« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 04


Erken sabahın kokusu, rüyaların karışık yığını içinden sıyırıyor ve her tarafı hemen bir sessizlik kaplıyor. Bu ince dengeyi, endişe ve kaygıların henüz olmadığı, yeni başlayan güne dair fikirlerin üzerime henüz akın etmediği zamanki bu uyku ve uyanıklık arasındaki billur köprüyü nasıl yakalamalı? Bu anlar – bambaşka bir dünyaya giden yolun başlangıcıdır gibi gelir, ama bu hal öylesine dengesiz ki... Tekrar uyusam mı, yoksa uyanayım mı? Sabit ve alışılmış gerçeklik, izlenimlerin mıknatısıyla öylesine güçlü çeker ki, bu çekime karşı koyacak gücüm yoktur... ve, ev sahibinin evi ile misafir evini birbirine bağlayan ahşap asma merdivende kendimi nasıl bulduğumu farketmiyorum.

Hava güneşli, gök bulutsuzdur, ama ortalık hiç de sıcak değildir. Altın renkli bir sonbahar... ancak, bizimki gibi hızlı geçen bir sonbahar değildir, fakat gene de burada bile bu güzellik kayıp gidiyor – kışa değilse, o halde de gündeliğe doğru... ebedî mutluluk peşinde koşma – bu, bir hayalet peşinde koşmadır. Kadife gibi bir güneş, hafif bir serinlik, çınlayan şaşırtıcı bir sessizlik, yılın bu mevsimine öylesine uyar ki, - en tam olan bir şeyi yakalayarak, sanki bu hislerin içine gidebiliyorum... en azından kısa bir süre için...

Şafi artık burada. Hafif bir kahvaltı ve hemen dama, büyük, dallı budaklı ağaçların altına, eski bir şezlongun içine. Şezlong, vücudumu kendi içine kabul ediyor ve, fikirlerimi ve duygularımı, burada benden önce hayal edenlerin ruh halleriyle, bu yerlerin sonsuzca uzun tarihiyle acayip bir motif halinde karıştırıyor.

“Daha ne lazım ki?” – bu fikir ile kendimi okşuyor, sonra da onu atıyorum. Güneşi bir huzur, devirlerin tozu... ansızın kaygı parlayıverdi. Neden? Ya bir hayal dışarı çıkmak istiyor... ya da mesele, memnunluk ve kaygının – birbirlerinden ayrılmaz bir çift oldmasında. Erken çocukluğumda, Yılbaşı ya da “doğum günü” kutlamalarının tam ortasında, beni, birkaç saat sonra herşeyin biteceği, insanların yüzlerinin zoraki gülümsemelerinin kesileceği, lambaların söneceği ve yeniden kaba bir gündeliğin başlayacağı kavrayışı birdenbire kaplayıverirdi. Büyüklere dikkatle bakıyor ve anlıyordum ki, bayram – onların yüzlerindeki bir güleryüzlülük maskesidir, bu, ancak dışarıdadır, yalandır, gerçek değildir. Bu, o kadar korkunçtu ki, boğucu kaygıyı derhal dışa itip, kız arkadaşlarımın yanına, eğlenmeye devam etmek için, çığlık ata ata koşuyordum. Ya şimdi nereye kaşayım? Büyüdüm ben işte, tasasız bir kendini aldatma yoktur artık. Altın renkli bir sonbaharın sade sevinci, kabarcıklı bir bayram neşesi ya da eylemsiz bir huzurukalp – bütün bunlar ancak geçici bir dinlenme, kat kat daha sürükleyici ve muazzam bir şeyin öncesinde küçük bir soluk alma olabilir.

- Bugün için planlarınız nasıl? – dama açılan kapaktan Şafi’nin başı göründü.

- Ya neler teklif edersin?

- Ooo, teklif edeceğim şey çok. Sadece seçmeniz gerek. (“Sadece”..! Bu “sadece”de hayatın tuzu biberidir işte). Sizi dağlara götürebilirim, burada üç saatlik bir mesafede üç şahane yer var – Gulmarg, Sonmarg, Pakhalgam. Her biri kendine göre güzel, onun için onların hepsini görmeyi tavsiye ederim, istediğiniz yerden başlayabilirsiniz. Mamafih, dağlara sabahın erken saatlerinde gitmek gerek, onun için bugün gölde kayıkla bir gezi yapmak daha iyi. Bu, yaklaşık altı saat sürer, büyük bir çiçek parkını görürsünüz. Bu çok enteresan bir gezinti.

- Kayık fikrini beğendim :)

Şafi de bu kadar çabuk razı olduğumu beğeniyor, galiba.

- Demek, kahvaltıdan hemen sonra Sizi shikar (böyle yerli gondollar adlandırılır) bekleyecek.

Dikkatli bir ev sahibi rolünü eksiksiz oynamasına rağmen, dış güleryüzlülük ile beni aldatmayı başaramıyor, ilk sırada para kazanmak istediğini ahmak bile anlar, onun için, teklifini, bütün ayrıntıları öğrenmeden, öylesine kabul etmek pekala ihtiyatsız olurdu.

- Kaç para?

(Aha! Sorumun onu açıkça bozduğuna göre, demek, isabet ettim).

- Sizin için, benim özel misafirim olarak, sadece 30 dolar.

Ucuz değil! Aynı fiyata Avrupa’da bir gezi satın almak mümkün, gerçi şahsi rehberin olmadan ve otobüs ile, ama gene de... Bu fiyatı çok yüksek bulduğumu söyleyeyim mi, acaba? Ne oluyor onda? Galiba, hoşnutsuzluk yarı yarıya mahcubiyet ile... neler düşündüğümü anlıyor, herhalde. Korkular korkularla, ama paraya yazık gene de, hem sıkılganlığı da aşmak lazım – kendi hayatımı kendim kurmak istiyorum, başkaların bana empoze etmeye çalıştıkları şeyleri boyun eğerek ve körükörüne almak istemiyorum.

- Ucuz değildir bu. İyi bir indirime ne dersin?

Hakkını vermeli ama – işini bilen bir aktördür, ve kendi oyununa beni sürüklemeyi eninde sonunda başarıyor. Yüzü, acıklı bir ifade ile değişiyor, sanki bu konuşma ona ıztırap vermeye başlıyormuş, ve o anda ben sıradaki sıkılma fışkırmasını ve, hatta, bu kadar çok ödemek istemediğim için, bir suçluluk duygusunu bile hissediyorum. Daha sonraları anladım ki, bu, olağan fiyattan üç, bazen de on kat daha fazlasını almak istediklerinde, Hinduların çok sevdikleri bir numaradır – yüksek fiyata karşı bir hayret ya da hoşnutsuzluğa cevaben onlar, senden daha fazla bir hayreti ve hoşnutsuzluğu gösterirler, üç kat daha fazla bir fiyatı istediklerini düşündüğüne göre, herhalde, bütün gece kabuslar gördüğünü göstererek, oysa sana indirim yapıyor onlar, ve şimdi kendileri de seninle hiçbir iş görmek istemiyorlar, çünkü sen, domuz, sana doğru gittiklerinin kıymetini anlamadın... Eğer bir Hindu ile, sokakta gelip geçen biriyle olandan daha yakın bir münasebette bulunuyorsan, bu durumda o, indirim yapmayı çok istediğini, ama bir türlü, hiçbir şekilde yapamadığını göstererek, bir ıztırabı gösterir ve, suçluluk duygusunu yaşamayı istemeyerek, sen, büyük ihtimalle, “dostuna” inanarak, onun şartlarını kabul edersin. Onlar, işte, bunu beklerler, zaten.

- Mem, bu zaten özel bir fiyat, inanın bana. Siz sokağa çıkabilirsiniz, tabii ki, ve orada çeşitli geziler Size teklif ederle, belki de hatta daha ucuz olanları, ama Sizi nereye götürürler – bu meçhul.

İşte bu doğrudur! Hemen, içinden çımaya artık ümidimi yitirdiğim, Deli’nin bütün dehşetleri aklıma geldi.

- İnanına bana, bunda çok kazandığımı düşünmeyin. Shikar’ın sahibine paranın büyük bir kısmını ödüyorum, kayıkçıya, emeği için ödüyorum, polise vergi gibi bir şey ödüyorum, ve sonuçta pek az bir şey kalıyor, şu anda da ailemde tek ben çalışıyorum, ki burada sürekli savaşın devam ettiğini siz biliyorsunuz. Eksiden ben kendim Sizi gölde bedava gezdirirdim, bir dostum olarak... Sizden para almak zorunda olduğum için o kadar sıkılıyorum ki, ama başka bir seçimim yok.

Onun, duruma uygun bir mimik ile süslü konuşması, etkisini yaptı ve ben, sanki dışarıdanmış gibi, razı olduğumu, onun büyük ailesine yardım etmek – benim için bir mutluluktur, diye söylediğimi duyuyorum. “Sonuçta, bu güvenilirdir, fazla ödüyorsam bile”, - beni, hem de duygularımla utanmadan oynayarak, gene de aldattıklarına dair karışık bir duyguyu kendimden kovmaya çalışıyorum.

Omlet, hiç de alıştığım gibi değil – galiba, onu sütsüz, yumurtaları öylece kırıp karıştırarak, yapmışlar. Lezzetsiz görünür... ama tadı pek de fena değil! Üzerine sıcak bir çikolata içiyorum ve – çabuk suyun yanına, güneşe, inzivaya. Not defterini, fotoğraf makinasını, Krishnamurti’nin kitabını, su dolu bir şişeyi çantama atıyorum – işte, geziye hazırım.

“Shikar” kelimesinin kendisi, yerli ölçülere göre gayet önemli bir parayı ödemek zorunda olduğum gelecek seyahatin genel havasına uyar. Kendimi, parası karşılığnda etrafında dünyanın döndüğü bir milyoner kızı olarak hissediyorum. Bu pek de mutlu etmiyor, aslında, çünkü hiçbir milyona sahip değilim, Hindular ise, onlar bende varmış gibi davranıyor.

Bu seferki kayıkçı, asla dünküne benzemiyor – orta yaşlarda, meydan okuyan bir bakışı ve istihfafla bükülmüş ağzı ile. Her türlü şekilde, içinde yaşamak zorunda olduğu sefalete hiç aldırmadığı ve, geri kalan bütün yerli halka nazaran, bana karşı hiçbir saygısı olmadığı ve, başka birine çalışsa dahi, kendisinin sahibi kendisi olduğu, görüntüsünü vermek istiyor. Bu meydan okumada – bir marazilik, bir yeis, bir gerilim vardır, sanki, bu denli güçlüklerle oluşturduğu imajı bozmamak için, sürekli her hareketini takip ediyor gibi.

Bu adamı düşünmek istemiyorum. Kitap okumak, hayal kurmak, yasıtklarda yatmak istiyorum... O, shikar’ın burnunda, benden uzakta, oturuyor ve ben perdelerin arkasında saklanıyorum.

Kayık, güneşe ve uzak alçak dağlara doğru yavaş kayıyor. Not defterimi açıyorum... çocukken kitapların “tadını” almak hoşuma giderdi, daha doğrusu da kokusunu – kitabı açıyor, sayfaların arasındaki kokuyu duymaya çalışıyorsun – bazıları küflü, can sıkıcı kokar, bazıları – mutlu, vaad edici, işte şimdi de çocukluğuma geri döndüm sanki ve not defterimin sayfalarını otomatik bir hareketle kokladım. Ben, öylesine, kendim için yazmanın nasıl bir şey olduğunu unuttum bile... hep, buna bir şekil vermek, yalınlamak için musallat arzularını üzerimden kovmaya çalışıyorum... ne de olsa, bunları kendim için, ancak ve ancak kendim içim yzıyorum, bu, bir makale değil... işte dehşet... olmuyor... fikirleri, onların, musallat bir sansür olmadan, kağıda öylece akmaları için, serbest bırakmak olmuyor... evet... gazetecilik – fuhuştan daha kötü bir şeydir... herşeyi yeni baştan öğrenmek lazım – sade sözün sevincini, yayımcının ve tüketimcinin kaprislerinden ve zevklerinden bağımsız olmayı. Ben, tamamen serbestim, ve birdenbire, bundan yararlanamadığımı keşfediyorum. Gayret sarfetmek, kelimelerin serbest dökülmesine mani olan resmiyetçi stüpörü delmek lazım, zira bu, o kadar basit ki – kendim ile samimi olmak... basit... bu kadar mı basit? Bu, gülünç bile... bu nasıl olabilir, yahu...

Belki de, en ıztıraplı hallerden biri – bayağılıktır. Böyle anlarda (ne anları, be, asırlarda!) hiçbir şey istenmiyor, bari birşeyler istenmesinin dışında. Ondan nereye olursa olsun, her türlü izlenimlere, hep kaçmaya çalıştığım bu ıztırap verici boşluk, o, her zaman yakalıyor, çoğu zaman da ansızın, ve o zaman, oyunun tam ortasında, herşey birdenbire yavan ve alelade oluyor. Ve, hiçbir yöntemin ve hiçbir hilenin bu aleladeliği gideremediğini anladığım zaman, hal, büsbütün kapkara oluyor – bundan sonra yaşamaya nasıl devam etmeli? Kendi kendine geçeceğini mi beklemeli? Hayır... ben, bunun nasıl olduğunu görmüştüm – ilkin birkaç saat bekliyorsun, sonra birkaç gün, sonra da bir depresyon kaplıyor seni ve bu depresyondan iki çıkış yolu vardır – ruh hastanesine yatmak ya da sabahtan akşama kadar çalışmak – yani aynı ruh hastanesine gitmektir. Bir çıkış bulmalı, çünkü bunun içinde yaşamak imkansızdır. İnsanlar yaşıyor, işte, evet, ama ben – ben canlı canlı çürüyemem, ben, canlı canlı çürümek istemiyorum. Çıkış bulmalı... Ben, herşey, sanki, artık incelenmiş ve biliniyor, sanki bayağılığın mukadder kaçınılmazlığı ispatlanmış gibi yaşamak istemiyorum, zira içimizdeki dünyanın bir sır olarak öylece kalmaya devam ettiği tamamen aşikârdır, fakat en korkunç olan şey, bu sırrın, zamanla esrarlı olmaktan çıkması, yavan ve alelade olmaya başlamasıdır, ve her yaşanan gün ile ben adım adım tam, kapkara bir aleladelik yumağına dönüşüyorum. Beden de alelade olur, kan da, beyin de, kalp da... buna nasıl boyun eğmek mümkün, yahu? Etraflarındaki dünyayı altüst etmeye denemiş, hürriyet hakkında sadece konuşmalar ve hayallerin onların işlerine gelmeyen ne kadar devrimci olmuştu, onlara, gerçek hürriyetin ta kendisi lazımdı, ya iç hürriyet hakkındaki konuşmaların onların işlerine gelmeyen devrimciler nerede? Herşey bu kadar ümitsiz mi? Bir zamanlar, Dünya’nın yassı olduğuna, atomun parçalanmaz olduğuna, uçmak imkansız olduğuna, yıldızların gökyüzüne yapıştırılmış olduğuna herkes inanıyordu... ama bu, yaşamaya, nefes alıp vermeye ve aşık olmaya mani olmuyor, sonuçta ne farkeder ki – onlar yapıştırılmış mı, yoksa bir şey ile bağlanmış mı? Herkesi ve herşeyi yakalayan bu aleladeliğin, bu boşluğun korkunç kaçınılmazlığının sarsılmazlığı ise – bu tamamen başka bir şey. Can sıkıntısından, düş kırıklığından, yorgunluktan ebedî, spazmodik, ümitsiz bir kaçış... İnsan tabiatı işte böyle midir, acaba? Fakat neler değişir bütün bu düşüncelerden?

Elimi suya batırıyorum, su ılık, kara ve temizdir. Yüzeyden yarım metre derinlikte sık, sağlam yosunlar yaşar, onlar çamurlu derinliğin içinden yükselir, gür, ürkütücü...

Gözümün ucuyla bize yaklaşan kayığı görüyorum... şuna bak! Kayık, çiçek dolu! Ufak, hemen kapkara ve sanki kurumuş bir adam, eliyle bizim kayığın kenarından tutarak, kendi kayığını, benimle yüz yüze gelmek için, çekiyor. Bir şey demeden, hemen birkaç demeti uzatıyor, neredeyse bir seçim bırakmadan – elimi uzatarak onları almazsam, suya düşecekler gibi geliyor. Onun yüzünde, bu çiçekleri ne pahasına olursa olsun satmak kararlılığı ve bir hüzün ifadesi karışmış, sanki savaşı kaybettiğini artık biliyormuş gibi.

Ellerim, mekanik bir hareketle çiçeklere doğru uzandı, fakat hemen durakladım ve başımı salladım.

- Bana çiçek lazım değil.

- Çok ucuzdur, mem.

- Ne ucuzunu, ne de pahalısını isterim, - o günlerde, Hindistan’da seni rahat bırakmaları için en iyi yöntemin, başını çevirip bakmadan, hiçbir şekilde tepki vermeden, sadece geçip gitmek olduğunu henüz bilmiyordum, çünkü her türlü tepki, temasa devam etmek imkanı ve, dolayısıyla da, kendi malını eninde sonunda sana yutturmak imkanı olarak yorumlanır. Ben kendim de bir zamanlar aynı şekilde hareket ederdim, genç bir kız iken Arbat’da (*Arbat – Moskova’da tarihi ve işlek bir sokak – Terc. notu) asker kasketleri ve komutan saatlerini yabancılara pazarladığım günlerde – o kadar ısrarlıydım ki, görünüşte güleryüzlü bir yabancının peşinde, bari birşeyler satın alması için yalvararak, Arbat boyu yürüyebilirdim. Genelde bu iş, başarı ile sonuçlanırdı, onun için bu numarayı iyi bilirim, ama yıllar sonra onu tamamen unutmuşum.

- Mem, bu çiçekler – sizin uğurunuzdur. Bugün büyük bir bayram, çok büyük bir bayramdır, benim ailem için ufak bir biznes yapın, - İngilizcesi çok kötüydü, ama sözlerinin manası iyi anlaşılırdı.

Bu sülükten beni koruyacağını umarak, kayıkçının tarafına baktım, ama o, galiba, andan yanaydı, çünkü başka bir tarafa bakıyordu ve hiçbir şeyi farketmiyor görünüşü vardı. Kürekler hareketsiz duruyordu, sanki burada dünyanın sonuna kadar durmaya hazırlanıyordu. Ama hayır, sana ulaşırım ben, burada kimin kim olduğunu anlatırım sana... çiçek satıcısında kendime karşı bir antipatiyi muhakkak uyandıracağımdan sıkılsam da.

- Yola devam etmek istiyorum!

- Mem, ailem sizin için dua eder, mem, bakınız ki, onlar ne kadar güzel, - satıcı telaşlanmaya başladı, ama bizim kayığımız acımasızca ondan uzaklaştı, ve yola devam ettik.

Böyle durumlarda meydana gelen duygular, evsiz hayvanlar hakkındaki çeşitli hikayelere eşlik eden duygulara benzer – kediler ve köpekler için barınaklar oluşturmayı sevenler bile vardır, onlar, bizim küçük kardeşlerimize karşı bir acıma ile dopdolu, köpek ve kedi saadetinin – dört duvar, yumuşak bir kanepe ve ılık bir tuvalet olduğunu gayet samimi bir şekilde sanırlar. Ama, etraflarında ne kadar evsiz karganın bulunduğunu, serçelerin, kirpilerin ve tilkilerin ne kadar bedbaht ve harap kaderlerinin olduğunu görmemeleri tuhaftır hatta... Onlar için, sözgelimi, daha hiçbir insanı mutlu yapmamış, o sağlam insanî mutluluğu isteyerek, hayvanları insanlaştırmak kadar daha büyük bir ahmaklık yoktur. Ve, Hindulara karşı meydana gelen acıma – o da aynı cinsten. Bu insanlar, kendi hayat tarzlarını kendileri seçiyor ve şimdi ben, onların müthiş şartların talihsiz kurbanları olduklarını artık düşünmüyorum. Küçük Hindu çocuklarının (Hindistan’da çocuklar ne kadar da güzel ama!!) direkt atık su hendeklerinde, kocaman bir bok yığınından başka bir bok yığınına geçerek, çöplüklerde oynadıklarını gördüğümde, uzun zamandır içim kan ağlıyordu, ama onların yüzlerinde (onlar ne kadar da güzel ama!), benim onlarda otomatik olarak çizerek tamamladığım o ıztıraplar görünmüyor. Hayır, tam tersine – gülümser, enerji doludur, onlarda şefkate karşı bir tutku hissediliyor. Otobüste ya da trende giderken, şaşkınlıktan fal taşı gibi olmuş gözlerle, dış görünüşte edepli, “kültürlü” Hinduların direkt kendi ayakları altına yemek artıklarını, ambalajları, kabukları ve sair çöpü attıklarını gördüğümde ise, ki yolculuğun sonuna kadar her taraf çöpe batmış oluyor, işte o zaman yavaş yavaş anlamaya başlıyorum – bu, onların seçimi, onlar böyle yaşıyor, çünkü böyle istiyorlar.

Yastıklara uzanmış, her tarafta açılan manzaraları seyrediyor ve, bakışın duvarlara ve çöplüklere rastlamadığından ve uzaklara serbestçe bakmak mümkün olduğundan neredeyse fiziksel bir zevki duyuyorum. Sahile yaklaşık yüz metre var, onun boyunca – yol gider, ve nadir arabalar bu mesafeden oyuncaklar gibi gelir. Daha uzakta alçak dağlar dizisi uzar ve ufukla birleşir. Bazı yerlerde dağların altındaki tepelerde güzel küçük oteller duruyor. Onlar bir zamanlar turistlerle dopdoluydu, şimdi ise huzur dolu geçmişin manasız birer anıtı halinde burada dikilip dururlar. Şimdiye kadar burada ancak bir turisti – Japonu – gördüm, ama buna karşılık bir turisti nasıl elde etmek veya onun üzerinde nasıl para kazanmak veya en azından ona dokunmak ve konuşmak ile son derece meraklı çok sayıda yerli halkı gördüm.

Sol tarafta şurada burada ufak adacıklarda yüzer evler duruyor, ilerde uzakta ise – hiçbir şey, belli belirsiz bir sis ile sarılı uzak dağlardan başka hiçbir şey yoktur.

(Yarın Sonmarg’a gitsem mi acaba...). Bu, hep odur – hakikaten beğeneceğim bir yere nihayet düşmek için bulanık, ama ısrarlı bir arzu. Belki, orada...

Bir kayık daha sanki suyun içinden çıkmış ve bize doğru geliyor. Gene mi beni kandırmaya çalışacaklar? Huzuru istedim, geziyi satın aldım, göle çıktım... Doğmak üzere olan sinirlenme kayboldu, kayığın içinde sadece iki kızcağızı gördüğüm zaman. En küçüğü – beş yaşındadır, galiba... büyüğü ise... on iki mi? Şuna bak, gözleri nasıl, amma... ki, küçük olanı, bakıma ihtiyacı olan bir çocuk gibi asla görünmüyor. Böylesine ufacık bir varlığı görmekten derin bir şefkat duygusunu alışkanlık olarak yaşamaya başladım, ama, onun bakışına raslayınca, tökezledim sanki – bakışı, yetişkin kadınlarda gibi, ağırdı... Evet... burada, galiba, herşey tamamen başkadır, ve çocuklar bile, çocuklara benzemiyor. Her birimiz kendi kayığında hareketsiz durarak, yavaş yavaş birbirimize doğru yaklaşıyoruz, ama bordalar yumuşak bir hareketle birbirine çarpar çarpmaz, büyük kız ani farkedilemez bir hareketle dizlerimin üstüne büyük, ıslak bir lotos çiçeğini atıyor ve bu anda, bunun bir tatsızlığa dönebileceğine dair bir şüphe bile yok. Beni işte böyle selamlamaya karar verdiklerine göre, bu kızların hoşlarına gittiğimi düşünerek, geniş geniş gülümsüyorum. Kız, gülümsememi görünce, birdenbire vahşi bir şekilde sırıttı ve, yakaladığını sıkı tutup onu hiçbir şekilde bırakmaya niyeti olmayan küçük bir hayvan gibi, bizim kayığın kenarına yapıştı.

- Hundred rupees, mem! – istedi o, benim ellerime neredeyse vuracak kadar bir ısrarla elini uzatarak.

- Ne? Yüz rupi mi?? (Ben ne, aptal birine mi benziyorum?) Haydi al geri çiçeklerini...

Öfkelenerek, çiçeği geri vermeye çalışıyorum, fakat kız, kuvvetle onu kendinden itiyor. Şu tavırlara bak...

- Hey, kızım, çiçeğin bana lazım değil!

- Ama Siz onu artık aldınız! – kız, pençeleriyle fareyi yakalamış bir baykuşa dönüştü, bakışı soğuk, sesi sert.

- Ben mi onu aldım?? Sen onu bana attın, unuttun mu?

- Mem, Siz çiçeği aldınız, şimdi onun parasını verin. Bu çiçek kutsaldır, Siz onu satın almak zorundasınız.

- Ben hiçbir şeyi yapmak zorunda değilim! Onu derhal geri al, yoksa onu atarım, - şimdi çiçeği suya atacağımı göstererek, öfkeli bir el hareketi yapıyorum, ama gerçekte bunu yapmaktan korktum – ya kırılırsa? O zaman parayı iki kat daha artan bir ısrarla ister.

Kayıkçıyı yardıma çağırıyorum, am bu domuz, hemen hemen istihfaf dolu bir bakış ile, madem çiçeği elime aldıysam, o halde parasını ödemek zorunda olduğumu, söylüyor, - yerel adetler öyleymiş. Hiçbir şeyi almadığımı anlatmaya başlıyorum ve kendimi, büyük bir adam önünde mazeret bulmaya çalışan tam bir aptal olarak hissediyorum. Onları polis ile korkutabilirdim, ama, zira bu tam bir soygundur, fakat öylesine şaşırdım ki... Canları cehenneme, asgari fiyatı ödeyeyim... bir dolar sana yeter mi? Al işte elli rupi, defol. Gene de beni bir çocuğu, bir salağı gibi, kandırdınız ama... Üstelik, bunun arkasından bir sıkılganlık da sürüklenir gelir – hem kayıkçının, hem de hatta beni aldatan kızların önünde!

Yeter artık. Benden bu kadar. Kayıkçıdan, satıcılarla kendi başına bütün sorunları halletmesini ve onları bir adım bile bana yaklaştırmamasını istiyorum ve, şahsi alan için bir daha mücadele etmek zorunda kalırsam, onu “patrona” şikayet edeceğimle tehdit ettim ve, yarım saat sonra sıradaki botanikçi haydutlar yanımzda göründüğü zaman, o, birşeyler bağırarak, onlara enerjili enerjili ellerini salladı, ve kayık yanımızdan geçti.

Küreklerin hışıltısı, doğrudan avuçların içine akan su, suyun üzerinde hareketsiz kalan eller, ellerin içinden kayarak giden fikirler... zaman, kah saydam bir bulut halinde donarak, kah bir dere halinde akarak, kopuk kopuk akmaya başladı. Onlar konuşuyor, ama... onlar birbirleriyle mutlaka konuşuyor! – başımın üstünde uçan kargalar. Bir ya da iki saat sonra, sağ tarafta, geniş basamaklarla dağa tırmanan büyük bir bahçe göründü. Gidip gezmeli biraz... shikar’dan iniyorum ve sahildeki bütün telaş, bir an için kesilip, bana dönüyor. Bütün cinsiyet ve yaşların alışık olmadığım ve anlamadığım dikkatlerinden büzülerek, iskelede yürüyorum. Neden kadınların başları örtülü? Neden beni görünce utançla yüzlerini kapatıyorlar? Bazıları büsbütün yüzlerini çeviriyor, ya mahcubiyetten, ya da dış görünüşüm onlara abes geldiğinden dolayı, gülerek. Kim bilir onları... Bende gülünç bir şey yok, galiba – pantolon, hafif, ama şeffaf olmayan bir kumaştan gömlek, herşey temiz (belki sebep bundadır işte?:), herşey yerli ahlak kurallarına uygun, bildiğim kadarıyla... Niye endişeleniyorum ki! Bu insanların bilmem hangi sebepten gildüklerine niye aldırış ederim? Bütün bunların bir saçma olduğuna kendimi ısrarla ikna etmeye çalışıyorum ve, endişeyi arka sıraya iterek, yola devam ediyorum.

Alış-veriş sıraları arasında, bu ülkede sayısı son derece az olan “middle class”dan Hindu’lar gösterişli gösterişli dolaşırlar. Ne kadar da abes giyinmişler, ama! Hindistan’ın dolup taştığı çulsuzlar kalabalığı yanında onlar kurumlu görünüyordu ve kendi gebeş onurlarını her köşebaşında sergiliyorlardı. Tam çocuklar gibi... onlara yetişkin rolünü oynamaya izin verdiler ve yapabildikleri tek şey – komik bir şekilde kendi önemliliğini göstermek, ama görülüyor ya, bütün bunlar yapmacıktır, kıymetli hiçbir şey bunların arkasında yok. Orta sınıf Avrupalıların birçoğuna özgü olan o sosyal kendine yeterlik parlaklığı onlarda asla yoktur, ancak saf bir hava atmak arzusu vardır. Ne kadar boş yüzler... ne kadar sevimsiz gözler...

Burası eşi az bulunur ıvır zıvırla ne kadar da dolu ama! Bütün mağazalar bu hırdavatla tavanlara kadar tıkalıdır – plastik oyuncaklar, anahtarlıklar, aynalar, gerdanlıklar, tokalar, pantuflalar, kasetler, kalemler, kapı kilitleri, akrilik çocuk entarileri, tavus tüyleri ve saire, ve saire, ve bütün bunlar, kendine tasavvur edebileceğin en berbat kalitede. Parlak pembe sarisinin üstüne Türk motifli eski bir bluz giymiş iriyarı Hintli bir kadına bakıyorum. O, bütün bu hırdavatı duygulu duygulu ayıklıyor ve, kuyumcu dükkanında kurumlu bir hanımefendi gibi görünüyor. Siyah saçları, yağlı bir şey ile parlatılmış (ne kadar da iğrenç...) ve arkada bağlanmıştır, kollarında, her hareket ettiğinde çıngırdayan onlarca ince bilezikler takılı. Ve ne – işte böyle tüm hayatı boyunca çıngırdar mı?? Tırnaklarındaki parlak oje dökülmüş, kalın parmaklarında parlak sarı madenden yapılmış yüzükler... Ne yapıyorum ben? Iztırap verici bir ikileşme: bir yandan onlara bakmak nahoştur, diğer yandan ise – ilginç. Ve, bütün bunları incelemekten bir zevk alıyorum değil, hayır... gülünçtür gene – kadının alnındaki kırmızı leke hafif dökülmüş ve soyulan bir boya gibi görünür, her hareket ona güçlükle verilir, halbuki henüz gençtir. Böyle hareket etmek hoşuna gidiyor onun, şuna bak! Ayol, onların hepsi böyledir burada! Yürüyüşleri – zaten bir şeydir... Tam tamına birer penguendir, kadın değil – ayak uçlarını iki yana açarak, bir yandan bir yana yavaş yavaş sallanırlar, sanki göbeklerini önlerine ayaklar arasına sarkıtmaya çalışıyor gibi. Ve, yağ ve çocuk henüz bağlamamış genç varlıklı Hintli kadınlar dahi, aynı şekilde yürürler. Kaçınılmaz geleceğin bugün ile temasının tamamen irrasyonel bir hissi – göbek henüz yok, ama sanal olarak artık mevcuttur, burada bir kaçınılmazlık verdır, ve, şu anda nesiller ardıllığı, bin yıllık Hint kültürü hakkında söz edildiğinde, ilk sırada gözlerimin önünde, bir yogi ve bir Shiva heykeli değil de, işte bu mevcut olmayan göbek canlanır. Böyle bir kadını, koşan ya da dans eden ya da herhangi bir şeyi tabii ve serbest bir şekilde yapan biri olarak kendime bir türlü tasavvur edemiyorum. Galiba, zavallılar, bari bir şeylerin sahibesi olarak kendilerini hissedebildikleri o tek bir yer (mutfak) ile o derece bütünleşmişler ki, yaşamak için onlara lazım şey, bu, ocak ile masa arasında hareket etmesini öğrenmektir.

Çocukluğumun sinema salonu beyaz perdesinden inmiş hafif sarili Hint güzeli imajı, gerçekte ancak sabun ambalaj kağıtlarında mevcuttu.

- Mem...

Daha ne var? Bir zamanlar, herhalde, beyaz olan, ama şimdi rengi atmış gömlekli, bıyıklı bir Hindu. Alttan bakıyor, ve ben gene böyle zararsız ve gülümseyen bir adama sırtımı çeviremiyorum.

- Sizinle fotoğraf çektirebilir miyiz? Ailem çok mutlu olur, kabul ederseniz.

Ne yapayım? Fotoğraf çektirmek istemiyorum, ama bir bahane uydurmaya yetişemiyor ve, elimi sallayarak, razı oluyorum. Şimdi artık onun günü boşa geçmemiş... heyecanla el sallayarak, yanından geçen bir adamı omuzundan yakalıyor, nereye ve ne zaman basılacağını anlatıyor, tüm ailesini – karısını ve iki tombul çocuğunu (Hindistan’da çocuklar ne kadar da çirkin ama!) – bir araya getiriyor, onları, ben ön planda kalacak şekilde, etrafımda topluyor, başını yukarıya kaldırıyor, ağzını bir gülümsemede geriyor ve işaret veriyor – düğmeye bas! Fiskeden sonra bir-iki saniye daha durmam için yalvarıyor, filmi sarmak için koşuyor ve tekrar eski pozuna dönüyor. Ve yeniden, birbirine yaklaşan kayıklardaki hareketsiz figürler görüntüsü gibi, aynı sürrealist tablo – karısı ve çocukları bütün bu zaman içinde, karton bir eşya gibi, hareketsiz duruyor, sanki ne bana, ne de herhangi başka bir şeye karşı hiçbir alakaları yok gibi. Belki, uyuyorlar? Bu kez Hindu sol kolunu gösterişli bir hareket ile dışarı uzattı, sağ kolunu yanına dayadı ve, eski Sovyet gazetelerindeki karikatürlerinden savaşkan bir tabloya benzedi. Belki, birilerini güldürmek, komik bir fotoğraf yapmak istiyor sadece? Ama hayır, hayır... ciddidir, ve etraftakilerin yüzlerinde de bir gülümseme yoktur...

İçimden gülerek ve, onların hepsinin ne kadar da birer mal olduğuna dair fikirleri kindar kindar aklımdan geçirerek, soğuk bir lassi – kefir gibi bir içecek – içmek için kafeye koşuyorum.

Yok, teşekkürler, tatlı istemez – bu tatlıları Deli’den gelirken tatmıştım... az kalsın dişlerim kırılacaktı. Dondurma da istemez, ve “yüzdeyüz güvenilir” yazısı da beni asla güvendirmiyor. Termik işlemden geçmemiş herşey seni tifüs ya da verem ile bir aya kadar hastahaneye yatırabilir. Gene bana dik dik bakıyorlar... – iki Hindu, değerlendiriyorlar, galiba – benimle tanışmak mümkün mü, değil mi. Bunu düşünmek bile tiksindiricidir, içeceğimi bitirip dışarı çıkıyorum.

Çirkindir aslında bahçe: her iki tarafta tekdüze gösterişsiz çiçekler dikilip durur. Suyun aktığı kaburgalı taş oluğu kaygan, iğrenç bir yeşil tabaka kaplamış. İnsanlaşmış tavusların dolaştığı kısa kesilmiş bir çimenlik, ve, bir yabancı yok etrafta. Mutsuzdur bütün bunlar... dinlenmekte olan insanlar izlenimini vermiyor onlar, bir ağırlık uçuyor havada. Bu yer de benim hoşuma gitmiyor, hem yoruldum zaten – ya böyle sürekli yoğun bir dikkatten, ya da bütün bir Keşmir’de tek turist olduğumdan. Yeter artık – kayığa geri dönüyorum.

Kayıkçının beni lotos plantasyonuna götürmek teklifini şiddetle reddediyorum. Plantasyon... ve lotoslar... – Hindistan’a dair benim fantastik hayallerimin bayağılık buzdağı ile bir çatışması daha. Beklentiler ne kadar daha fantastik ise, gerçeklik o kadar daha aleladedir. Belki işte bu beklentiler zehirliyor, zaten?

Bunun yanısıra, mahatma konveyörünü de, kama sutra fabrikasını da, dervişler sempozyumunu da reddediyorum, sadece yemek yemek ve kalan zamanda insanların daha az ve tabiatın daha çok olduğu bir yerde gezinmek istiyorum.

Yaklaşık on yıl öncesinde, esrar etkisi altında bulunan turist yığınlarının Keşmir’i muhasara ettikleri zaman, benim Vergilius’um, anlaşılan, bunlardan da ağır lafları dinlemiştir ve, parlamış gözlerine göre, doğal bir benzerlik gibi bir şeyleri, nihayet, hissetmiştir; beni, bir mabedin, kocaman bir ağacın ve gemi şeklinde küçük bir restoranın sığmış olduğu ufacık bir adaya götürdü.

Dama çıkıyor (çocukluğumdan beri damlara bayılırım) ve büyük, dallı budaklı bir ağacın gölgesinde oturuyorum. Günün en sıcak saati ve, her zamanki gibi, apatik bir uyuşukluk sarıyor, koltukta uzanıp bir irmik lapasına gevşemek istiyorum. Bazen, bu hale teslim olmayıp, sanki bir güç artışını yaşıyomuş gibi, hareket edebilirsen, bu tembelliği üzerinden atabiliyorsun, ama şimdi bu olmuyor. Hiçbir şey için güç yok, hararet...

Tekrar bir yerlere gidiyoruz... yok ya – gayet pitoresk bir yer, ama... yüzer evler arasındaki “sokaklar” öylesine dar ki, üzerinde sarkan ağaçların dalları, başımın üstünde güneş ışınlarıyla delinmiş, acayip bir şekilde örülmüş yeşil bir çadırı oluşturarak, aralarında iç içe geçmiştir. Koyu bir su mercimeği ve iri, kalın, kıvrık yapraklar içinden büyük pembe lotoslar görünür... Beş tane, galiba? Güneşli bir gün sona yaklaşıyor, saat altıda Hindistan’da hava artık kararmaktadır. Bu gurup öncesi saatte havada has bir huzur uçar, hareketsiz durup bu hali yakalamayı o kadar istiyorum ki, ama o kayıp gidiyor – ağaçlar arasından, sudaki kırışıklıklara, akşam serinliğine...

Şafi... evet, O, iskelede dikilip duruyor, yüzü benim coşkun yorumlarımın bekleyişiyle dopdolu, ama ben bugün artık nazik bir kız değilim. Onun yavan tatlı suratına uygun bir rol oynasam mı, acaba? ...hayır, iğrenç... Anlamıyorum, onlar nasıl böyle yaşar... kendini çiğner, sürekli bir şeyler taslarlar... Belki de onlara artık bunlar iğrenç gelmiyor? Belki, tuvalet kağıdı çiğnemeye benzeyen tüm bu konuşmaları sürdürmek onların hoşuna gidiyor? Yoksa ben de bir gün öyle olacağım ve benim için de artık farketmeyecek – kiminle ve neler hakkında konuşmak? Brrr... , bu fikirden irkildim hatta.

- Meditasyon için harika bir yer! – Şafi’nin sesi beni damda da yakaladı.

Enteresandır, meditasyon altında neyi kastediyor, acaba?

- Sen kendin meditasyon yapar mısın?

- Hayır, ben müslümanım, ama meditasyonun çok güzel bir meşguliyet olduğunu biliyorum.

- Yaa! Nerden biliyorsun ki, eğer bunu yapmıyorsan?

- Ülkemizde birçok ermiş kişiler bunu yapar, onun için bunun çok iyi olduğunu bilirim.

- OK, Şafi, ben işte şu anda bunu yapmaya hazırlanıyorum, onun için buraya hiçkimsenin kendi burnunu sokmamasına özen göster, tamam mı?

İnsanların, herhangi bir açıklıktan ve hatta ona ulaşmak hevesinden dahi son derece uzak olduklarına hayret etmeye devam ediyorum... Mamafih, bunda hayret edilecek ne var ki? Aydınlığa ermiş varlıklar hiç de etrafta yığınlarla dolaşmıyor, onun için aydınlığa ulaşma, nirvana, samadhi ve sair “uhrevi” şeyler hakkında konuşurken, neyi kastettiğini bari biraz anlaşılır bir şekilde anlatabilecek bir insana henüz rastlamadığıma neden hayret edeyim ki?

Damda nihayet emniyetteyim, - yabancı hiçkimse gelmez buraya. Ancak burada gerginliği üzerimden atmaya kendime müsaade ediyorum, sanki bu gerginlik bir şeyden koruyormuş gibi!

Uzakta duyulan monoton sesler umutsuz, mahzun bir çağrıya benzer... Ha, evet, bugün dinî bir bayram... ama bunun ne önemi var ki? Neden bunu hatırladım? ...Gözelrimi kapatıyor ve düşünceleri teskin etmeye çalışıyorum, bir zaman için onların tamamen kaybolmalarını istiyorum.

Tam bir hareketsizlik içinde az bir zaman içinde bulunmak dahi, oldukça olağandışı hislere yol açabilir – fiziksel bedenin alışık algısı silinmeye başlıyor. Şu anda kendimi, hareket içinde bulunan şekilsiz esnek bir kütle olarak hissediyorum – birşeyler bir taraflara buruluyor, yavaş yavaş akıyor, bir yandan bir yana sallanıyor, bir sarkaç halinde hafif sallanıyor, aşağıya doğru akıp gidiyor... Altımdaki dam farklı farklı taraflara eğiliyor, ve ben neredeyse aşağıya düşmek üzereyim... Şimdi ise ben damın altındayım, ve o bana yukarıdan bastırıyor...

Böyle durumlara erken çocukluğumdan beri alışığım. Bunu ailem ile, kız arkadaşlarım ile konuşmayı denemiştim ve hiçkimsenin buna benzer şeyleri yaşamadığı ortaya çıkmıştı. Bütün bunlar hoşuma gitmiyordu, çünkü uyumama engel oluyordu ve rahatsızlıktan başka hiçbir şey vermiyordu, ben, herkes gibi normal bir şekilde uyuyamadığıma, bunun yerine tabiatın garip oyunlarına katılmak zorunda olduğuma kızıyordum bile. Sonra, bir araştırmacı merakı uyandı... Yarın dağlara gitsem mi, acaba?

- Şafi! Yarın dağlara gitmek isityorum!

- Çok iyi, mem. Ben Sizin rehberiniz olurum.

Beklenmedik bir dönüş. Adam, tabii ki, her zaman hizmette bulunmaya hazır, ama onunla birlikte bir günü geçirmek perpektifi pek de çekici gelmiyor bana.

- Orada bir rehbere ihtiyacım olur mu ki? – soruyu, onu neden sorduğumu anlamayacak bir şekilde sormaya çalışıyorum ve gene samimiyetsizlikle zehirlenmenin spesifik bir bulantısı üzerime çöküyor.

İsteyerek ya da istemeyerek karşılaştığım her kişinin kendim hakkında neler düşündüğü ile bu endişelenme ne kadar da iğrenç! Bu iktidarsızlıktan nefret ediyorum, bu, yaşamaya o kadar mani oluyor ki... sanki sivri uçlu bir çokgen ruhumun bir yerlerine saplanıp kalıyor, sonra da onu çıkarmayı bir dene, ancak kan ile beraber çıkar... ve, bu da yetmiyormuş gibi – bunun yüzünden ben daha hoşuma gitmeyen durumlara da kaçınılmaz düşüyorum!

- Evet, tabi tabi, bunlar dağlar ya, orada yolu şaşırmak mümkün.

“Dağ” kelimesi, Şafi’nin istediği etkiyi yapıyor ve bana, kendi zayıf irademi haklı çıkarmama izin veriyor – şimdi kendimi, zaten bir seçimin olmadığı ile teskin edebilirim – ne de olsa dağlardır bunlar...

- Demek, yarın sabah saat altıda (sabah saat altıda mı??? Acımasız pençeleriyle bu beni burada da yakaladı!) Sizi kahvatlı bekleyecek. İyi geceler, mem.

Uzaklaşan adımlar, tırabzanların gıcırtısı, biriler vakvak etti, bir yerlerde bir gülüş koptu – ve sessizlik... Dört gündür Hindistan’dayım ve hiçbir şey olmuyor! Bilge kişiler, öğretmenler, güç yerleri, esrarlı mabetler nerde? Her zamanki gibi, aynı bayağılık, üstelik de sürekli bir gerginlik... Dağlar... Dağlarda herşey başka olacak.

 



<< Geri İleri >>