafından, bir çerçeve olarak değil de, bir paravana olarak kullanılır ve bu paravananın arkasında, hayatlarının manasını aslında bir türlü anlamadıklarını gizlerler, ve, en korkunç olanı da – bütün bu karmaşık konusal yapılar, bu anlamama gerçeğinin kendisini gizlemek için de inşa edilir. Sadece, apaçık bir yalan. İnsan kültürünün bütün bu “seçkinlerini” yalancılar olarak saydığımı kendime söyleyecek bir cesareti ilk defa topladığım zaman... anın birinde, insanın – tabiat evriminin kör bir dalı olduğu gibi geldi bana.

- Böyle, misantropiye de varılabilir, ama.

- Böyle, hakikate varılabilir. Mamafih, insanlar ve onların kültürüne dair tam bir hayal kırıklığının yanısıra, bende, gerçek bir sempatiyi duyabileceğim insanları ve sanatı bulmak için çok kuvvetli bir arzu kaldı, onun için misantrop olmadım.

- Biliyor musun, ben çağdaş filozoflar ve “bilge kişiler” ile de karşılaşmıştım. Bu kişilerin nasıl yaşadıklarına bakmak benim için enteresandı, zira bu, herhalde, özel bir hayat, bir düşünür hayatıdır... ama hayır, hep aynı şey – kızarmış patates mutfakta, bigudili karısı, zaaf, iç sıkıntısı, hırs, saldırganlık, haset...

- Bigudili karısı – bu korkunçtur ama :)

Vücudum, onun gülüşüne karşı, aşağıdan yukarıya kadar geçen tatlı bir dalga ile cevap verdi, burada yol da yukarıya çıkmaya başladı, ve çok geçmeden funikülörün yanına vardık.

Çoktandır dağlara gitmemiştim! Elbruz... O tırmanıştan sonra, ufak bir tepeye bile artık hiçbir zaman yaklaşmayacağımı, oraya yaya gezisine bile gitmeyeceğimi düşünüyordum. Uykumun huzuru barkaç aya çalan acımasız doğa...

- Atla mı, asansörle mi?

Acaba, iki bilet gişesi niye? Gözlerime inanamıyorum, - gişelerin biri kadınlara mahsus, öteki – erkekler için! Böylesi hâlâ oluyor mu?

- Hindistan için tipik bir durum, - güldü Deny, - özellikle müslüman eyaleti için. Yerel otobülerde de aynı şey, - bir tarafta – erkekler için koltuklar, diğer tarafta – kadınlar için.

Gişelere giden yol, demir küpeştelerle bölünmüş. Şu topluma bak – erkeklere ve kadınlara bir kuyrukta bile durmak yasaktır! Bu, dindarlıktan çok, bir paranoyayı andırır. Yok işte, bu oyunlara bensiz oynayın! Ben, pencereye kendi oğlanla gideceğim, beni tutuklayın, isterseniz.

- Deny, bana bir şey yapabilirler mi? :) – hafif bir endişe gene de var.

- Hiç, sen yabancısın ya!

Etrafa bakınıyorum, ne olur ne olmaz diye. Birkaç Hindu turist, dağlardan ve herhangi bir şeyden çok, bize dik dik bakıyor, fakat hiçkimse bizim tarafa doğru hiçbir hareket yapmıyor.

Funikülörün kabinine birkaç kişi daha giriyor, bize bakmıyor gibi davranıyorlar, garip hayvanların sesine benzeyen, kuğuran bir dilde konuşuyor, gergin gergin gülüşüyorlar. Yüzdeyüz bizi konuşuyorlar. Tabii ki, tamamen kinsizdirler, fakat gene de çok rahatsız edici bir his. Canları cehenneme, baksınlar, böyle bir duygusuzluğu anlamıyorum... ben, ilk kez dağlara geldiğimde, bizi bekleyen tepeden başka, hiçbir şeye bakamıyordum.

 



<< Geri İleri >>