« Mayya »

Cilt 1: « Fors-minör »

Bölüm 02


Artık 15 saattir bir dağ yoluna girmiş bulunuyor ve, otobüs ile cip arabanın zor ayrılabildiği dar bir serpantinde yavaş yavaş ilerliyoruz. Otobüsün sol yanı ikide birde uçurum üzerinde sarkıyor, taşlar tekerleklerin altından fırlayıp hızla aşağıya uçup gidiyor, başını pencereden çıkarıp aşağıya baktığın zaman ise, tekerlekler artık uçuruma hemen hemen kopmuş ve otobüs şimdi düşmeye başlayacak gibi bir yanılsama doğuyor. Yanımda oturan Hindu’lar buna hiç aldırmaz. Nedir bu – sağlam bir karakter ya da hayatı umursamazlık mı? Otobüslerin uçuruma düşmesi olaylarının Hindistan’da pek o kadar nadir olaylar olmadığını duymuştum, ve zaman zaman hafif bir korku, adrenalin yükselmesi ve, işte böyle – çirkin, önemsiz bir şekilde, bilmediğim bir şoförün hatasından dolayı – Ben ölemem, fikri uyanıyor.

Otuz saatlik bir otobüs hapsi beni büsbütün yıpratmıştı. Bedenim yorgunluktan ve uzun uzun mecburi oturmaktan ağrıyor ve artık pencerenin öbür tarafında görünen dağlara hiçbir ilgi duymuyorum. Himalaya dağları bunlar mı? Alçak, gri, seyrek bir bitki örtüsüyle, tamamen kapanık ve birbirine çok benzer. Esrarengiz “Himalaya” kelimesi ile bu dağların alakası, yenmiş bir elma kalıntısının elma ile alakası olduğu kadardır, ve gene de bu, işte onlar idi – gerçi, ancak yamaçları, sonsuz kilometrelerle bizim otobüsün tekerleklerine sarılan. Aşağıda büyük taşlardan beton renginde dar bir nehir akar, zaman zaman güneş görünür, ve bütün fikirler tek bir şey hakkındadır – bu monoton sarsılma ne zaman biter, acaba.

Bütün gece eğlenen gürültülü yabancılar takımı da şimdi solgun görünüyor – 24 saatlik yoldan herkes yorulmuş ve gevşek gevşek izlenimlerini, planlarını, fiyatlar ve otellere dair bilgilerini paylaşıyor ve, artık ikinci, hatta üçüncü turu döndüklerini kimse farketmiyor. Sohbet kendi hayatıyla yaşıyor ve bitmek istemiyor ve artık izlenim değil, sadece yorgunluk ve can sıkıntısı getiriyor... Böyle konuşmaları ne dinlemek, ne de onlara katılmak istiyorum. Kendimi, zaman ve mekanda asılı, hiçkimse ile hiçbir planla bağlı olmayan biri hissetmek hoştur.

Köyler, insanlar, yol boyunca uzanan evlerin sonsuz sıraları, onlar burada yaşar... doğar, yaşar, doğurur ve ölür – işte burada... kavranılmaz... küçükken sonbahar ya da kışın karanlık akşamlarında dolaşır, evlerin ışık yanan pencerelerini seyreder, içeri bakardım: insan figürleri... konuşur, yer, yürür, elini kolunu sallar... onlar orada yaşarlar... Nedense her defasında kendimi müthiş rahatsız hissederdim, sanki alışılmış algı bir yana kayar, ben, kendim olmaktan çıkıp, işte şu veya şu kişi olurdum... daha doğrusu, ben, bizim “arasında” bir şey olurdum – ortada asılı kalırdım, ve bu, içime bir dehşet salardı – şahsiyeti, kendimi kaybetmenin dehşetini. Sahiden mi onlar orada yaşar... sahiden mi benden başka bir hayat olabilir, ben olmadığım ve olmayacağım bir yerde? Bundaki bir şeylerin, erken çocukluğumdan gelen ölüm korkusuyla ortak bir yanı vardı: yatakta yatarken, ben, öldüğüm zaman, hayatın devam edeceğini, fakat artık benim için değil, benim artık HİÇBİR ZAMAN olmayacağımı tasavvur ederek, ağlıyordum. Ve ben, bu “hiçbir zaman”a bir türlü katlanamadım – buna katlanmak imkansız, bunu örtmek, atmak, kendini bunu düşünmemeye zorlamak mümkün, ve kim bilir – daha neleri ben unutuyorum, hayatımın bütün parçalarını kasten hafızamdan silerek...

Yanımdan insanlar ve onların evleri geçip gidiyor – tersyüz edilmiş karton oyuncak “Anti-Barbie” evleri. Onların bütün hayatı – avucunda, direkt senin önündedir. Yıkanır, yemek yer, okula gider, çamaşır yıkar, kavga eder, ağlar, gülerler ve tüm bunlar otobüsün penceresinden görülür – iki bin kilometre uzunluğunda dev bir sahne oyunudur, ve ben onda yokum ve hiçbir zaman olmayacağım.

Yine akşam yaklaşıyor... Bu, bir zaman bitecek mi, asla? Otobüs, bir kez daha duruyor ve koridorda, ya bir duaya, ya da bir ajitasyona benzeyen sesler çıkaran bir adam göründü. Yemek molası mı? Onbeş dakika için ayaklarımın altında sağlam zemin. Otobüsün her durağında birkaç kişinin salonun içine atlayıp, pazarladıkları çeşitli yenir ıvır zıvırı oldukça laubali bir şekilde direkt senin yüzüne tıkıştırmalarına artık alıştım, onun için bu zata bakmadım bile. Adam ısrarlı çıktı, ve nihayet elinde tuttuğu küçük levhaya dikkat ediyorum. İyice baktığımda, orada soyadımın yazılı olduğunu gördüm, – şuna bak! – yerel şive örnekleri sandığım sesler, meğer, onun yazılı olanları seslendirme teşebbüsleriymiş. Geniş geniş gülümseyerek, birşeyler söylüyor... ha, adı Ram imiş. Peki, Ram ise, Ram olsun. Bu topraklara geldiğim andan itibaren ilk defa bir Hindu’nun gülümseyişi bana yerindedir gibi geliyor. Elveda, lanet olası teneke!!!... Böyle, yürümesini de unutabilir insan... Şuna baksana! – eski bir “Volga”... /Sovyetler zamanında SSCB’de lüks sınıf ünlü bir araba – Terc. notu/ ...Hayır, benziyor sadece, ama gene de gülünçtür. Üçüncü gün Hindistan’dayım, ama bana on gün geçmiş gibi geliyor – hemen hemen her adım ve başın her çevirişi “Şuna bak!”, “Olamaz böyle bir şey!”, “Yapma be!” gibi duyguları uyandırır. Dünyanın ucunda birdenbire Doğu renklerinin kaosundan su yüzüne çıkmak ve harap bir sovyet tenekesinin içinde kendini bulmak! Arabada, uzaktan müzik seslerini andıran birşeyler cızırdıyor, şoför sevinçle sesiyle buna eşlik ediyor ve hatta yerinde oynuyor – biz gidiyoruz, elveda, tozlu otobüs!

Az sonra yolun her iki tarafında karanlık taş ambarlar göründü.

- Burası artık şehir mi?

- Evet, mem, - sesinde yaltakçıklık tonlarını duyuyorum.

- “Mem”? Ha, evet...

Artık, Hindistan’a gelen her beyaz kadın gibi, bir “mem”e dönüştüğümü kendime hatırlatıyorum. Bu “me” kelimesinde, resmi olarak kabul edilen nezaket şekli, bir köle itaati ile o kadar yakın olur ki, gayriihtiyari olarak sende en saklı emretme içgüdülerini hayata çağırır. Formaliteci Avrupa’da, hele de ataerkil Rusya’da böyle bir şey duyamazsın. Daha sonraları ben, basit, gösterişsiz Avrupalı bayanların gözlerinin bu küçük, fakat emretme eğilimi ile bu kadar uyumlu yaltakçıklık gösterilerinden nasıl derin kara bir ışık ile yanmaya başladığını çok gördüm.

- Burası artık şehir mi??!

- Evet, mem!

- Ben nerede yaşayacağım? – beni korkunç bir yere takayacakları fikrinden içim rahatsız oluyor.

- Biz büyük bir gölün yanına geleceğiz, mem, onun üzerinden de kayıklar – büyük kayık-evler.

İlkel bir İngilizce’de mi konuşuyor, yoksa onun konuşması mı böyle ilkel? Hep bir fikir aklıma geliyor – sahiden mi o bu kadar aptal? Yoksa beni mi aptal sanır?

- Bu gölün adı, Dal Lake, - evet, işte, benimle iki yaşındaki bir çocukla gibi, konuşuyor.

Varoş!... Mamafih, Hindistan’da varoşlar çoğu zaman şehrin merkezinden pek de ayrılmaz, özellikle eğer şehir büyük değilse. Sri Nagar – Jammu ve Kashmir eyaletinin başkentidir, ama benm kir ve sefaletin burada – merkezde olsun, kenarda olsun – her yerde aynı olduğunu gördüm.

Büsbütün harap yollar, yarı yıkık ve rutubetten kararmış evler, sayısız çöplükler... herhalde, işte böyle ben aton patlamasından sonra sıradan bir şehri kendime tasavvur edebilirdim. Burada her yerin pis olduğuna bir türlü alışamıyorum, ve hatta tabiat dahi tozlu ve kapanık görünür... Onbeş dakikalık belirsiz endişe ve kaygı nöbetlerinden sonra, nihayet, büyük bir gölün yanına varıyoruz. Göl – elinde makinalı tüfekli ürkütücü askerlerin figürleriyle tıkabasa dolu sokak telaşının gergin havasına huzur ve serinlik getiren baraka ve parklar arasındaki geniş pitoresk bir leke.

- Kashmir’in Venedik’i! – Ram, gölü göstererek, bende duygularımın fışkırmasını ve “onun” yerinin güzelliğinin itirafını uynadırmaya çalışarak, memnun memnun gülümseyip, gözlerini oynattı.

Bu varlığa, nihayet, dikkatle bakıyorum – kısa boylu, hatta küçüktür, ve kaç yaşında olduğu asla anlaşılmıyor. Giyinişi, yerli ölçülere göre, fakir değil, fakat, Hindu’ların büyük çoğunluğu gibi, son derece özensizdir. Yüzünde buruşuk yok, derisi düz ve esnektir, çok genç bir delikanlınınki gibi, ama bakışı, bunun yanında, asla genç bir delikanlı bakışına benzemez. Davranışlarında bir ateşlilik, gözlerinde ise, içimde bir hüzün ile işte şimdi patlayacak gibi olan bir şey vardır, ama ben bunlar için çok yoruldum ve etrafı seyretmeye koyuldum.

Uzun, lotoslu pusun içine giden sıralarla gölün her yerinde yüzer evler duruyor. House Boats. Onların adları, yeni hakikat arayıcıları için o kadar özgü olan duygu fışkırmalarına neden olur... “Shiva’nın İnzivası”, “Danseden Shakti”, “Lakshmi’nin Tebessümü”, “Prema Paradise”, “Uyuyan Krishna”... Hint motifli ve desenli tenteli bir gondola çok benzeyen büyük, renkli bir kayığın içine atlıyorum, yastıklı küçük bir kanepeye zevk ile kendimi bırakıyorum ve bu kayıkta uzun uzun gitmek istiyorum, nihayet hem yoldan, hem de endişeden rahatlamak mümkün... bu gölde yaşanabilir! Suskun gondolcu, küreği suya indirdi ve bu su Harlem’inin bucaklarına bir yerlere acele etmeden bizi götürdü.

Kayık, yüzer evlerin içine saptı, sonra bir kez daha saptı, ve bir kez daha... – bu, suyun üzerindeki sokaklara benzer. İnsan hemen hemen yok, olanlar ise, başka bir dünyadan gelen garip bir yaratığa bakar gibi, gözlerini ayırmadan bana bakıyor. Bazıları gülümsüyor, fakat merak edenlerin büyük çoğunluğu tedirgin ve hatta hoşnutsuz görünür. Belki, onların hoşnutsuzluğu, savaş yüzünden turist sayısının bu yerlerde son yıllarda gitgide azaldığından, şu anda ise tam bir sıfıra yaklaştığından kaynaklanır... Turizm – onların esas gelir kaynağıdır, ve işte şimdi onlar, benim yalnız olmadığımı görüyor, ve yüzlerde ıztıraplı bir anlama yansımaktadır – ben bir yere gidiyorum artık, beni birileri kendi ağına yakalamıştır artık... Pakistan ile muhtemel askerî çatışmanın sürekli bekleyişi, Kashmir ayrılıkçılarının durmayan terör eylemleri, 80’li yılların bu cennetini açgözlü madrabazların karanlık diyarına dönüştürdü, turistler ise bunun sevmez, ve ben de bunu sevmiyorum.

(Ne diye buraya geldim, yahu??)

Gondolcu, monoton bir sesle, fakat içli içli bir şarkı söylüyor. Uzun yolculuktan sonraki gerginliği bir türlü üzerimden atamıyorum, yastıklara uzansam mı, acaba? Ram, takdir ile başı sallıyor, kendi nine İngilizce’si ile “Yolunuz uzun idi, mem, ama bundan dinlenmeniz daha tatlı olur ancak...” gibisinden bir şeyler ekleyerek. Suyun ritmik çalkantısı, kayığın hafif sallanışı, gölün sessziliği... yanımızdan yüzerek geçen büyük lotoslar...

Gözlerim kapandı, nerede olduğumu hatırlıyorum hâlâ... ve biraz daha hatırlıyorum... ama, işte rüyanın tabloları gerçeği deldi, ve gölün incili yansısında kendimi tanımadığım bir şehirde görüyorum, Ram yanımda yürüyor ve bir şeyler anlatıyor. Benim rehberimdir, o, beni götürüyor. Çok garip bir binaya yaklaşıyoruz ve ben, onun ne ile garip geldiğini anlayamıyorum. Sormak için Ram’a dönüyorum, ama o hiçbir yerde yok. Tekrar binaya bakıyorum – ya yarı harap bir saray, ya da tanrılar ve insanlar tarafından unutulan eski bir Hindu mabedi, ve, kesin tanıdığım birşeyler var bu yerde... kızgın taşlar, boyanmış ağaç kokusu hafif duyulur... herşey bu kadar iyi tanıdığım, ama bu kadar uzak ki...

- Hoşgeldiniz, mem! – bu kelimeler ile aynı anda kayık, eve doğru giden bir merdivenin durduğu beton kazıklara vurdu.

Ben silkindim ve uyandım. Evin önünde küçük bir ahşap sahanlık, onun üzerinde – baştan aşağı beyazlar giymiş genç bir Hindu erkeği – geniş bir pantolonu ve hemen hemen dizlerine kadar gelen uzun bir gömleği var.

- Yolculuğunuz nasıl geçti?

Deli’deki turizm acentesinde, otuz yerine yirmi saatlik yolu vadederek, beni nasıl aldattıklarını ve otuz saattir hemen hemen aynı pozda oturmanın ve bu pozda uyumanın ne kadar zor olduğunu anlatmak hiç de istemiyorum (ki sen kendin de bunları biliyorsun, zaten, aptal soruları niye soruyorsun ya – en iyisi buraya ılık sulu bir banyo, geniş yumuşak bir yatak, yumuşacık havlular getir çabuk...), nazik bir “OK” ile atlatıyor ve, Ram’ın yardıma hazır elini reddederek, kayıktan çıkıyorum. Rüyamda önemli bir şeylerin meydana geldiğinin ve, eğer vakitsiz uyanmasaydım, bu mabedin sırrını mutlaka çözeceğimin belirsiz hissi beni bırakmıyor... Beyaz giysili adama karşı hafif bir hoşnutsuzluk... Ram, konuşmasını aktif bir el kol hareketleriyle eşlik ettirerek, onunla bir iki cümle alış-verişinde bulundu, sonra da ustaca ve çevik kayığa atladı ve gitmenin mümkün olduğu işaretini verdi. Kayık, küçük iskeleden ayrıldı ve yine ben onun gözlerinde son derece hüzünlü bir şeyler gördüm. O, artık aptal görünmüyordu, ona, mahzun bir çocuğa gibi, acıdım bile...

- Hoşçakalın, mem! Kim bilir, daha nerede ve nasıl görüşürüz, ama eğer bir gün bir rehber size lazım olursa, - o anda yüreğim sızladı, - beni nasıl bulacağınızı Şafi’ye sorun, - ve beyaz giysili adamı gösterdi.

O, rehberim olmayı teklif etti – sanki rüyamı dinlemiş, görmüş gibi! Böylesi garip tesadüfler... ki bu, sadece bir tesadüf olmayabilir, özellikle de hava sanki uğuldamaya başlıyor gibi olduğu zaman... Ben, böyle tesadüflerin tek yönlü bir açıklamasını bulamıyorsam, onlar gene de manasını yitirmiyor – bunların meydana geldiği tam o anda ben, beni gündeliğin ve hayatın alışılmış kurallarının çerçevesi dışına çıkaran birşeyler yaşıyorum. Bu anın kendisinde artık, birşeylerin daha mevcut olduğuna bir ima vardır, bunlar anlamama henüz ulaşılabilir olmasa da, fakat buna dikkat edilirse, kim bilir, böyle işaretlerin nereye çıkarabileceğini?

 



<< Geri İleri >>