« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 03


Rayiha kokulu bir oda, sıcak bir banyo, bitki çayı, temiz bir yatak – işte katarsis. Benim birkaç gün için konak yerim... Ram haklıydı – sıcak su ve yatak gibi bu kadar alışılmış şeylerden daha hiçbir zaman böylesi parlak bir zevki almamıştım. Öyle derin uyudum ki, uyandığım zaman, sadece bir an geçmiş gibi geldi, fakat saat, yaklaşık üç saatin geçtiğini gösteriyor. Saat, yediyi henüz geçmemiş, ama, odadaki karanlığa bakılırsa, dışarısı da artık karanlıktır. Kalın perdelerden, bilmem nereden gelen bir ışık içeri sızıyor – bu dünyada hiçbir şeyi henüz bilmiyorum, elektrik düğmesinin yerini bile.

Yorgunluk, nadir fışkırmalarla henüz kendini gösterir, fakat merak, karşı konulmaz bir şekilde odadan dışarı kovalıyor. Aç bir kaplanı bir et parçasından tutmak, beni orada bekleyen yeni hayattan tutmaktan daha kolaydır. Sabırsızlıktan zıplaya zıplaya, kot pantalonumu, kazağımı giyiyor ve dışarı çıkıyorum. Işık, küçük yuvarlak fenerlerden geliyor. Tıpkı Stari Arbat’da gibi! – fikri aklımdan geçip hemen o anda da yeni izlenimler girdabında kayboldu. /Stari Arbat – Moskova’nın ünlü eski bir sokağıdır – Terc. notu/.

Şafi, yakınlarda ahşap iskelede plastik bir koltukta oturuyor. Biriyle konuşuyor... Ha, beni gördü ve hemen ayağa kalktı, bana doğru geliyor.

- Nasıl dinlendiniz, mem?

- Çok iyi!

- Birşeyiniz eksik mi?

(Evet, tabii, benim her zaman birşeylerim eksiktir. Onun için buradayım, işte...)

- Hayır, şimdilik herşeyim tamamdır. Eğer birşey lazım olursa – söylerim.

- Mutlaka söyleyin, eğer birşeyler tamam değilse. Burada kendinizi bir cennette gibi hissetmeniz için, elimden geleni yaparım, - bunları, öylesine duygulu söyledi ki, onu sakinleştirip, kaprisli olmadığımı ve fazla bir şeyin bana lazım olmadığını temin etmek istedim. – Akşam neler sipariş edersiniz? Kusura bakmayın, ama eti bugün bulmak artık imkansızdır, yarın ancak.

- Herhangi bir sebze yemeği benim için pekala iyi olur, yalnız acılı olmasın... Çok rica ederim – acılı olmasın! – aklımda Deli’deki Hint mutfağının güzelliklerine dair hatıralar hala taze, ki ondan sonra daha bir saattir dilimi hissetmiyordum, onun için şimdi bana büsbütün acısız bir yemeğin lazım olduğunu bu Hindu’ya anlatmanın hayati önemi vardır.

Hindistan’da seyahat eden biri için, aşçıya, acılı olmayan bir yemek istediğin fikrini ulaştırmak – basit bir iş değildir. “Not spicy” cümlesi, “baharatsız” olarak yorumlanabilir, baharatsız bir Hint mutfağı ise – gelinsiz bir düğün gibidir. “Not too hot” cümlesi, “pek sıcak olmasın” diye anlaşılabilir, ve soğuk yemek de gene senin mideni sevindirmez. Karmaşık bir mimik ile eşlik edilen anlatma teşebbüsünün bütün sonucu, nihayet seni anlayan aşçının mutlu yüzü olur, fakat bir Hindu için “hemen hemen acısız” olan bir şeyin, seni içinden büsbütün yakabileceğini unutmamalıdır.

Şafi, anlayarak, başını salladı.

- Anladım, anladım, acısız... Yabancıların hepsi böyle ister, onun için merak etmeyin – burada yemeği beğenmemiş kimseler henüz olmamıştır. Annem çok iyi yemek pişirir.

- Ve, odadaki bitki çayının yanına tatlı bir şeyler olsun.

O, memnun memnun gülümsedi.

- Bu, özel bir çay – Kashmir çayıdır. Beğendiniz mi?

- Evet, nelerden hazırlanır?

Bana bir şey söylemeyen bir sıra ad sıraladı.

- Onu mağazada satın almak mümkün mü?

- Yoo, hayır! Mağazada – bambaşka, mağazadaki – seri malıdır. Bu çaya koyulan bitkileri benim kız kardeşlerim dağlarda toplar. Ancak evli olmayan kızların bunu yapabileceği sayılır, yoksa çayın tadı o kadar iyi olmaz.

- Neden ancak evli olmayanlar?

(Ha... burada, eğer evli değilse – demek, bakire, tamam, anlaşıldı...)

- Çünkü onlar henüz bozuk değil.

- Ha, evet, tabii tabii... ,- böyle durumlarda samimi olamıyorum, aptalca evet diye başımı sallayıp, gülümsüyorum, gerçekte ise onun saçmasapan ahlakından da, davranışlarından da midem bulanıyor. Fakat, konuşmayı artık durduramıyorum, çürük bir dostça sohbetin içine sürüklendim. – Ailen büyük mü?

- Evet, dört öz erkek kardeşim ve üç öz kız kardeşim var. Daha bir sürü kuzenlerim ve o kadar da yeğenlerim vardır! Mem, yakında erke kuzenlerimden birinin düğünü olacak, Sizi davet etmek ailem için bir sevinç olurdu.

Bir Hint düğününde bulunmak... neden olmasın, bu fikir hoşuma gidiyor, halbuki, bunun nasıl bir şey olduğunu hayal meyal bile tasavvur edemiyorum, ancak sinemada gördüm, mamafih, Hint sinemasının, herhalde, Hint hayatını taban tabana zıt prensibine göre canlandırmakla görevli olduğunu anlamaya başlıyorum artık. Kamera Obskura!

- O zaman kadar burada olursam, mutlaka gelirim.

- Burada olup olmayacağınız Size bağlı değil mi ki?

Tıpatıp aynı sorularla hayatım boyunca annem canımı sıkıyordu. O, sıradaki eğlentiden ne zaman dçneceğim hakkında hiçbir fikrim olmadığını bir türlü anlayamazdı – oradan çekip gitmek arzusunun ne zaman geleceğini ben nereden bilirim ki? Belki, beş dakika sonra gitmek isterim, belki de, ateşli bir oğlana rastlayıp, onunla bir-iki haftaya kaybolmak isterim? Ve bunları nasıl planlamak mümkün ki? Hayata, onun bana empoze etmeye çalıştığı böyle bir yaklaşımdan her zaman içim bulanıyordu – o, onun gibi davranmamı isterdi hep – saat dokuzda eve dönmeye karar verdin mi, demek, en fazla saat onda dönmelisin, dahası, birine (hele de – ona) dokuzda dönmeye söz verdin ise, o halde, Shiva bütün şekilleriyle önüne çıksa dahi, - ona verdiğin sözü tutmalısın... “Özür dilesene, nihayet, ve söz verdiğin şeyi yapsana...” Hayatımı işte böyle yapmak isityordu, ama nah – beni yakalamyı denesin bir kere!

- Burada olup olamayacağım – benim arzuma bağlıdır, benim arzularımın ise neye bağlı olduklarını ben nereden bilirim ki?

Sustu, bu kadar basit bir soruya derin manalı bir cevap duymayı beklemiyordu, açıkçası. Turistler burada nadiren derin manalı olur, ancak mide hazımsızlığından çektikleri zaman, galiba. Daha bir zaman Şafi susuyor, herhalde nezaketten dolayı, derin fikirlere saygı duyduğunu anlatmak için, sonra da, nihayet, konuyu değiştiriyor ve beni suya daha yakın çağırıyor, - koltukların durduğu yere.

Alen’i, bana kardeşi olarak takdim etti. ...O, esmer ve siyah saçlı olmasına rağmen, asla bir Hindu’ya benzemiyor. Canım hafif bir flört ister. Dikkatlice ona bakıyorum, ama hayır... Ani bir hayal kırıklığı, - Alen, hiç de beğendiğim bir tip değildir. Hem, Hindu’ları da, muhtemel aşıklar olarak algılamıyorum ki, zaten...

Gene de, hem Şafi’nin, hem, mekanik bir hareketle elimi uzatarak ve selamını kulaklarımın yanından kaçırarak, şimdilik ancak aklımın ucuyla algıladığım onun kardeşinin de, fikirlerime ve kaprislerime ne kadar daha az karışırlarsa, benim onlarda o kadar daha fazla kalacağımı herhalde anlamaları hoştur.

Bir an için duraksayarak, hislerime kulak veriyorum, ve sanki hiçbir yerden hoş, huzurlu bir rehavet hali meydana geliyor, canım hiçbir şeyi yapmak, hiçbir şeyi söylemek istemiyor, fakat aynı zamanda bu bir tembellik, bir apati değil, tamamen zıt bir şeydir. Şaşırtıcıdır bu sükunet – o, faaldir, ama faaliyeti saklıdır, kendisini hayatı hissetme yoğunluğunun burgaçları, algıların koku ve ahenkli sesler ile doymuşluğu olarak ifade eder, bunu ölçemezsin, kelimelerle ifade edemezsin, fakat, ayaklarımın altındaki gölün karanlık cereyanlarıyla sanki birleşen, hem benim mabet görümlü uykumu, hem de Hindistan hakkındaki ilk karışık izlenimlerin tüm karmaşasını kendi içinde zapteden sükunetin bu yoğun akımını ne kadar da açık duyuyorum. Dış dünyanın telaşı, görünmeyen bir kürenin yüzeyinde kaydığı zaman, be ne kadar şaşırtıcıdır, ve bu kürenin içinde ben kendi hayatımla yaşıyorum – orada, okşayan bir güneş, sevinç ve bekleyiş, orada hafif mavi, yüksek bir uzam, altın, renk renk parlayan çok ince ipliklerle delinmiştir. Her zaman böyle olsaydı... Bu heyecan daima benimle olsaydı... bu imkansız, imkansızdır... hayat – sığ ve derin olanın dizisidir, ve bu derinliğin daha fazlasını ben nerede bulayım? Yüzdeyüz Şafi ve kardeşiyle sohbetlerde değil...

- Tek başına seyahat etmekten kormuyor musun? – Alen’in sesi alçak ve hoştur.

- Hayır, ben aslında nadiren birşeyden korkarım.

- Bütün Avrupalı kızlar böyle mi?

- Bilmem... değildir, herhalde. Hayır. Kızları, genelde, cesaretin gerekmediği şeyler çeker.

- Ya seni neler çeker?

- Bilmem. Bir şeyin arayışı, ona şimdilik bir isim veremiyorum.

- Ruhî arayış... Anlaşıldı. Budist misin? – bu soru beni güldürdü. Neden insanlar her zaman herşeyi basmakalıp bir şeylere indirgerler, belirli hiçbir şeyin seni çekmediğini açıkça söylediğin zaman bile.

- Hayır, dindar değilim. Ya sen? – neden bunu soruyorum ki, bu adamla enteresan bir konuşmanın olamayacağı zaten belli.

İnsanlarla son bir yıllık yoğun temaslar tecrübesi, konuştuğum kişinin ne kadar enteresan olabileceğini anlamak için, bir-iki cümlenin çoğu zaman yeterli olduğuna getirmişti... Yoksa, bu gene benim özgüvenim mi?

- Ben müslümanım. (Ve ne anlama gelmeli bu, ona göre?? Mamafih, soru nasılsa, cevap da öyledir...). Jammu ve Kashmir – müslüman bir eyalettir. Yarın burada büyük bir dinî bayram olacak. Bu gölde bir ada var, o adada da – en büyük müslüman camii, yarın oraya çok sayıda insalar gelecek. Sabahın erken vaktinden başlayarak orada ilahî söyleyip dua edecekler, hava kararınca da – bütün göl, yüzen mumlarla kaplanır, bu çok güzeldir. Sen bugün geldin, öyle mi? Burada dağlarda şahane yerler var, orada bir at kiralamak mümkün...

- Oh, harika! Bu hoşuma gider.

- İstediğin zaman, Şafi seni oraya götürebilir.

- Bundan şüphe etmiyorum... ,-ha, anlaşıldı, bu bir reklamdı :)

- Bu da benim Japonyalı dostum!

İskelemize karanlıktan bir kayığın yanaştığını farketmemişim. Birkaç saniye sonra onun içinden gülümseyen genç bir Japon çıktı – demek, şimdilik benim için ancak ders kitabının sayfalarında mevcut olan Japonca’yı biraz pratik etmek imkanı olur.

- Konbanva! – pat diye söyleyiverdim hemen o anda.

- O! – Japon, sevinçli bir çığlık attı, - Konbanva!

- İkaga des ka?

- Genki des. Anata va?

Ben belirsizlik ifade eden bir hareketle omuzlarımı kaldırdım. Elini uzatıyor:

- Boku va Hiro des.

Hızlı Japonca’dan ancak bir takım kelime ve cümleleri tanıyabiliyorum, ama bu, Hiro’nun neler hakkında konuştuğunu anlamak için yeterlidir. Tabii ki, oldukça basit cümlelerle cevap veriyorum, ama bu, kendi bilgim ile gurur duymaya ve yan bakış ile onun boylu boslu bedenine bakmaya, aklımda onu soymaya mani olmuyor, ve ben, ben değilim, eğer o bunu hissetmiyorsa!

Alen, bizim kısa konuşmamızı açıkça bir hayranlık ile izliyordu, halbuki o, “Nereden geliyorsun?”, “Kaç yaşındasın?”, “Kiminle beraber seyahat ediyorsun?”, “Hindistan’ı beğendin mi?” gibi en basit cümlelerden oluşuyırdu, fakat Japonca’yı asla bilmeyen biri için bu kesinlikle etkileyici görünüyordu. Ben, çoktandır, bir insanın üzerinden önemlilik tabakasını söküp onda sıradan bir otorite ve izlenim arayıcısını bulmaya izin veren basit bir yöntem buldum. Farklı farklı yabancı dillerde, hele de nadir olanlarda, birkaç cümle söylemek yeterlidir, muhatabının gözlerinde bir merak ve hatta saygının parlamaya başlaması için. Ben, böyle kişilere karşı hemen o anda ilgisimi kaybederim, çoğu zaman onların çaresiz ve çocuksu olduğu ortaya çıkar. Beni, bu hükümlerimin aceleci olmasıyla eleştirmek mümkün, tabii ki, ama bu, bir hüküm değildir, bu, sadece bir sinyal, bir nevi turnusola kağıdıdır, hem, açıkça söylersek, - yaldızlı bir süzgeci gördüğünde, gözleri parlamaya başlayan birinde ilginç bir muhatabı kim arar ki? Herhalde, hiçkimse.

Hayır... hayır, hayır, hayır. Herşey öyle değil, hiçbir şey öyle değildir. İstediğim, bu değildi, gittiğim, bu değildi. Kashmir’e kadar geldim... salak... burası güzeldir... evet, güzel, ancak bu güzellik biraz fena kokuyor, hem işimi de, burada renkli bir su birikintisinin ortasında bir teknenin içinde sallanmak için bırakmadım; kıymık, her yerde birden sancımaya devam ediyor.

Şafi, akşam yemeğine çağırıyor ve ben, Japonca’da tam bir cahil olduğumu gösteremeden, gidiyorum, kuyruğumu sallaya sallaya, beni gözlerinde ilgi ile uğurladıklarından emin... Büyük, ağaçtan bir masada yemek dolu temiz parlak tencereler duruyor. Ve herşey öylesine lezzetli ki... nefis nefis şeylerdir bir vejeteryen için. Şafi, arada bir tabağıma bakıyor, yemeğimin bitip bitmediğini kontrol ediyor (Herşey OK, Şafi, canımı sıkma, seni çağırırım, yemeğim bitince, küçük mem’i rahatsız etme). ...Uf be, yeter, haydi tatlıyı getir... Şafi, bir tören havası içinde, tepsi üzerinde küçük parlak bir kap getiriyor. Tatlı oradadır, işte... Derin bir bir saygı ile Bunu önüme koyuyor ve gurula Bunun özel bir Kashmir tatlısı olduğunu ilan ediyor. Ama, kabın içinde koyu bir irmik lapasını bulunca, şaşkınlıktan donakaldım! Bu zarif yemeğe karşı, galiba, daha parlak bir hayranlık ifadesini bekleyen Şafi’ye dönüyorum.

- Bu, irmik lapası, yahu!

- Evet, mem, bu irmik lapasıdır, Kashmir’in millî tatlısı.

- Rusya’da böyle bir tatlıyı her sabah kahvaltıda çocuklara verirler, - onu üzmek istemiyorum, onun için Rus çocuklarının bu tatlıya nasıl baktıklarını anlatmamaya karar veriyorum.

- Çok iyi! Bu tatlı Size vatanınızı hatırlatır!

İrmik lapasını yemek hiç de istemiyorum, misafirperver Şafi’yi kırmak da, bir an için tereddüt içinde kalıyorum, ve gene de herşeyi olduğu gibi söylemeye karar veriyorum.

- Şafi, seni üzmek istemiyorum, tabii ki, ama bu tatlı benim için değil. Onu çocukken o kadar sık yemiştim ki, şimdi ona bakamaz derecede iyice bıktım ondan.

- Üzgünüm, mem, bundan önce bilseydim...

- Özür dileme, bunu sevmediğimi sen nereden bilebilirdin ki?

- Sizin için ne yapabilirim?

(Umarım ki, bu sorudan sonra duvara dönüp uyumazsın...).

- Bisküvin var mı?

- O, evet, var, şimdi getiririm.

Şükürler olsun, medeniyetler karşılaşması mutlu bir sonuca ulaşmıştır.

Uyumak henüz istemiyorum, gidip Hiro ve Alen ile biraz daha sohbet edeyim. Biraz daha izlenim istiyorum.

(Nasıl da küstahça bir yalan, ha? Çok, ama çok izlenim istiyorum!)

Gölden ve, karanlık yüzünden görünmeyen onun etrafındaki dağlardan, gelen serinlik, daha da hisssedilir oldu. Herkse, büyük yünlü şallara bürünmüş, şundan bundan konuşarak, iskelede oturuyor... Hiçbir yere acele etmeye gerek olmadığına, yarın istediğim kadar uyuyabileceğim için, istediğim saatte yatabileceğime bir türlü alışamıyorum... Ve, sadece yarın değil, ertesi günü de, bir hafta sonra da, bir ay sonra da. İleride – bir meçhuliyettir, ve ben, Hindistan’dan asla hiçbir zaman dönmeyeceğime dahi hazırım, ve bu meçhuliyet, sevinçli bir bekleyiş ile doludur, ki her an, dünya hakkındaki bütün telakkilerimi alt üst edecek bir şey meydana gelebilir. Bunu bekliyorum.

 



<< Geri İleri >>