« Mayya »
Cilt 1: « Fors-minör »
Bölüm 01- Vejeteryen mi, etli mi?
- Ne? Ha... Evet, vejeteryen...
- Kusura bakmayın, ama vejeteryen yemeğimiz kalmadı, etlisinden alır mısınız?
Eh, işe her zamanki hüsnüniyet...
- Peki, hangi et?
- Tavuk.
Neyse, tavuk olsun, alıyorum – ben şimdi açım.
Gurup, uçağın penceresi arkasında tatil günündeki pazar meydanı fonunda sakin sakin yanar – sesler, bağırmalar, yüzler, müzik, konuşmaların parçaları – kafamda alışılmış musallat kaos hüküm sürer.
...- Lanet olsun, Mayya, sayı yanıyor, senin makaeln ise hâlâ yok! Bıktım ben bütün bunlardan eninde sonunda! – tekrarlanıp durur bu sese telefon ahizesinde...
- Şimdi geliyorum!
Cep telefonumu çantaya atıyorum, arabayı park ediyorum, giriş kapısından koşarak geçiyorum, asansör düğmesine sinirli sinirli basıyorum, bekliyorum – 10... 9... 8... Bu daha ne kadar sürebilir?... Yazı işleri müdürünün odası, yeni sekreterin yüzü, rengi tam bir semaforu andırır, istihfaf dolu bir surat ile bana gösteriyor – O yerinde yok. Demek, şu anda masamın etrafında kimin tur atıp durduğunu biliyorum... ve, sahiden...
- Ama siz kendiniz beni lokanta açılışına gönderdiniz, Vsevolod Vladimiroviç! Makaleyi düzeltmeye de zamanım olmadı işte, daha sabahleyin söyledim ya, eğer gidersem, tamamlamaya yetişemem, diye. Söyledim işte...
- Mayya, lokanta açılışları, prezentasyonlar... evet, bunlar mide bulandırıcıdır, Mayya, onbeş yıldır ben bütün bunların içindeyim, benim kendimin de bunlar işte şuramdadır – umutsuzca başını salladı, eli ile boğazını gösterdi. – Fakat bunlar bizim ekmeğimizdir, sen de bunu çok iyi biliyorsun, bu şikayetler niye? Ekmeğe kazanır, üzerine yağı süreriz, bir yerlere, mesela Arjantin’e amazonlar hakkında röportaj yapmaya, gidersin... Ve aslında ben anlamıyorum, neden bana hep şikayetlerde bulunuyorsun ki? Bu işi beğenmiyor musun?
Bu işi beğeniyor muyum? Bu soru son zamanlarda hep daha sık ortaya çıkıyor ve her defasında hep daha keskin oluyor – gazeteciliğe bir daha dönmemek üzere son vermeyi o kadar istiyorum ki, ama her zaman faklı farklı “ama”lar bulunuyor ve tekrar ve tekrar ben erken sabahları evden şehir karanlığına çıkmaya ve akşamları geç saatlerde süratli meyva presinden geri dönmeye devam ediyorum. Benim işyerim hakkında Gazetecilik Fakültesi mezunları ancak hayal edebilir, ve ben de, öğrenci iken, onun hakkında hayal ediyordum, fakat şimdi bunun bana niye lazım olduğunu her geçen gün daha az anlıyorum... İşte, itibarlı gazetenin yazı işleri müdürü – bütün hayatı, yanan sayıların, asabi reklamcıların, sigara dumanı dolu idarehane odalarının, kantin köfte ve kompostolarının, eksantrik ve sürekli acele eden elemanların, daha iki dakika öncesinde en önemli olan şeylerin son bir hızla yokluğa uçup gitmesinin telaşlı girdabında geçmiş. Ve şimdi ne? Henüz kırk yaşında, ama sıkılmış bir limon gibi görünür, ağırlığı yüz kiloya yakındır, gözlerini nikotin yemiştir ve her zaman paramparça olmuş bir hali var – gezen bir asabiyet ve memnuniyetsizlik yumağı. Ve şu anda da işte önümde duruyor (sanır ki, bu ben onun önünde duruyorum – tipik bir homofaber’in egosantrizmi), öfkeden neredeyse her tarafa tükürükler yağdırır, ve ona bir şeyler anlatmanın hiçbir imkanı yoktur. Seni duymayan ve, belki de, hatta görmeyen kurulu bir mekanizma. O, bağırdığı zaman, gözleri ürkütücü bir şekilde boş ve manasızdır. Ki, o da bir zamanlar gazetecilikten ilham alıyordu, herhalde... Ben, böyle bir talihi istiyor muydum?...
- Sen, beni duyuyor musun hiç?? Ne bakıyorsun, koçun tashihe baktığı gibi? Duruyor burada, dalgın dalgın... Nedir bu, yahu – ben onunla insan gibi... Haydi, kıpırda artık, herkes seni bekliyor, senin makalen olmadan sayfanın yarısı boşa, oraya ne – senin hayallerini mi koyayım? Seni bir haftaya başlık bulmaya oturturum – bakalım o zaman neler söylersin...
- Sizin yarım sayfanız bana vız gelir işte, - pencereye yaklaşıyor, aşağıya bakıyorum, - karınca yuvası, bir an bile durmadan, yaşıyor.
- Ne?? Ne diyorsun sen?!
Onun tarafına bakmıyorum bile, bakmanın bir anlamı da yok... şimdi öfkeden kabarıp kızardığı zaten belli. Endişe bir an için tutuşuverdi, ki bundan sonra nasıl yaşayacağımı düşünmemiştim... odanın köşelerinden, yuvalarındaki kokarcalar gibi, çalışma arkadaşlarım bakıyor – kimi korku, kimi öfke ile. Ve aynı zamanda öyle bir sevinç uyandı ki... sanki bir rüzgar çıktı, arkama esiyor ve ısrarla hayatın içine doğru beni sürüklüyor.
Endişeyi üzerimden kovmayı ve bari son bir kez cesaretle onun gözlerine bakmayı, genç bir dişi olduğumu, yaşamak, istediğim kadar yuymak, tuzlu balık ile haşlanmış patates yemek, gezmek ve haftada bir defadan daha fazla sevişmek istediğimi söylemeyi müthiş istedim... Burada nasıl bir sessiz sahne kesilirdi, ha... Ama başka türlü oldu – kafa hemen kendi deli işini başladı – felç edici heyecanı gizlemek ve layık görünmek için bütün hareketleri, kelimeleri düşünmeye başladım...
- Çay, kahve, şarap? – hostes, sıcak bir ilgi ile gözlerimin içine bakıyor.
- Hayır, sadece maden suyu... teşekkürler...
...- Mayya, Bu işten işte böyle gitmek için, aptal değilsin ya! Seryoja, o bir tarikata düşmüş, kesin söylüyorum sana – anne yüreğini aldatamazsın, bana validol getir çabuk... Mayya, bana derhal herşeyi anlatmalısın, biz beraber bir çıkış yolu buluruz, ve işi bırakıp hiçbir Hindistan’a mindistana gitmene gerek kalmaz... tek başına mı gidiyorsun??? Seni orada biri mi bekleyecek?... Benim paranoyam mı var?! Ah, seni açlak seni, annenle böyle konuşmaya nasıl cüret edersin?! Şimdi seni kilide bağlarım, bütün deliliğin senden çıkana kadak... Peder! Ne suskun duruyorsun yahu, birşeyler söylesene!!
Babmın asık yüzü... bir zamanlar onun başka, bu ölü ifade ile durgunlaşmış olmadığı günleri de var mıydı, acaba?
- Sen ne, uyuşturucu satıcılarının eline mi düştün? Hindistan’dan uyuşturucu mu getireceksin buraya? Benim FBI’da adamlarım var, seni izleyecekler... Şimdi ben sana... – duraksadı, çaresiz bir el sallayışı, kızarmış yüzü.
Şimdi – ne? Bunu kendisi de bilmiyordu. Sadece eski laterna daha çocukken kurulmuş olan plağın sonuna geldi... O, bir robottur, yahu! Ve, sadece o olsaydı...
Hindistan her dakika ile yaklaşıyor ve yazıhanenin, yoga, rake kurslarının, psikoloji seminerlerinin, tantrik antrenmaların, mutfakta sabaha ve mide bulantısına kadar felsefi tartışmaların suretleri yavaş yavaş siliniyor ve, hemfikir arayışlarının tam bir iflas ile bitmesi artık o kadar önemli değildir – ben, yeni bir hayata başlıyorum. İçimde birşey, artık hiçbir zaman geri dönmeyeceğimi kesin biliyor.
...- Hadi defol git, küçük kaltak! Kendine başka birini bulacağını her zaman biliyordum ben, benim duygularım da sana vız gelir zaten... Sen hiçbir zaman beni gerçekten sevmemiştin. Senin yeni arkadaşına çok acırım ben, ki onu da aynı şekilde atlatırsın sen...
- Battaniyeleriniz var mı? Uyumak istiyorum.
- Evet, şimdi getiririm.
İlüminatörlerin kara pencereleri, uçak, onlarca ağzı açıp, gülünç bir şekilde uyuyor... Battaniye biraz sert, ama neyse, olsun...
...Yazıhanenin kapıları kapandı. Serin bir Ağustos akşamı asla her zamanki gibi değildir – dünya değişti, havada heyecan verici ve sevinçli bir bekleyiş çınlar, ve Puşkin sokağındaki başkentin bütün o yaz telaşı az sonra düşecek gibi olan bir karton dekorasyona benzer. Herşey yarıgerçek olmuş, kurtulup da bilmem nereye çağıran şeyin yanında hiçbir önemi kalmamıştır. Evlerin arasında gurup yanmaya başlıyor ve kısa bir an için evlerin içinden parlıyor – her taraftan çağırır gibi. Nereye?
Tutucu akılları tersine döndürecek, önyargıları patlatacak, yeni fikirler, yeni buluşlar ruhuyla yanıp tutuşacak devrimci bir gazetecilik hayali yıkılmıştır... ilkbaştan beri belliydi bu, zaten, ama ben sonuna kadar inanıyordum, aşikâr olana gözlerimi yumuyordum – korkaklık bu, tabii ki, ama çoktanberi hakikaten istediğin şeyleri yapmadığını kendine nasıl itiraf etmeli? Gözlerini açıp da kişiliksiz bir biyokütle ile birleştiğini nasıl görmeli, alışık yolda yuvarlanmayı durdurup da bu ölümcül girdabın içinden nasıl çıkmalı?...
- Artık Aşgabat mı?
Yarı uykulu, ağır ağır koridorda yürüyor, kendimi bir koltuğa atıyorum. Transit salonunda üç saat, sonra üç saatlik bir uçuş daha – altı saat sonra ben Deli’deyim... Deli... ne kadar garip, inanamıyorum – “ben Hindistan’a gidiyorum”, şuna bak!.. ve hangi domuz transit salonundaki bu çıplak demir koltukları icat etmiş? İnsan ne oturabilir, ne yatabilir... Bu koltukları icat eden o aptalı yumurtalarından asardım ben... tam bir saattir bir şekilde kurulmaya çalışıyorum, kafama ancak kabuslar giriyor.
...İşte böyle, tam bir bilinmezliğe doğru kendimi başaşağı atmak, sabit ve anlaşılır olan herşeyin üstünü çizerek, endişe dolu ve ısrarlı çağrıya uymak korkunçtu. İşten gidince, bir aydır ormanda geziniyor, İnternet’de dolaşıyor, bakıyordum – dünya ne ile yaşar, kitap okuyordum... ben yine çok okuyabilirdim, fakat eski kitaplarım gitmedi, yenileri ise – sürükleyecek şekilde olanları – karşıma çıkmadı, ve artık Eylül’ün başında cebimde yurtdışı pasaportu, geri dönüş tarihi bir yıl açık olan bilet ve Hindistan vizesi bulunuyordu. Eski hayatımla vedalaşarak, evimin kapısını kapattım, o da hadise ve olayların sonsuz dizisinde hemen o anda kayboldu.
<< Geri İleri >>